Büyük resme bakalım, #hadi

En zayıfımız, en güçsüzümüz kimse omuz verip onun yükünü hafifletmeye çalıştığımız yerden tamir olmaya başlayacağız. En çok kim susturulmuşsa ilk ona vereceğiz konuşma sırasını.

Önceki gün, yani 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü idi. Hayata Destek Vakfı bir web sitesi hazırlamış konuya ilişkin. Başlığı “büyük resim.” Tıklayın göreceksiniz “Büyük Resim”den ne kastettiklerini. Komplo teorilerini, dünyayı yöneten aileleri, güç savaşlarını, alelacayip küresel finansal stratejileri anlatmıyorlar. Çok daha korkutucu ve hazin bir manzara tasvir ettikleri. Tarımda mevsimlik işçi olarak çalıştırılan çocukların gündelik hayatında yer tutan nesnelerden ve bazı verilerden söz ediyorlar. Sofralarımızdaki çocuk emeğinin fonuna dikkat çekmeye çalışıyorlar. Ağzımızın tadını acılaştıracağı için bakmadığımız, görmediğimiz, “ne var bunda canım, böyle gelmiş böyle gider” dediğimiz bazı verilerden. Çocuklar küçük ama resim yalnız büyük değil, ağır da.

Türkiye’de çalışan çocuk sayısını merak edip araştıracak olursanız çelişkili rakamlara ulaşacaksınız. Malumunuz, modern devletin başlıca işlerinden biri sürekli bir şeylerin istatistiğini çıkarmaktır. Nüfusu sayar, nesneleri sayar, çatışmaları sayar, para sayar, sürekli sayar. Ama bizim devlet, bir zamandır saymamayı, beğenmediği rakamları işine geldiği gibi “düzeltme”yi tercih ediyor. Propaganda malzemesi olarak gördüğü rakamların yansıttığı gerçeklerle bağını çoktan kopardı. Çocuk işçiliğine ilişkin verilerde de durum farklı değil. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2019 yılının IV. çeyreğinde (Ekim-Kasım-Aralık, yani mevsimlik tarım işçisi olarak çalışan çocuklar sahada değilken) yapılan Hanehalkı İşgücü Araştırması verilerine dayanarak Mart 2020’de yayınladığı raporunda Türkiye’de 5-17 yaş arası 720 bin çocuğun çalıştığını ilan etti. Bu, çocuk nüfusunun yüzde 4.4’üne tekabül ediyor. Oysa DİSK’e bağlı Genel İş Sendikası 2017’de yayınladığı bir raporda, çalışan çocuk sayısının 2 milyona yaklaştığını kaydetmiş, 15-17 yaş arası çocuk işçilerin yüzde 80’inin kayıtdışı olduğuna dikkat çekmişti. DİSK’in raporuna göre kayıtsız çocuk işçilerin büyük bir bölümü sokakta ya da küçük işletmelerde çalıştırılıyorlar. Bu rakamların ve tahminlerin ev işlerinde çalıştırılan çocukları kapsamadığını da biliyoruz. Yani “büyük resim” göründüğünden de kötü.

Türkiye, 2017 yılında taraf olduğu ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) sözleşmeleri bağlamında Çocuk İşçiliği ile Mücadele Ulusal Programı’nı başlatmış. 2023’te sona erecek olan programın üç hedefi var. Birincisi, sokakta; ikincisi, küçük ve orta ölçekli işletmelerde ağır ve tehlikeli işlerde; ve nihayet üçüncüsü, tarımda aile işleri dışında, ücret karşılığı gezici ve geçici tarım işlerinde çalıştırılan çocuk kalmaması. Peki bugün itibariyle durum ne? TÜİK istatistiklerine göre, 15-17 yaş grubunda çocukların işgücüne katılma oranı yüzde 16,2. Çalışan çocukların yüzde 79,7’si 15-17, yüzde 15,9’u 12-14 ve yüzde 4,4’ü ise 5-11 yaş grubunda. Teoride 15 yaşından küçük ve ilköğretimini tamamlamamış çocukların çalıştırılmasının yasak olduğunu ve TÜİK’in çalışan çocuklara ilişkin verilerinin mülteci çocukları, stajyerleri ve çırakları kapsamadığı yolundaki eleştirileri de akılda tutmakta fayda var. Yani çalıştırılan çocuk sayısına ilişkin gerçek verileri aslında bilmiyoruz. Uzmanlar TÜİK’in hesaba katmadığı çocukları da ekleyerek genellikle “2 milyon civarı” diyorlar. Daha fazla olması ihtimali yüksek ama, Allah aşkına, değil 2 milyon, 720 bin çocuğun çalışmak zorunda olması bile o kadar kötü ki! Bu kadar çocuk muntazam eğitim alamıyor, bedensel gelişimi akamete uğruyor, Türkiye’de anılan sektörlerde gözlemlenen çalışma koşulları düşünüldüğünde, her türlü kaza, iş cinayeti ve patron, mesaidaş zorbalığı ihtimaliyle yaşamaya çalışıyor demektir. Nitekim, İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) derlediği verilere göre 2013-2021 yılları arasında en az 513 çocuk iş yerinde meydana gelen kazalar, yani iş cinayetleri, sebebiyle hayatını kaybetti.

Çocuk işçiliğinin sektörlere dağılımına baktığımızda ise yüzde 30,8’inin tarım, yüzde 23,7’sinin sanayi, yüzde 45,5’inin ise hizmet sektöründe çalıştığını görüyoruz. 5-14 yaş grubunda olup da çalışan çocukların yüzde 64’ü tarım, 15-17 yaş grubunda çalışan çocukların ise yüzde 51’i hizmet sektöründe. Bu rakamlardan yola çıkarsak tarımda mevsimlik işçi olarak çalışan çocuk sayısının 230 bin civarında olduğu sonucuna varabiliriz. Ama TÜİK rakamlarının kapsayıcılığı bu kadar sorgulanırken, durumun daha kötü olduğunu tahmin etmek zor değil. Bütün bu koşullara bir de salgın eklendi. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada 20 yıldır ilk kez çocuk işçi sayısında artış kaydedildi.

ÇOCUKLAR VE OKULLAR
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, geçen yaz mevsimlik tarım işçilerinin çocuklarını tarlada ziyaret etmiş ve “neşeli” bir twit atmıştı hatırlar mısınız?

Nutkumuz tutulmuştu. Bir milli eğitim bakanının yapacağı şey miydi bu? Pejmürdeliğin hükümranlığına dair tuttuğumuz kayıtlardan biri olarak kaldı hafızalarımızda. Unutmadık elbette, nasıl unuturuz?

Okullar kapalıydı o esnada, halen de açıldıkları söylenemez. En kolay vazgeçilendi eğitim bütün çocuklar için. Öyle haftalar oldu ki, ebeveynler çocuklarını okula gönderip göndermeyeceklerini pazartesi sabahı öğrenmeye çalıştılar telaşla. Hepimiz hakkındaki her türlü kararı tek başına ve tek taraflı veren şahsın mevzuya ayıracak vakti olmamıştı zira. Ne rezaletler yaşandı Allah’ım. Online eğitim sistemi aksayıp durdu. Aksamasa ne olacak? O kadar çok çocuk vardı ki cihazı ya da interneti olmadığı için sistemden yararlanamayan. Bir kısım öğretmenler bile, “ay bu eğitim sistemiyle okullar açılsa ne olacak, göndermeyin çocuklarınızı okula, başlamasın eğitim, merak etmeyin bir şey kaybetmiş olmazsınız” diye yazdılar sosyal medyada. Bir kısım diyorum çünkü, arkadaşlarım Tomris Cesuroğlu ve Aysuda Kölemen’in okulların bir an önce açılmasına katkıda bulunmak için verdikleri ve halen sürdürdükleri uğraş esnasında aldıkları tepkilerden, bu fikri paylaşmayan, okulların bir an önce açılmasını isteyen, ama sesini çıkardığı anda meslektaşlarından ve velilerden gelecek tepkilerden çekindikleri için susmayı tercih eden pek çok öğretmen olduğunu da biliyorum. Devlete güvenmedikleri için hastalanmaktan korkan öğretmenleri de akılda tutmak lazımdı. Haklılardı. İlk aşılanan gruplar arasında yer almaları gerekirdi öğretmenlerin. Okulları bir an önce açmak için ne gerekiyorsa hepsi yapılmalıydı. Hiçbiri yapılmadı. Doğrusunu söylemek gerekirse veliler de sahip çıkmadılar çocuklarına, öğretmenlerine ve okullarına. İyi olmadı, zaman kaybetti çocuklar. Keşke kaybolan yalnızca zaman olsaydı. Salgın esnasında okulların açılmaması yalnız eşitsizlikleri büyüterek geleceğe aktarmakla kalmadı, çocukların hem fiziksel hem psikolojik olarak hırpalanmasına da neden oldu.

Tomris ve Aysuda’nın Ocak 2021’de hazırladıkları rapora şu linkten bakmanızı öneririm. Özellikle “Okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocuklar okuldan uzakta kaldıklarında” ne olduğuna dair bölümü inceleyin. Yalnızca birkaç dakikanızı alır. Çocukların okuldan ve birbirlerinden yoksunluğunun yaratacağı nörolojik, psikolojik ve fiziksel sorunların neler olduğunu gözden geçirin. Çalışma son derece açık bir dille, pek çok bilimsel kaynaktan ve ülke deneyiminden yola çıkarak hazırlandı, şahidim. Hiç karmaşık, zor ya da pahalı olmayan önlemlerle okulları mümkün olduğunca uzun süre açık tutmak mümkündü. Yapılmadı. Yapmadık.

Milyonlarca veliydik, onca kurumduk, onca sivil toplum örgütüydük, sendikaydık bir araya gelip iktidarı okulları açık tutmaya ve bunun için gereken her şeyi yapmaya zorlamak üzere pek de bir şey yapmadık. Salgında ilk evvel vazgeçtiğimiz şey oldu çocukların iyiliği ve sağlığı. Yıllardır gark olduğumuz umutsuzluktandı bu, iyi biliyorum. Kurumlara ve birbirimize güvenememekten kaynaklanan umutsuzluk o. Müşterek haklarımızı birlikte aramanın yolları konusundaki yaratıcılığımızdan vazgeçtiğimiz, bizi ve sorunlarımızı kendi gönüllerince idare edenlere, aslında sürekli görünmezleştirenlere, erteleyenlere güç yetiremeyeceğimiz için kapıldığımız umutsuzluk. Umudun birbirimiz için, çocuklarımız için bir şeyler yapmakta olduğunu, ortak bir şeyler için mücadele etmenin yarattığı haklılığı yüz çizgilerimize sinmiş bir güçle taşımanın hazzını hatırladığımızda dağılıp gidecek türde, vallahi de billahi de tallahi de gayet dayanıksız malzemelerden çok miktarda üretilip hepimize kaktırılmış bir umutsuzluk o. Şöyle bir silkinince rahatlıkla üzerimizden atacağımız kayganlıkta.

En zayıfımız, en güçsüzümüz kimse omuz verip onun yükünü hafifletmeye çalıştığımız yerden tamir olmaya başlayacağız. En çok kim susturulmuşsa ilk ona vereceğiz konuşma sırasını. Birbirimizi dinleye anlaya sosyal ve siyasal mesafeleri kapatacağız. Ne oldu, neler geldi başımıza, neremizden aldık yarayı, susuşlarımızı hangi duygulara bağladık? Neyi kaybettik, güvenimizi mi, umudumuzu mu, neşemizi mi, huzurumuzu mu? Onları yine birbirimizde bulacağız.

ŞEYLERİN HİKÂYELERİ
Hayata Destek Derneği’nin çizdiği “Büyük Resim”de bunun bir örneğini gördüm, o yüzden alıntılayacağım bazı bölümleri.

Mesela bakın “su birikintisi” ne demekmiş mevsimlik tarım işçisi bir çocuğun hayatında: “Mahremiyeti sağlayacak başka bir alan olmadığı için, mevsimlik tarım alanında yaşayanlar, çadırların içinde yıkanıyor. Çadırların bulunduğu alan, işte bu yüzden akşamüstü yani herkesin tam da orada olduğu saatlerde ıslak, hatta çamurlu.”

Römorklu traktör: “Kadın, erkek, çocuk, yaşlı; tarlada çalışan herkesin hayatı ve sağlığı, her gün ve günde en az iki kere bu araçla yapılan güvenliksiz yolculuklarda riske giriyor. Kaza yapan ya da devrilen araçlarda, can kaybı, kalıcı sakatlık ya da kırık-çıkıklar, yazık ki az rastlanılan durumlar değil. Bu kazaların pek çoğu kayda dahi geçmiyor.”

Çefiye: “Güneşin altında, sürekli tekrar eden fiziksel hareketlerle çalışmak, özellikle çocukların fiziksel gelişimini tehlikeye atıyor. Çalışanların, başlarına sardıkları ‘çefiye’ denilen örtülerle onun üstüne taktıkları başlıklar ya da uzun kollu giysiler, güneş çarpmasını engellemekte yetersiz kalabiliyor.”

Babam emekli ilkokul öğretmeni. İlk çocuktum, onun köylerde ve kasabalarda geçen acemilik yıllarında ben de civardaydım. Arkadaşlarımın anne ve babalarının öğretmenlerle çocuklarını okuldan birkaç hafta daha önce alabilmek için yaptıkları pazarlıkları hatırlıyorum. Kaldı ki köylerde okullar bu mevzu düşünülerek zaten erken bitiriyordu bahar dönemini. Çocuklar devamsızlıktan sınıfta kalıp okulda geçireceği zamanı uzatmasın, ailelerle öğretmenler arasında bu yüzden niza çıkmasın, yani köy çocuklarının eğitimi kendisine yeni masraflar ve meseleler çıkarmasın diye kendince hoşgörülüydü devletimiz. Çok ağrıma giderdi bu. Okulun erken kapanmasını hiç istemezdim çünkü tatili değil, okulu seven çocuklardandım. Bir de anası-babası izin koparan arkadaşlarımın birer birer sınıftan gitmesiyle okulun ıssızlaşmasından hiç hoşlanmazdım. O yaşta tarlada çalışmak oyun gibi gelirdi, o yüzden sanırdım ki onlar bensiz eğleniyorlar orada. Büyüdükçe mevzunun gerçeğine uyandım. Kendisi de bir zamanlar mevsimlik işçi olarak çalışan, şimdi ise Hayata Destek Vakfı’nın saha çalışanlarından biri olan Turan Burun, o zamanki aklımla neyi ıskaladığımı anlatmış hem çocuk nüfusunun hem mevsimlik tarım işçisi çocuk sayısının en fazla olduğu Şanlıurfa’dan hareketle. Birkaç cümle alıntılayacağım, hepsini okumadan geçmeyin ne olur.

“Aklımdan çıkmayan ilk şey, tarla sahiplerinin bize getirdiği sakızlar… Ben sakızları biz çocukları mutlu etmek için getirdiklerini sanırdım ve gerçekten de çok mutlu olurdum. Fakat sonra öğrendim ki bu sakızlar aslında topladığımız fındıklardan yemememiz içinmiş.”

Topladığı pamuktan yapılmış bir giysiyi giyemeyen, meyve sebzenin ancak hale gönderilemeyecek kadar çürümüş, ezilmiş olanını yiyebilen çocuklardan bahsediyoruz. İki senedir salgın nedeniyle okullar kapalı tutulduğu için (oysa köylerde açık olabilirdi pekâlâ) eğitimden neredeyse tamamen kopmuş, hayatı ev ya da tarla işlerinde geçmiş çocuklardan…

Bu çocuklar için bir şeyler yapmamız lazım. Hiçbir çocuk bu koşullarda yaşamamalı. Ne yiyorsak oyuz derler ya! Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz şeylerde onların çaresizliği, çıkışsızlığı, geleceksizliği, umutsuzluğu olmasın diye bir şeyler yapmamız lazım. Yediğimiz lokmaların boğazımızda düğümlenmesi yetmez. Çünkü bunun ne o çocuklara ne de başka herhangi bir kimseye faydası yok. Ne yapmak mı lazım? Verili cevaplar işe yarasaydı böyle bir meselemiz olmayabilirdi. Böyle bir meselemiz var, demek ki yeni cevaplar bulmak lazım. Çok da zor değil o cevapları bulmak. Türkiye’de bütün baskılara rağmen canlılığını koruyan, azimli ve sabırlı bir sivil toplum / toplumsal muhalefet var. Çoğu birkaç tık ya da bir telefon uzağınızda. Ne yapıyorsunuz, ne yapalım, diye sormak yetiyor çoğu zaman bir işe ucundan başlamaya. Başladıktan sonrası gelir… Nasıl mı?

E #HADİ O ZAMAN!
“Kendi çocuklarının eğitimi, sağlığı ve geleceği için harekete geçmeyen velilerden müteşekkil bir toplumdan, tarım işçisi çocuklar için bir şeyler yapmasını umacak kadar naif misin?” diye soranlar olacaktır. İlk bakışta haklı olduğunu düşünebiliriz bu tespitin. Ama aklıma şu sorular geliyor. Birlikte cevaplamaya çalışalım mı? Ya kendi çocuklarımızın hakkını aramaktaki çekingenliğimizin sebebi, başkalarının, en güçsüzlerin, sesi en az duyulanların hakkı-hukuku için çaba göstermeyişimizin yarattığı ve sürekli inkâr ettiğimiz, üzerini “bana kimse sahip çıktı mı ki, ben başkası için harekete geçeyim”lerle örtmeye çalıştığımız bir suçluluk duygusu ise? Ya nasılsa kimsenin bizim, çocuğumuzun hakkını savunmayacağına olan inancımızı pekiştiren, kendimizden başkası için hak-hukuk talep etmeyişimizse? Ya nasılsa kimsenin bize, bizi savunacak kadar değer vermeyeceğine duyduğumuz öfke ise başkasına yönelmiş zorbalıkla mücadele etmekte gösterdiğimiz isteksizliğin sebebi? Ya kendimiz için, çocuğumuz için hak-hukuk talep etmenin uzun ama en hedefe varma garantili yolu başkaları için de bunu isteyecek, yani herkesle eşitlenecek cesarete sahip olmaksa?… Her türlü imtiyazı kendimiz için reddetmekse günü gelip zulme uğradığımızda hakkımızı-hukukumuzu savunmak için ses yükseltebilmenin koşulu? Ya biz hak değil ayrıcalık talep ettiğimiz, sahip olduğumuz imtiyazları korumaktan ötesini hayal edemeyecek kadar değersiz hissettiğimiz için yükseltemiyorsak sesimizi? Hülasa, ya kendi çocuklarımız için iyi bir şeyler talep etmenin en doğrudan ve açık yolu o şeyleri bütün çocuklar için talep etmek, o talebi örgütlemek, yükseltmek ve gerçekleşmesine mâni olanlara haddini bildirmekse…

“Neden böyleyiz biz” sorusunun iç karartan cevaplara açılan bir kapı olduğunu biliyorum. İçimizde bir zerre daha karanlığa yer kaldığını sanmıyorum. Orada burada pek çok grup, inisiyatif çocuklar için, kadınlar için, çevre için, iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiş işçiler için, zulme uğramışların insan hakları için, ifade özgürlüğü için, hülasa hak, adalet ve demokrasi için mücadele ediyor. En yakındaki birinin kapısını çalmanın, kalabalıklaşmanın, örgütlenmenin ve sonra gidip kendimizi hangi siyasi partiye yakın hissediyorsak onun işine de hep birlikte ve örgütlü olarak karışmanın tam zamanı. Siyaset profesyonellerine bıraktığımız her iş eksik ve yarım kaldı. Kendi bekası için herkesin iyiliğinden vazgeçenler bir tek iktidar koalisyonunda yok ki… Nereye baksanız göreceksiniz emsallerini. İşleri onlara bırakmamak, enselerinden bozayı eksik etmemek lazım. Bunun yolu da karşılarına örgütlenerek, kalabalıklaşarak çıkmak. Onlardan dertlerimize çare olmalarını değil, üzerine konuşup anlaştığımız hal çarelerinin uygulanmasına destek olmalarını istemek.

Muhalefet partileri her ağızlarını açtıklarında, “toplum da sesini çıkarmıyor ki” diyorlar ya… Bu lafın pek çok anlamı var, biri de “bize duymak istediğimiz şeyleri söylemiyorlar.” Duymak istemedikleri şeylere kulaklarını tıkadıkları için duymuyorlar toplumu. O yüzden asıl onların kulaklarına fısıldamak yerine bağırmak zorundayız. Madem gidiyor iktidar, yerine gelene sözümüz geçsin, yeter bu kadar sustuğumuz!

Bir nesil, gençlik çağını şu çürümeye ya kapılarak ya kapılanlara tanık olmanın verdiği bulantıyla geçirdi. Bilmiyorum ki şu yaşadığımız dönemin işaret ettiği dibin de dibini görmenin bir alemi var mı? Çürüyenlerden, çürütenlerden ya da çürütülenlerden olmayacağız, dediğimiz anda biz işaretleyeceğiz dibin yerini. Zemine çarpıp yüzeye çıkmaya, nefes alma umudu yeşertmeye başlayacağız. Geçen gün bir arkadaşım diyordu, “Bu manyaklıkla mücadele etmenin tek yolu var, göstere göstere iyi olmak.” İyilik gösterisi yapmaktan bahsetmiyor, iyi biliyorum ne dediğini. Nicedir hayatımızı sarmalayan arsız kötülük modasının köküne kibrit suyu dökmekten bahsediyor.

E o zaman hak, adalet, demokrasi için #HADİ!

Ayşe Çavdar / Gazete Duvar

 

Alıntı: https://www.gazeteduvar.com.tr/buyuk-resme-bakalim-hadi-makale-1525331