<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr. Zehra Betül Yazıcı, Author at Hekimce Bakış</title>
	<atom:link href="https://hekimcebakis.org/author/z-yazici/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hekimcebakis.org/author/z-yazici/</link>
	<description>Bursa Tabip Odası yayınıdır</description>
	<lastBuildDate>Fri, 04 Feb 2022 13:39:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>
	<item>
		<title>Oblo-Oblom-Oblomov = Enkaz-Sınır-Ölüm</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/oblo-oblom-oblomov-enkaz-sinir-olum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Zehra Betül Yazıcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Feb 2022 13:05:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=10055</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1000" height="750" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/02/oblomov.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="oblomov" decoding="async" fetchpriority="high" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/02/oblomov.jpg 1000w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/02/oblomov-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/02/oblomov-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/02/oblomov-86x64.jpg 86w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></div>
<p>Ünlü Rus romancı Gonçarov’un (1812-1891) Oblomov romanı Rusya’da toprak köleliği düzeninin kaldırılmasına yönelik arayışların zirveye ulaştığı 1849-1858 yılları arasında tasarlanmış ve daha sonra bir ay gibi kısa bir sürede kaleme [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/oblo-oblom-oblomov-enkaz-sinir-olum/">Oblo-Oblom-Oblomov = Enkaz-Sınır-Ölüm</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1000" height="750" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/02/oblomov.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="oblomov" decoding="async" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/02/oblomov.jpg 1000w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/02/oblomov-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/02/oblomov-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/02/oblomov-86x64.jpg 86w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></div><blockquote><p>Ünlü Rus romancı Gonçarov’un (1812-1891) Oblomov romanı Rusya’da toprak köleliği düzeninin kaldırılmasına yönelik arayışların zirveye ulaştığı 1849-1858 yılları arasında tasarlanmış ve daha sonra bir ay gibi kısa bir sürede kaleme alınmıştır. Oblomov romanı Rus gerçekçiliğinin son dönemi olan eleştirel gerçeklik akımı içinde anılır. Yazar bu romanında Batı edebiyatı ile eş zamanlı olarak 19. yy.’ın ortalarına doğru Rus edebiyatında etkili olan Rus gerçekçiliği ilkelerine bağlı kalmış, insan ve toplum gerçeklerini yansıtan karakterlerini karşıt kavram çiftlerinin taşıyıcısı birer öge olarak kurgulamıştır. Bireyi ve onu da tek bir yönüyle vurgulaması nedeniyle senkretik gerçeklik ve klasisizm öğelerini içerdiği de söylenir.</p></blockquote>
<p>Gonçarov ile aynı dönemde yaşamış olan döneminin beş edebiyat tanrısı Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (1821-1881), Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910), şair İvan Turgenyev (1818-1883), Gogol (1809-1910) ve Puşkin (1799-1837)’dir. Eleştirmenlerce Gonçarov’un Oblomov romanında Gogol’ün ve Puşkin’in gerçekçi roman karakterlerinden esinlendiği, bu edebiyat tanrılarının eserlerine eş değer kıymette bir ürün verdiği söylenir. Roman yayınlandığı sırada modernizm hem zihinsel hem toplumsal yaşayış ve bireysel gelişme, hem de özgürlük gibi kavramların yanı sıra ekonomik ayağı olan kapitalizm adı altında Batıdan tüm dünyaya yayılmaya başlamış ve yavaş yavaş Rusya’ya da girmişti. İnsanların yaşam tarzı, kültürel hayatı, insan ilişkileri ve ekonomi dönüşüm geçirmeye başlamıştı. Bu yüzden Gonçarov Oblomov&#8217;da Rusya&#8217;nın bu dönüşüme ayak uyduramayan Rus insanının trajedisine odaklanmış ve yeni bir terim ortaya çıkarmıştır: Oblomovluk. Oblomov karakteri tek boyutlu, tipik bir karakterdir. Romanda onun temsil ettiği feodal kökenlerinden kopamayan Rus insanı, modernizmin şekillendirdiği Batı insanını temsil eden tezat karakter Scholtz ile kıyaslanarak aktarılır. Nesnel bir bakış açısıyla kaleme alınan romandaki karakterler gerçekçiliğin “karşıtlık veya deterministik ilkesi” çerçevesinde ele alınarak daha anlaşılır kılınır. Romanda Oblomov’un uşağı Zahar ile efendi Oblomov, Oblomov ile Scholtz, Olga ile Matveyevna karşıtlığı kurularak ana karakter Oblomov’un kişisel özellikleri ve yaşamı çevresindekilerle kurduğu ilişkiler aracılığıyla daha anlaşılır bir biçimde aktarılır. Oblomov’un çevresindekiler onun daha net görülmesi için bir tuvali çevreleyen bir çerçeve gibidirler. Özellikle de İlya Oblomov ve Andrey Şcholtz karakterlerinin her biri karşıt bir kavramı sırtlanmış; eski ile yeni, gelenek ile modern, Doğu’yla Batı karşıtlığını temsil eden birer kavram taşıyıcısı karakter durumundadır. Her yönden tamamen zıt olan bu iki adamın, hem karakter olarak hem de ailelerinden aldıkları eğitim açısından birbirleriyle anlaşmaları mümkün değildir. Buna rağmen ikisi arasında çocukluğun saflığından ve Oblomov’un temiz kalpliliğinden gelen derin bir sevgi ve dostluk ilişkisi kurulabilmiştir. Oblomov Scholtz’u olduğu gibi kabullenir ve severken Scholtz Oblomov’u olduğu gibi kabullenmez ve durmadan değiştirmek ister. Bazı incelemelerde Oblomov romanının Batı’ya özgü modern düz- çizgisel – lineer zaman algısına ters, Doğu’ya özgü döngüsel zaman kurgusunun üzerine kurulduğunun altı çizilmektedir.</p>
<p>Kitabın ana karakteri Oblomov’un adı onun tragedyasını oluşturan nedenlerin özünü açıklamak adına Rusça’da “Oblom” olarak kullanılan Türkçe’de “enkaz” anlamına gelen sözcükten ve aynı zamanda Rusça’daki sınır ve çember anlamlarına gelen Oblo’dan türetilmiştir. Bu isimlendirme ile Oblomov karakterinin bir çember içinde yetiştirilmesi veya hayatın içinde kıpırdayamayacak şekilde sıkışması vurgulanmaktadır. Enkaz anlamına gelen “Oblom” kökünü içinde barındıran Oblomov karakterinin adının romanın içeriği ile örtüşüyor olması nedeniyle eponim isimlendirme olarak değerlendirilebilir. Romanın yazıldığı yıllar Rusya’da feodalitenin çöküş dönemine denk gelmekte, romanın tipikleştirilmiş ana karakteri de bu yıkımı temsil etmektedir. Eser gerçekçi romanların bir özelliği olarak farklı katmanlarda okumalara açıktır. Eserde ele alınan konu ilk başta kanepesinde uzanmış tembel bir adamın uzun hikâyesi olarak görünse de, aslında esas anlatılmak istenilen derindeki olgu ya da kavram “Oblomovluk”tur. Oblomov’un kişisel yaşantısının arka planında insanlardaki ahlaksal çöküş ve çürüme işlenmektedir. Devlet kurumlarının çürümesi; köy&amp;kent, aristokrasi&amp;burjuva, efendi&amp;köle, gelenek&amp;modern, Doğu&amp;Batı diyalektiği, bunları temsil eden karakterlerden oluşan bir öykü etrafında ayrıntılı olarak verilir. Hem kültürel hem de sosyopolitik ve ekonomik olarak kendisini dayatmakta olan modernizme uyum sağlayamayarak arada kalmış olan; “Oblomovluk” kavramının taşıyıcısı İlya Oblomov karakteridir. Romanda Gonçarov’un kendi hayat hikayesinden izler bulunur. 1850’li yıllardaki Rusya’da toplumun gelişmesine neredeyse hiçbir katkısı bulunmayan derebeyleri çocuklarının da yeni düzene ayak uydurmasını sağlayamamıştır. Oblomov da ailesi tarafından el üstünde tutulmuş, eğitimine titizlik gösterilmemiş, hiçbir işini kendisi yapmamış, ayakkabıları bile uşağı Zahar tarafından giydirilip çıkarılmıştır. Burada açıkça derebeylik dönemindeki pedagoji eğitimi eleştirilmektedir. Kitapta bu çocukların değişen yaşantıya ayak uyduramayıp, ne yapacaklarını bilemez durumda, ısrarla eski kayıtsız yaşamlarını sürdürmelerinin Oblomov’ların ortaya çıkmasına yol açtığı şeklindeki bir düşünce temellendirilir. Oblomov’un kayıtsız bir insan haline gelişinde etkin bir rol oynayan , sahibi olduğu köy, yani Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri ve çalışma düzeniyle eski Rusya’nın sembolüdür. Böyle bir aile ve sosyal ortamda yetiştirilen Oblomov, Peterburg’daki hayata ayak uyduramamış ve kent (Peterburg) ile köy (Oblomovka) arasında sıkışıp kalmış, ne tam olarak köylü ne de kentli olabilmiştir. Bir derebeyi olarak elinden herhangi bir iş gelmemekte, diğer yandan bir birey olarak çevresindeki insanların yaşadığı çıkara ve gösterişe dayalı yaşantıyı da eleştirmektedir. Rusya’da toplumsal-kültürel ve kişisel-ahlaki çürüme gerçekçi sanat özellikleri taşıyan sosyopsikolojik roman kahramanları ile kendisini gösterir. Puşkin’in Yevgeni Onegin’i ve Herman tiplemesi ile Lermantov’un “Peçorin”i daha sonra farklı adlar altında Gonçarov’un Oblomov romanında da kendisini gösterir. Peçorin de Oblomov ve türevleri gibidir: Bu karakter, hiçbir alanda yeteneklerini kullanamayan, idealleri olmasına karşın hedeflerine ulaşamayan, sözde çok iş başarmak isteyip de başaramayan, toplumla, kendi iç dünyasıyla ve hayatın gerçekleriyle çelişen soylu aydın kesimini temsil eder. Oblomov’u hareketsiz kılan hem kişisel hem de toplumsal çatışmayı aynı anda yaşamasıdır. Bu çelişkiler onu hiç kıpırdayamaz duruma sokar. Oblomov büyük bir değişimin arifesinde, derebeyliğin ve köleliğin kalkmaya yüz tuttuğu bir dönemin Rusya’sında, onu sağından solundan çekiştirenlerin ortasında, alışkanlıklarıyla, hayalleri, temiz kalbi ve dürüstlüğüyle olduğu gibi, ne yapacağını bilemeden kala kalır. O aristokrasinin son yansımaları, son nefesleridir. Oblomov ölmüş, ancak onunla beraber aristokrasinin vicdanı da ölmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/oblo-oblom-oblomov-enkaz-sinir-olum/">Oblo-Oblom-Oblomov = Enkaz-Sınır-Ölüm</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ay ve Porsuk Ağacı</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/ay-ve-porsuk-agaci/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Zehra Betül Yazıcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Jan 2022 07:53:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=9981</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1089" height="822" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci.jpg 1089w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci-300x226.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci-1024x773.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci-768x580.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci-86x64.jpg 86w" sizes="(max-width: 1089px) 100vw, 1089px" /></div>
<p>Deborah Levy’nin “Bilmek İstemediğim Şeyler” (Everest yay. 1.Basım, Nisan 2019) kitabının sonunda bir dizesini alıntıladığı şair Sylvia Plath’ın (1932-1963) “Ay ve porsuk ağacı” şiirinin İngilizce aslını ve yaptığım çeviriyi paylaşmak [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/ay-ve-porsuk-agaci/">Ay ve Porsuk Ağacı</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1089" height="822" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci.jpg 1089w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci-300x226.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci-1024x773.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci-768x580.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/ay-ve-porsuk-agaci-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1089px) 100vw, 1089px" /></div><p>Deborah Levy’nin “Bilmek İstemediğim Şeyler” (Everest yay. 1.Basım, Nisan 2019) kitabının sonunda bir dizesini alıntıladığı şair Sylvia Plath’ın (1932-1963) “Ay ve porsuk ağacı” şiirinin İngilizce aslını ve yaptığım çeviriyi paylaşmak istiyorum. İnternette birbirine benzer şekilde Türkçeleştirilmiş birkaç örnek gördüm, ama bunlar şiirsel olmadıkları gibi şiirin vermek istediği asıl anlamı da açık etmiyorlardı. İmge Kitabevi yayınlarınca 1995 yılında basılmış<em> Ariel</em> kitabındaki Yusuf Eradam’ın çevirisi de (s.67) poetik açıdan tatmin edici gelmedi. O yüzden şiiri, şairin yaşamsal arka planını da gözeterek, anlamı açığa çıkacak şekilde kendim Türkçeleştirdim. <a href="https://seyler.eksisozluk.com/sylvia-plathin-ariel-kitabindaki-iki-siirde-annesine-yaptigi-muazzam-gonderme">https://seyler.eksisozluk.com/sylvia-plathin-ariel-kitabindaki-iki-siirde-annesine-yaptigi-muazzam-gonderme</a> linkinde verilen ipuçlarının ışığında; Plath’ın annesinin adının Aurore- ay denizanası- anlamına gelmesi; bu hayvanın yaralandığında durmadan kendi kendisini yenileyebilmesi,  şiirin içindeki ay ile simgelenen anne imgesi bu şiirin, şairin annesi ile olan sorunlarını aktarmak için kaleme alındığı düşüncesini pekiştirdi. Porsuk ağacı da şiirde hem <em>çirkin bir kuklaya</em> benzetilen hem de <em>hırçın ve küstah</em> ay ile simgelenen annesinin karşıtı bir simge olarak kullanılmaktadır, annesinde gördüğü iyicil yana da işaret ediyor olabilir. Plath erken yaşta babasını kaybetmiştir. Onun kaybı dolayısıyla mahrum kaldığı baba/erkek şefkatine yakılan ağıta da karşılık gelebilir. Böylelikle “ay ve porsuk ağacı” iki benzemez, birbirinden uzak  parça, erkek&amp;kadın, şifa verici&amp;zehirleyici olarak bir bütünü ya da Jung’un bilinçdışı  arketiplerden olan anima&amp;animus’u  imliyor olabilir.  Çünkü bu ağaç çok görkemli oluşu ve şifa verici özellikleri yanı sıra meyveleri çekirdeği çıkarılmadan yendiğinde zehriyle insanı öldürebilen bir ağaçtır.</p>
<p><strong> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-10025" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/Sylvia-Plath.jpeg" alt="Sylvia-Plath" width="1332" height="666" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/Sylvia-Plath.jpeg 1332w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/Sylvia-Plath-300x150.jpeg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/Sylvia-Plath-1024x512.jpeg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/Sylvia-Plath-768x384.jpeg 768w" sizes="auto, (max-width: 1332px) 100vw, 1332px" /></strong></p>
<p><strong>AY VE PORSUK AĞACI </strong></p>
<p><strong>Sylvia Plath</strong></p>
<p><strong> </strong>Hafızamın bir gezegen gibi soğuk</p>
<p>Ve mavi ışığı içinde siyah ağaçlar</p>
<p>Ayaklarıma sürünerek</p>
<p>Sanki tanrılarıymışım gibi kederlerini fısıldıyordu bana otlar</p>
<p>Çektikleri acılardan ayaklarım karıncalanıyordu</p>
<p>Ben varılacak neresi vardı bilemezken</p>
<p>Mezar taşlarının evimden ayırdığı ruhlar</p>
<p>Sislerin dumanları içinde oturuyordu</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ay bir kapı değildir</p>
<p>Onun üzgün yüzü parmakların boğumları gibi beyaz</p>
<p>Korkunç bir suçun sessizliğine bürünerek</p>
<p>Denizi peşinden sürükler</p>
<p>Ben umutsuzluğun şaşkınlığı içinde yaşarım</p>
<p>Pazarları iki kez çalan çanlar gökyüzünü ürpertir</p>
<p>Dirilişi onaylarlar sekiz büyük dilde</p>
<p>Hepsi de aklı başında olarak kendi adlarını haykırır</p>
<p>Büyük bir gürültüyle</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gökyüzüne uzanır ve tanrıyı işaret eder porsuk ağacının Gotik şekli</p>
<p>Dua eder gibi bakar yukarı</p>
<p>Ve ay’ı bulur</p>
<p>İşte o ay annemdir benim. Meryem gibi tatlı bir kadın değildir</p>
<p>Mavi giysilerinden salıverirken üstüme doğru</p>
<p>küçük yarasaları ve baykuşları</p>
<p>Onun yüzünde çirkin bir kuklanın yüzünü açık eder mumlar</p>
<p>Eğilmiş yüzüme bakarken nasıl inanabilirim ki şefkatine</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Düştüğüm yol uzundu</p>
<p>Yıldızların mavi ve gizemli yüzleri üstünde</p>
<p>Çiçek açıyordu bulutlar</p>
<p>Ellerinden ve yüzlerinden kutsallık taşan masmavi azizler</p>
<p>Kilisenin soğuk sıraları üstünde uçarcasına yürüyordu</p>
<p>Ama küstah ve hırçın ay ne bunları görebildi</p>
<p>Ne karanlığıyla söylediklerini</p>
<p>Ne de sessizliğini işitebildi porsuk ağacının</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Türkçeleştiren: Zehra Betül Yazıcı, 2021 Aralık)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8220;The Moon</strong></p>
<p><strong>And the Yew Tree&#8221;</strong></p>
<p><strong>Syliva Plath</strong></p>
<p>This is the light of the mind, cold and planetary.</p>
<p>The trees of the mind are black. The light is blue.</p>
<p>The grasses unload their griefs at my feet as if I were God,</p>
<p>Prickling my ankles and murmuring of their humility.</p>
<p>Fumy spiritous mists inhabit this place</p>
<p>Separated from my house by a row of headstones.</p>
<p>I simply cannot see where there is to get to.</p>
<p>The moon is no door. It is a face in its own right,</p>
<p>White as a knuckle and terribly upset.</p>
<p>It drags the sea after it like a dark crime; it is quiet</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>With the O-gape of complete despair.</p>
<p>I live here. Twice on Sunday, the bells startle the sky –</p>
<p>Eight great tongues affirming the Resurrection.</p>
<p>At the end, they soberly bang out their names.</p>
<p>The yew tree points up. It has a Gothic shape.</p>
<p>The eyes lift after it and find the moon.</p>
<p>The moon is my mother. She is not sweet like Mary.</p>
<p>Her blue garments unloose small bats and owls.</p>
<p>How I would like to believe in tenderness –</p>
<p>The face of the effigy, gentled by candles,</p>
<p>Bending, on me in particular, its mild eyes.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>I have fallen a long way. Clouds are flowering</p>
<p>Blue and mystical over the face of the stars.</p>
<p>Inside the church, the saints will be all blue,</p>
<p>Floating on their delicate feet over cold pews,</p>
<p>Their hands and faces stuff with holiness.</p>
<p>The moon sees nothing of this. She is bald and wild.</p>
<p>And the message of the yew tree is blackness –</p>
<p>blackness and silence.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/ay-ve-porsuk-agaci/">Ay ve Porsuk Ağacı</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilmek İstemediğim Şeyler; Deborah Levy’den Bir Kadın Yazısı</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/bilmek-istemedigim-seyler-deborah-levyden-bir-kadin-yazisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Zehra Betül Yazıcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Jan 2022 14:13:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=9932</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="799" height="600" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/bilmek-istedigim-seyler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="bilmek-istedigim-seyler" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/bilmek-istedigim-seyler.jpg 799w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/bilmek-istedigim-seyler-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/bilmek-istedigim-seyler-768x577.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/bilmek-istedigim-seyler-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 799px) 100vw, 799px" /></div>
<p>2013&#8217;te yayımlanmış ‘Bilmek istemediğim şeyler’ (Things I don’t want to know) (1), Güney Afrika’lı feminist yazar ve şair Deborah Levy&#8217;nin ilk otobiyografik tahlilidir. Bu aynı zamanda George Orwell&#8217;in 1946 yılında [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/bilmek-istemedigim-seyler-deborah-levyden-bir-kadin-yazisi/">Bilmek İstemediğim Şeyler; Deborah Levy’den Bir Kadın Yazısı</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="799" height="600" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/bilmek-istedigim-seyler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="bilmek-istedigim-seyler" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/bilmek-istedigim-seyler.jpg 799w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/bilmek-istedigim-seyler-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/bilmek-istedigim-seyler-768x577.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2022/01/bilmek-istedigim-seyler-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 799px) 100vw, 799px" /></div><blockquote><p>2013&#8217;te yayımlanmış ‘Bilmek istemediğim şeyler’ (Things I don’t want to know) (1), Güney Afrika’lı feminist yazar ve şair Deborah Levy&#8217;nin ilk otobiyografik tahlilidir. Bu aynı zamanda George Orwell&#8217;in 1946 yılında yayınlanmış otobiyografisi ‘Neden Yazıyorum’ (Why I Write) (2)’un giriş kısmında; bir nesir yazarı olmak için gerekli olduğu ileri sürülen temel dürtüleri feminist bir bakışla eleştirme ve böylece kendi yazın serüvenini büyüteç altına alma çabasıdır aslında. Levy’nin henüz Türkçeleştirilmemiş olan ikinci otobiyografik kitabı “Yaşamın Maliyeti” (The Cost of Living) 2018&#8217;de ve son otobiyografik cilt olan “Mülk” (Real Estate) Mayıs 2021&#8217;de yayınlandı. Levy bunları “yaşayan” otobiyografiler olarak tanımlar: “çünkü umudun tükendiği hayatın sonunda değil, hayatın fırtınasında yazılıyorlar”dır. (3)</p></blockquote>
<p>George Orwell’in otobiyografik kitabı “Niçin Yazıyorum”a cevaben yazılmış “Bilmek İstemediğim Şeyler”de Levy hayatının çeşitli kritik anlarını-eşiklerini fotoğraf kareleri şeklinde dondurur ve bir kadın olarak onu yazmaya iten kritik anların ya da eşiklerin altını çizer. Bu biyografik hikayeler kronolojik zaman sıralamasına göre düzenlenmemiştir. Yazar kitabı kendi kurgusu içinde sona doğru giden yolculuğunu önce aktararak, yani sondan başa doğru gidecek şekilde başlatır ve ilerleyen sayfalarda da yaşam hikâyesini geri dönüşlerle anlatır. Bu onun döngüsel ve kendisini sanatsal bir şekilde tekrar eden yazınını okuyanlar için şaşırtıcı değildir. Burada yazarın en eski, en kafası karışık haliyle karşılaşırız. (3)</p>
<p>George Orwell “Neden Yazıyorum” adlı kitabının giriş bölümde nesir yazmak için bir yazarda olması gereken dürtülerden söz eder. Bunlar zamandan zamana ve kişiden kişiye değişiklik gösterebilirse de dört temel dürtü vardır: ‘Saf (katıksız) Egoizm’, ‘Estetik Coşku’, ‘Tarihsel Dürtü (İtki)’ ve ‘Politik Amaç’. (2, s.12) <em>Bilmek İstemediğim Şeyler</em> bu dört dürtünün her birini bir bölüm başlığı yapan dört ana bölümden oluşur. Levy kitabında erkek yazarlar için söz konusu olan bu dürtülerin kadın yazarlarda, kadının toplumsal, kültürel ve tarihsel farklı konumundan ötürü, aynı şekilde işlemediğini ileri sürer. Çünkü erkeklerle kadınların yaşamları aynı şartlara, olanaklara veya konfor alanına sahip değildir. Orwell’ın metninde ileri sürülen tezleri kendi yaşamından örneklerle, kadın diline çevirerek irdeler. İlk bölüm insan özünün yaşamı değil de yaşamının insanı biçimlendirdiğine vurgu yapan varoluşçu felsefeye atıfta bulunarak Sartre’dan bir alıntıyla açılır: “Siz yaşamınızsınız, başka bir şey değil” (Sartre, Gizli oturum, 1944)</p>
<p>Kitapta Deborah Levy ilk önce 5 yaşında küçük bir kız çocuğu olarak karşımıza çıkar. Babası baskıcı ve ırkçı bir yönetim şekli olan Apartheid Güney Afrika’sında, insan hakları ve eşitlik için savaşan ANC (Afrika Ulusal Konseyi) üyesidir. Bir gün, nadiren kar yağan Güney Afrika’da, evlerinin bahçesinde bir kardan adam yaptıkları sırada babasının polislerce evden alınıp götürülüşüne tanıklık eder. Afrika yıldızlarının altında duran kardan adamın gözlerini yapmak için eve koşup zencefilli iki kurabiye getirmeye gittiği sırada güvenlik polisi bungalov evlerinin kapısına dayanır ve valizini hazırlamasına müsaade ettikleri babasını beyaz bir arabaya bindirerek apar topar götürür. Çocuk Deborah ona el sallar, ama bu el sallayış karşılıksız kalır. Bu an Deborah’ın zihnine donuk bir resim olarak kazınmıştır. O küçük kız çocuğu herkes gittikten sonra pijamalarıyla bahçeye çıkıp kardan adama “babasına ne olacağını” sorar. Kardan adam da cevap verir : “Baban zindana atılacak, işkence görecek, gece boyunca çığlık atacak ve sen onu bir daha görmeyeceksin” (s. 34)  Deborah da, dadısı, bir Zulu kadını olan Maria’nın ona dediği gibi:</p>
<p>“annesi ve babası kendilerinden alındığı için cesur olmak zorunda kalan pek çok çocuk” gibi cesur olmak zorundadır artık. Kardan adama taktıkları şeftali dalından gülümseme kırılıp yere düşer ve kardan adam erir.  Çünkü “kardan adam çocukların evden izlemek için yaptıkları yuvarlak baba figürüdür, ağırdır, özlüdür,  ama aynı zamanda temelsiz, dayanaksız ve düşseldir… babası kardan bir hayalete dönüşmüştür” (s. 36).</p>
<p>Gittiği okulda dilsiz olduğu sanılacak şekilde sessizdir, ona okuma yazma öğretmeye çalışan Afrikaner öğretmene okumayı önceden bildiğini söylemez, aynı şekilde yazma çalışmasına egzersiz defterinin en üst satırından başlamasını isteyen öğretmeni duymazdan gelerek ve neden öyle yaptığını bilmeyerek, sürekli uyarılmasına rağmen öğretmenini delirtecek şekilde, ısrarla, sayfanın üçüncü satırından itibaren yazı yazmaya başlar. Bu sorunu çözmesi için gönderildiği okul müdürünün odasında, müdür tarafından bacaklarının arkasına vurularak cezalandırılır, buna çok şaşırır ve işte o an bazı şeylerin farkına varmaya başladığı birinci eşiktir:</p>
<p>“ kendini güvende hissetmesi gereken insanların yanında” asla güvende değildir. Okulda yaşanan bu olay üzerine annesi onu Durban’daki yakın arkadaşı, aynı zamanda da Deborah’ın vaftiz annesi olan Dory’nin yanına gönderir, orada bir süre bir rahibe okuluna devam eder. Deborah orada vaftiz annesinin çok sevdiği muhabbet kuşu Billy Boy’un kafesinin kapısını açıp özgür bırakıncaya dek kalır, bu olaydan sonra annesinin yanına geri yollanır. Bu arada 8 yaşındadır ve babası hâlâ dönmemiştir. Buna rağmen Deborah onunla durmadan içten içe konuşmaktadır. Babası ona düşüncelerini mutlaka yüksek sesle söylemesini isteyen bir mektup yollar. Ama Deborah yüksek sesle konuşmak yerine yazmaya karar verir. “Kaleminden çıkıp kağıda aktardığı düşünceler, onu travmatize eden, üzen şeylerdir; “aslında bilmek istemediği her şey”dir. (S.63). Yazarak bir anlamda onlardan kurtulmayı ümit eder. 9 yaşına girdiğinde babası salıverilir.  Babasının eve geldiğinde ilk görmek istediği şey hapse götürülürken birlikte yapıyor oldukları kardan adamdır. (s. 72) Ardından ailecek Birleşik Krallık’a gitmek üzere bir gemiye binerek Güney Afrika’dan ayrılırlar. Bundan sonraki yıllarda Deborah’ın yaşamındaki önemli eşiklerden birisi olan Kuzey Londra’nın bir banliyösündeki sürgün hayatı başlayacaktır. Orada, evden kaçarak salaş işçi kafelerinde (bu kafelere <em>yağlı kaşık</em> denir)  iki büklüm oturarak kağıt peçete yığınına heyecanla “İngilTERE/ İngiltere/ iNGİLTERE” kelimesini yazan (s.80)  İspanyol paça pantolonlu 15 yaşında bir ergendir. Yazmak kendisini olduğundan daha akıllı hissetmesine yol açar. Fakat içinde yazmaktan korkan bir başka yan daha vardır (s.82)</p>
<p>Annesi ve babası arasındaki aşk İngiltere’de kötüye gider ve boşanırlar. Levy önceleri İngiltere’yi sever, İngilizleşmek ister ama sürgünde olmak hissinden de bir türlü kurtulamaz, bu onu umutsuzluğa düşürür. İngiltere’de geçen altı yılın sonunda doğduğu ülke olan Güney Afrika’yı özler. İnsanların acımasızlığına üzülür. Beyaz adamların siyahlara olan kötü davranışlarına sessiz kalan beyazları ve dolayısıyla ırkçılığı sorgulamaya ve bunun üzerinde düşünmeye başlar.  Bu dünyada her şeyden çok yazar olmayı istemiştir, ama çevresinde olan biten her şey onu altüst etmektedir.  Nereden başlayacağını bilemez bir türlü. (s.93) Bir kadın özne olmak için, kendisi olabilmek için sosyal sistemin onu hapsettiği döngüden, kendisini olduğu gibi ifade edebilecek yeni bir dil bularak çıkmaya çabalar, ama nereden başlayacaktır?   Kendi arzularına gülüp geçmek istemez. Kendi kişiliğinden kaçmak istemez. Oysa sistem kadınları her şekilde “kendilerini öldürmeye” itmektedir. (s.101)</p>
<p>Orta yaşlarında iken bir bunalım geçirir. İçinde yaşadığı toplumsal sistemin onu istemediği yerlere taşıyan bir mengeneye dönüştüğünü hisseder. Bir gün bu ruh halinden kurtulmak için buhranlar içinde, iyileşmek ve dinlenebilmek umuduyla bir Majorca-Palma uçağına atlayarak İspanya’da bir ada olan Majorka’ya yollanır. Ancak o, kendisinden önce, 19. yy. da oraya giden ve bir başka adı Amantine olan yazar George Sand’in aksine büyük bir masaya oturup “emzikli bir domuzun” getirilmesini talep edecek cüreti olmayan bir yetişkin, bir yazar ve bir annedir. Ancak uçak ile uzaklara gitmek de onu rahatlatmaz: o, onu yukarı götüren yürüyen merdivenlerde ağladığı gibi, uçakta da ağlar. Uçakta olmak da yerle gök arasında sıkışmışlık hissi yaratır. Belki bu yolculuk küçük bir kızken tek başına uçağa bindirilerek gönderildiği Durban yolculuğunu ; belki o uçakta onunla konuşan; “her kadının iyi bir nişanlıya ve bir elmas yüzüğe sahip olması gerektiğini” söyleyen hostes kadını hatırlatır.  Oysa o bir elmas yüzük ve iyi bir koca değil, daha sonra ne olacağını görmek için ormanda kaybolmayı ister. İçinde yaşadığı sosyal sistemin bir kadın olarak onu oluşturmak ve şekillendirmek için kullandığı yöntemleri çözmek ve aldatmacadan kurtulmak, düşüncelerini istediği gibi bir araya getirebilmek ve özne olabilmek için yeni bir dil arar. Bu süreç “onun için bu düşünceleri kıyıya vurmayı bekleyen dalga gibi havada bıraktım” dediği sancılı bir süreçtir. (s. 29) Bir kadın yazar, edebi araştırmasının merkezine bir kadın karakteri soktuğunda ve bu karakter bulunduğu mekânın gölge ve ışığını yansıtmaya başladığında, ilk etapta toplumsal sistemin onu şekillendirme biçimlerinin düğümlerini çözebilme yetisi olan bir dil bulmalıdır. Toplumsal sitemi oraya yani yarattığı yeni kurgusal mekâna oturturken, bunun içinde kendisine ait sanrılar (düşler) da olacağından, bunu çok dikkatli, kurnazca ve gizemli bir şekilde yapması zorunludur. Bu aşamada kendine sorduğu; cerrahların “kemiğe çok yakın” dediği türden bir soru vardır: “birlikte yaşamaya dayanamadığımız bilgileri ne yaparız? Bilmek istemediğimiz şeyleri ne yaparız? O bunlardan yazarak kurtulmaya çalışır. Bir başka soru daha vardır aklında:  Yazar olmaya çabalamak yeterince yorucuyken bir de özne olmaya çalışmak çok yorucu değil midir? “Kadın yazar kendi yaşamını net bir biçimde hissetmeyi kaldıramaz. Hissederse sakin kafayla yazması gerekirken öfkeyle yazar. (s. 102)  Öfkeyle yazdığında ise Virginia Woolf’un dediği gibi kurmaca karakter bir süre sonra yazarın kendisine dönüşür. Levy, tam da tarif edildiği gibi,  kendi sesini ararken önce git gide sesinin yükseldiğini ve sonrasında, kendi sesini bulduğunda ise artık yüksek sesle konuşmadığını fark eder. Ancak, artık geçmişi düşünmediğini sanırken geçmiş hep onu düşünmekte, bir türlü yakasını bırakmamaktadır. Genç bir kadınken annesi ile birlikte yaşadığı evde, her nasıl olduysa,  çamaşır makinesinin içine dökülmüş bal kavanozundan kaçmış arıları temizlemek işi ona düşmüştür. Bunun için başını çamaşır makinesinin içine sokmuş durumda ve o sırada arılar parmaklarını sokarken; intihara meyilli kadın şairler aklına gelir. Başlarını gaz fırınlarının içine sokarak intihar etmiş kadın şairler derken kast ettiği Sylvia Plath’tır. Sylvia Plath ile Levy’nin, her ikisinin de babalarını erken yaşta kaybetmiş olduklarını ve bunun onları psikolojik olarak derinden etkilediğini de eklemek gerekir. Plath’ın annesine olan nefreti “ Ay ve porsuk ağacı” ve “Medusa” gibi bazı şiirlerinde çok belirgindir. Levy’nin de annesi satır aralarından anlaşıldığı kadarıyla buyurucu ve sert bir kadındır. Her iki yazarın da yazın evreni pedagojik açıdan ayrıca değerlendirilmeye açıktır.</p>
<p>Levy kitabın sonunda  “varılacak neresi vardı bilemezken” dediği yerde; bu dizenin Sylvia Plath’ın ‘Ay ve Porsuk Ağacı’ adlı şiirine gönderme yaptığını vurgular. Evet, Deborah Levy’nin de  “varılacak neresi vardı bilemezken” varmak istediği yer yazarak kurtulmaya çalıştığı; ona acı veren geçmişi değildir. Bu sorunun cevabını en sonunda Majorka’da bulur: Varmak istediği yer erkeklerin tıraş olabilmesi için yükseğe yerleştirilmiş prize bilgisayarının fişini takıp yazmaya başlayabilmesidir: Bunun için gerekli olan şeyler ise bir uzatma kablosu ile bir adaptördür sadece.</p>
<p>Kaynakça:</p>
<p>1.Levy, Deborah, Bilmek istemediğim şeyler, Türkçesi: İnci Asena, Everest yay. 1. Basım: Nisan 2019</p>
<p>2.George Orwell, Neden Yazıyorum, Türkçesi. Levent Konca, İthaki yay. 1.baskı, Temmuz 2021</p>
<p>3.https://www.theguardian.com/books/2014/mar/29/deborah-levy-beautiful-mutants-swallowing-geography-unloved</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/bilmek-istemedigim-seyler-deborah-levyden-bir-kadin-yazisi/">Bilmek İstemediğim Şeyler; Deborah Levy’den Bir Kadın Yazısı</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
