Haliç Bezirgânları – 3

Dilaver Paşa o sabah kahvaltıyı fazla kaçırmıştı. Acemi eratın vazifelendirme merasimini oldum olası sevmezdi. Şimdi o sıcağın alnında tersane meydanına kurulu çardağın altında en az üç sıkıcı saat boyunca dikilip duracaktı. Padişahın bu yeni icadından hiç mutlu olmamıştı.

Tersane-i Amire’nin komutanı Kaptan Paşa’nın, yani herkesin bildiği lakabıyla Sarı Süleyman Paşa’nın bu iş için son iki senedir hep onu tayin etmesinin sebebini biliyordu. Kaptan Paşa’nın zevcesi Ferahnaz Hanım iki sene önce, tersanenin iç avlusundaki köşkte düzenlediği peçiç partisinde Dilaver’in hanımına çok para kaybedince o akşam Süleyman Paşa’nın evinde kıyamet kopmuş, Ferahnaz’ın ağlama nöbetlerinin faturası Dilaver Paşa’ya kesilmişti. Hanımına çok fena içerliyordu.
“Ne vardı ütecek Fazilet Hanım, ne vardı ütecek? Bırak da o kazansın, kaz gelecek yerin tavuğuna kıyılır mı a saf kadın? Bak işte bu sıcakta böyle dikerler adamı çardağın tepesine!”

Kendi kendine söylenerek sahilhanesinin geniş, ferah merdivenlerinden inerek bahçeye çıkıp geniş landosuna kuruldu.  Bir saat sonra tersanenin nizamiye kapısına vardı. Önceden hazırlanan merasim taburu, mızıka eşliğinde karşıladı Paşa ve avenesini. Tersanenin umumi intizam ve teşrifat işlerinden sorumlu zabiti Miralay Şefik kendisini kapıda karşılamış, o da Şefik Bey’i landosuna alıp çardağa kadar eşlik etmense müsaade ederek genç zabite sevgisini göstermişti. Dilaver Paşa genç miralayı çok seviyordu. Son derece saygılı, aşırı titiz, üstlerine her türlü ihtimamı gösteren, geleceği parlak bir zabitti. Tek kusuru vardı ki, bu saf delikanlının aklı fesatlığa ermez, ne söylenirse hemen inanırdı. İleride işine yarayacağını düşündüğü için onun gönlünü hoş tutmakta beis görmüyordu.

Dilaver Paşa, şimdi yüksek direkli çardağın önüne yerleştirilen rahat koltuğunda oturmuş, buz gibi demirhindi şerbetini yudumluyordu. Yüz kırk beş neferin vazife yerleri tek tek isim okunarak yapılıyordu. Koltuğun on adım önüne koşarak gelen nefer, önce yüksek sesle tekmil vererek künyesini okuyor, sonra da vaziyetine bakılıp gideceği kısım tespit ediliyordu. Olur ya, değişik vasıflı bir askere rastlanırsa Şefik Bey üç beş soru sorup gideceği yere öyle karar veriyordu. Dilaver Paşa’nın bütün vazifesi bütün bu olup bitene nezaret etmekti. Koskoca Donanma-i Hümayun’un başındaki Kaptan Paşa’nın kıdemli yardımcısı olmanın, Sarı Süleyman Paşa’nın her an yanı başında olup mühim kararlara imza atmanın da böyle sıkıcı yanları vardı işte.

Sarı Süleyman Paşa denizcilikten gelen bir zat değildi. Onu bu makama kadar yükselten hususiyetin müthiş serveti olduğunu bütün İstanbul halkı biliyordu. Koca Tersane-i Amire’nin ihtiyaçlarının vaktinde tedarik edilmesi her seferinde kolay olmuyor, maliye nezaretinden istenen paranın gecikmesi halinde esnafa ve diğer tedarikçilere karşı güç duruma düşüldüğünde, Kaptan Paşa’nın şahsi serveti her zaman imdada yetişiyordu. Onun varlığı padişahın da teminatı gibiydi. Böyle önemli bir paşanın başyardımcısı olmakla gurur duyuyordu.

Merasim başlamıştı başlamasına ya, paşa sıkıntıyla dağıtımın bitmesini bekliyor, bir an önce mızıkanın çaldığı mehter marşı refakatinde askeri birliği selamlayıp binayı terk edeceği anın gelmesi için sabırsızlanıyordu. Sabah iştahla, biraz da tamahla yediği sucuklu yumurta ve gül börekleri ziyadesiyle fazla gelmişti. Sürahideki buz gibi şerbeti birkaç dikişte bitirdiği halde ağzının kuruluğunu hala giderememişti. Böyle giderse merasimin ortasında hela molası vermek zorunda kalacaktı. Uzun Mehmet sıranın sonlarında bacaklarını farkında olmaksızın ileri geri oynatıp heyecanla sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.  Merasimin sonu yaklaştıkça Dilaver Paşa’nın bağırsakları harekete geçerek tuhaf seslerle paşayı zorlamaya başlamıştı. Zavallı adamın bağırsaklarında zorlu hadiseler cereyan ediyordu şimdi. Hacetini gidermek için dayanılmaz bir istek duyuyordu. Selamet ve Mehmet sıranın sonlarında kalmıştı. Selamet sırası gelir gelmez fırlayıp tekmil verdi. Hareketleri, sesi, duruşu görenlere kendinden emin bir intiba veriyordu. Şefik Bey de öyle düşündü:
“Okuryazar mısın asker?” diye sordu.
“Okumaya zamanım olmadı komutamın. Lakin pazarcılıkla geçti ömrüm. Hesaptan kitaptan pekâlâ anlarım.”
Şefik fazla düşünmedi. Getir götür işinde kullanabileceğini düşündü. Hatta kendi bölüğünde kalırsa daha da iyi olurdu:
“Seni Tersane-i Amire’mizin levazımat bölüğüne aldık. Hadi aslanım, yolun açık olsun.”
Selamet sevinçle selam verip sıraya geçti. Mehmet sıranın kendisine gelmesiyle fırlayıp atıldı. Çardağın gölgesi üzerine düşüyordu. Bildiği en sert selamı sergilemeye gayret ederek esas duruşa geçip bütün kuvvetiyle bağırdı. Bağırmaya başlamasıyla yer gök zangırdadı. Meydanda kim varsa hepsini heyecanlandırmıştı:
“Maksut oğlu Mehmeet, Ereğlii, bin sekiz yüz üüçç!”

O böyle bas bas bağırınca, bağırsakları yüzünden ecel terleri döken Dilaver Paşa da herkesle beraber galeyana gelmişti. Hal böyle olunca deminden beri bağırsaklarındaki yolcuya engel olmaya çalışan zavallı adamcağız sessizce teslim olmak zorunda kaldı:
“Şefiik, Şefiik, hela aslanım acele hela” diye inledi.
Şefik arkasını dönünce Dilaver Paşa’nın mosmor olmuş suratıyla karşılaşıp hemen bir durum muhasebesi yaptı.
“Paşa çok kızdı bu kefereye anlaşılan. Doğru ya, bu kadar yüksek sesle anıracak ne var ki, ver tekmilini geç yerine. Al işte seni hela temizliğine yollarlar böyle!” diye geçirdi içinden.
“Başüstüne paşam. Hemen yolluyorum paşam!” diye yaltaklanarak Mehmet’ e dönüp,
”Geç yerine sırık oğlan, seni Tersane-i Amire’mizin helalarının temizliğine memur ettim. Hadi rastgele aslanım, gazan mübarek olsun,”dedi.

Meydana toplanan acemiler de usta neferler de kahkahalarla gülüyordu. Mehmet süklüm püklüm yerine geçti.
“Olsun be, bu da bir şeydir. Bahriyeli oldum ya, gerisi Allah kerim. Bok yolundan da kurtuluruz elbet” diye mırıldandı.
Miralay Şefik asıl mühim meseleye vâkıf olamamıştı hala. Keyifle gülümseyerek arkasını dönünce sevgili paşasıyla göz göze geldi. Dilaver Paşa şimdi hicap içinde önüne bakıyordu:

“Çıkalım Şefik, hemen çıkalım buradan evladım. Arkamızdan kimse gelmesin yavrum, helalara götür beni hemen,”dedi.
Şefik önde, paşa arkada yola düştüler. Mızıka marşa başlamıştı bile, Şefik burnuna gelen bok kokusunun kaynağına anlam veremeden adımlarını hızlandırdı.


BÖLÜM IV

DENİZDE DALGA GEMİDE HALKA
CANIM CİCİM BAHRİYELİ ÇABUK BENİ SAKLA
Anonim

Tersane helalarındaki vazifesine başlamasının üzerinden beş ay geçmiş, Uzun Mehmet siviliyle neferiyle neredeyse dört bin kişinin çalıştığı devasa fabrikada herkesin dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştı. Helalardaki temizlikten sorumlu diğer yirmi neferle birlikte canla başla çalışıyor, başlarındaki Cemal Onbaşı’dan tek kötü söz işitmeden vazifesini noksansız eda ediyordu. Onu tanımayan yoktu tersanede. Uzun mu uzun gövdesinin azametinden etkilenen başkaları da vardı. Haddehane sorumlusu Haydar Ağa ona göz koymuştu. Gelip gidip Şefik Bey’e yalvarıyor, onu atölyesine alırsa, en az on kişinin işini tek başına yapacak bu cihan pehlivanını kendisine bağışlaması için dil döküyordu. Bu kuvvetli delikanlıyı isteyen bir tek Haydar Ağa değildi elbette.

Yelkenlilerin ve kalyonların kaptan köşklerinin içinin teşrifinden ve feraset lüzum eden diğer teferruatından mesul Mimar Sümbül Efendi de ona göz koymuştu. Eratın arasında adı ‘Tatlı Sümbül’ e çıkan bu genç mimarın biraz değişik halleri vardı. Yeni gelen yakışıklı oğlanlara göz koyar, ne yapıp edip birkaçıyla yakın ahbaplık kurmayı başardıktan sonra mutlaka muradına ererdi. Mehmet’i gördüğü ilk günden beri ona meftun olmuştu. Şefik’in başının etini yiyerek, türlü rüşvetlerle onu yanına aldırmaya çalışıyordu. Şefik, böyle güçlü kuvvetli bir neferin elinin altından kayıp gitmesine müsaade etmeyecekti. Beklenmedik durumlarda kullanmak için Mehmet gibi iri kıyım birini el altında tutmak can kurtarırdı. Onu bir süre sonra lağımcılıktan kurtaracaktı elbette lakin bunun vaktine kendisi karar vermek istiyordu. O gün çok yaklaşmıştı fakat henüz Şefik bundan habersizdi.
******

Selamet’in kafasının çok farklı işlediğini, bu ufak tefek adamın maharetlerini ilk olarak aşçıbaşı Sadrullah Ağa keşfetti. İki aydır yanında çalışan bu delikanlı diğerlerinden çok farklıydı. Getirilen malı bizzat onun teslim almasını istiyor, tazeliğini ve evsafını da ona kontrol ettiriyordu. Şimdiye kadar hiç yanlış yapmamış, hatta birkaç seferinde de teslim edilen meyve kasalarının tesellüm makbuzlarında yazılandan daha hafif olduğunu ortaya çıkarmıştı. Bir gördüğünü bir daha unutmuyor, ne söylenirse aklında tutuyordu. Çok yaman oğlandı bu Selamet. Diğer kısımlardaki ustabaşıların dikkatini çekerse onu elinden alabilirlerdi. Bu yüzden mutfak dışındaki vazifelere göndermemek için elinden geleni yapıyordu. Oysa Selamet’in can sıkıntısı artmaya başlamıştı. Yaptığı işler ona çocuk oyuncağı geliyordu. Daha senelerce burada kalacağına göre bir an önce başka mühim vazifelere getirilip ayağını sağlam zemine basmanın yolunu aramalıydı. Bunun için acele etmemeye karar verdi. Bu tembel yatağı tersanenin içinde nasılsa değerini fark edecek bir zabit çıkacaktı. Akşamları yemekten döndükten sonra Mehmet’le vakit geçiriyorlardı. İki yüz kişilik koğuşun en dibindeki yataklarda yatıyorlardı. Bu uzun adamın kalbinin temizliği onu çok şaşırtıyordu. Ömrü boyunca cam bir fanusun içinde yaşamış da diğer insanlarla hiç karşılaşmamış gibiydi bu Mehmet. Haksızlığa dayanamayan, her söylenene inanan, yalan nedir bilmeyen, korkusuz, fedakâr bir delikanlıydı. Bütün bunları aklına her getirdiğinde onu daha çok seviyordu.

 

DEVAMI VAR …