İşleyiş tıkanmış; Ankara’daki şehir hastanesi sorun yumağı halinde

Yerel seçimlerden önce hızla açılması sağlanmıştı. Kentin merkezindeki Numune, Yüksek İhtisas ve Bilkent bölgesindeki Atatürk Hastanesi kapatılarak Şehir Hastanesi’ne taşındı.

Kentin en doğusundaki Mamak’ta hastalanan ve ambulans isteyenden tutun, bütün acil vakalar Şehir Hastanesi’ne yönlendiriliyor. Mamak’tan alınan hasta, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ankara Hastanesi, Hacettepe Tıp Fakültesi, İbn-i Sina hastanelerini atlayarak kentin en batısındaki Şehir Hastanesi’ne getiriliyor. Tamam, buraya kadar normal kabul edebilirsiniz. Ancak, bu hastanın yakınları var. Eğer hasta yoğun bakıma veya servise yatırıldıysa yandılar. Çünkü hastalarını görmek ve işlemlerini yaptırmak için her gün üç vasıta değiştirerek gelmek, üç vasıta değiştirerek geri dönmek zorundalar.

Diyelim ki özel taşıtınız var. Bindiniz arabanıza ve geldiniz Şehir Hastanesi’ne. Otoparklar yetersiz. Ne yaparsınız? Alışkın olduğumuz en kolay işi: Yer bulursanız, yol kenarına park edersiniz. Önce trafik polisleri anons eder, “Aracınızı yol kenarından çekiniz” diye, sonra çekici gelir. Arabayı kaptırmamak için hastane çevresinde, tek yön olan yolda, çekici önde siz arkada ağır ağır tur atarsınız. Kısa aralıklarla bulunan setler hız yapmaya izin vermediği için çekicinin arkasında mini bir konvoyun yürüdüğünü gözlerimizle gördük.

Peki, ya hastanız yatarak tedavi olacaksa? Hoş geldiniz ikinci aşama maceraya. Bir yakınınızın hastalanması üzüntü veren bir durumdur. Ancak sizin hastalanmanızdan fahiş fiyatlarla para kazananları düşününce aynı şey olmaz. Diyelim ki hastanıza içmesi için su alacaksınız, gittiniz kafeteryaya. 1.5 litrelik su 3 TL. İşletmeciye takılırsınız, “Niye bu kadar ucuz” diye. Yakınmalardan bunalmış işletmeci dayar cevabı, “Sen benim buraya kaç para kira verdiğimi biliyor musun?”
Kaç para diye üstelersiniz, “50 bin TL. Hem de devlete değil, özel şahsa veriyorum” yanıtını alırsınız. Bu arada 1.5 litrelik su, Türkiye’nin o en yaygın marketlerinde 6 tanesi 6 TL’ye satılıyor. Yani ikisi de su… Ama düşeni soyuyorlar.

Burnundan soluyan adam
Denildiği gibi hastane “en büyük”. Tamam ama sorunlar da ondan aşağı kalmıyor. Örneğin nöroloji servisindesiniz, sizi kardiyoloji bölümüne sevk ettiler. Adımsayarla ölçtük, ikisinin arası 1.5 kilometre. Hastanızı yatırdınız sedyeyle götürüyorsunuz, yolun yarısında kadıncağız kaldırıyor kafasını ve “Beni nereye götürüyorsunuz” diye soruyor. Sedye demişken, “sedye asansörlerini” de unutmayalım. Karşılıklı 4 tane asansör. Hasta yatağında ve yürüyen sandalyede 7 hasta bekliyor. Dar mekân, sinirler geriliyor. Gelen tek asansörün içinden yemek arabaları çıkıyor. Sedyeye yer açmak için yemek arabalarını asansörden çıkaran kadın görevli yakınıyor: Üçüncü kez arabaları indiriyoruz, yemek servisi yapamayacağız…

Hastanede bölümler arasındaki ulaşımı golf arabaları sağlıyor. Sayı yetersiz, kimse sıraya girmiyor. Tartışmalar uzuyor. Sağlık personelinin binmesi zaten yasak. Güvenlik görevlileri cincır denen araçla, teknik personel elektrikli bisikletlerle ulaşım sağlıyor. Hasta yakınlarından aradığı yeri bulamayan bir yurttaş, adeta burnundan alev soluyarak, “Her şeyleri gösteriş” diye yakınıyor. Çevresindekiler gerginliğin farkında, nereyi aradığını bile sormuyorlar.

Merdiven yürümeyince…
Giriş katlarıyla bodrum katların arasında yürüyen merdivenler var. Ancak bölümler arasındaki mesafe uzayınca tüp geçitlere de yürüyen merdiven yapılmış. Ancak duruyor. Bir ana oğula rastladık. Oğulun ayağı alçıda, koltuk değnekleriyle gideceği yere ulaşmaya çalışıyor. Hemen yürüyen merdiveni görünce kendini oraya attı. Ancak merdiven yürümedi. Değnekleri annesine verdi, merdivenin yan tarafına tutunup zıplayarak yürümeyen merdivenin sonuna kadar geldi. Sonra koltuk değneklerini aldı. Fotoğrafını çekerken annesi, “Çek abi çek. Rezil olduk” diye söylendi.
Bir günde tanık olduklarımızın bazıları bunlar. Ancak görünen şu ki, Şehir Hastanesi denildiği gibi çok büyük olmuş. Ama biraz yığma olmuş…

Kaynak: Cumhuriyet.com.tr

 

şehir hastaneleri