Aylak Köpek’le Günahlar Yolunda

İran asıllı yazar Sadık HİDAYET’ in kaleme aldığı “Aylak Köpek” adlı öykü kitabını okumaya başladığınız andan itibaren kendinizi bir günahlar yolculuğunun içinde buluyorsunuz. Yazar öykülerinde okuyucusunu bir günahtan ötekine savuruyor. Usta kalem, derin ve karanlık bir kuyuya yani insanın mayasına indiriyor bizleri kitabıyla.

Bir tanesi hariç, öykülerinin hepsinde ilk cümleye bir şehir ya da kasabadan bahsederek başlıyor.  Öykünün şehir ya da kasabalarla girişi, okuyucuya bu gerçek kentlerin kapısını ardına kadar açarak oralarda hüküm sürmesini sağlıyor. Böylece Aylak Köpek’ te yer alan yedi güzel öyküyle yazar, öykünün temasına uygun ve İran’ın kadim,  güzel, tarihi ve turistik yerlerini (benim günah tapınakları olarak adlandırdığım) farklı bir günah eşliğinde gezdiriyor.  Adı geçen şehir ve kasabaların bir kısmı ipek ve baharat yolu üzerinde üstelik.

Budizm’e inanan Hidayet, “Aylak köpek” satırlarında Budizm ve diğer tüm tek tanrılı dinlerin günahlarına yani insanı insanlıktan çıkaran davranışlarına yer veriyor. İnsanın insana ettiklerinden bahsederek bizi kendimizle ve gölgemizle yüzleştiriyor.

Yazar yedi öykünün yalnızca üçünde kadın karakterlere yer vermiş. Fakat bu kadınların üçü de “Günahkar kadınlar.”

Öykülerle yürürken Arnavut kaldırımlı, dar ve ince sokaklardan geçerek zihninizde bazı kapılar aralanıyor. Bazıları da geçilmez duvarlara dönüşüyor. Yazar, öykünün dolambaçlarında yer alan ama diğer kötülüklerle gizlenmiş bir günahı aratıyor bize. Aralı kapılardan içeri baktığınızda yazarın bu öyküde işlemek istediği asıl günah acaba bu mu diye şüpheleriniz artarken, sokağın sonuna gelip son birkaç cümleyi okuyunca bilmeceyi çözüveriyorsunuz. Öykünün içinde ana günahtan hiç bahsetmeden diğer kötülüklerin üzerine basa basa yer vermesi acıklı bir oyunun içine çekiyor okuyucuyu.

Aylak Köpek; kitaba adını da veren, duyguların “Pat” isimli köpeğin dilinden anlatıldığı ilk öykü!  Pat isminin yazar tarafından özellikle seçildiğini belirtmek gerek. Öykünün satırları arasında dolanırken Pat’ la birlikte adeta köpekleşiyorsunuz. Sadakat bildiğiniz gibi köpeklerin en belirgin özelliği. Fakat bu öykü bir sadakatsizlikler zincirini anlatıyor. Pat’ ın arzularına yenik düşerek sahibine ve sahibinin de Pat’ a sadakatsizliğine tanık oluyorsunuz. Böylece, Sadık Hidayet’le günahlar yolunda ilk karşımıza çıkan “Sadakatsizlik” tapınağını, içinizde tam neresinin sızladığını bilemediğiniz kapkara bir hüzünle ziyaret ediyorsunuz. Kanımca ilk öykünün sadakatsizlikle ilgili olması yazarın ön adıyla doğrudan ilişkili. Sadık adından ilerleyerek bir sadakatsizlik öyküsü yazmak çok sıra dışı çok etkileyici!

       Kerec Don Juanı; Tahran’ın sayfiyesi olarak bilinen Kerec kasabasında bir Nevruz Bayramı tatilinde yaşananları anlatıyor.  Kerec sayfiye yeri olması nedeniyle özellikle kurguda yer alıyor. Öykü insanı yoldan çıkaran ve şehveti körükleyen diğer günahlarla da destekleniyor. Olaylar, bol paralı ama acz içinde bir erkek; pervasız, yakışıklı ve iyi dans eden bir don juan; paraya tapan, sevgisiz ve hayal aleminde yaşayan bir kadın ile Kerec’ e gerçekten dinlenmek için gelen, bol paralı adamın arkadaşı arasında geçiyor. Günahlar yolculuğunda “Şehvet” tapınağına bu öyküyle konuk oluyoruz.

Çıkmaz; üçüncü öykü. Yazar, kadere, yazgıya inanmayı sorgularken; aslında çaresizlik, edilgenlik ve en önemlisi de cahilliği anlatmak istiyor. Bizi; korkular, kuruntular, bencillikler ve batıl inançlarla yüzleştirip buruk bir acıyla sonlandırıyor öyküyü. Yüzme bilmediği halde dalgaların şahlandığı suya girip boğularak ölmek cehalet değil de nedir? Yolculuğumuzda, üçüncü tapınağımıza, gözyaşları içinde “Edilgenlik ve cehalete” neredeyse dokunarak varıyoruz.

Katya; adlı dördüncü öykü İran’da geçmesine rağmen bizleri, İran’ın dışına çıkararak, Tuna nehrinin rengi gözlerine vuran bir mühendisle, Tuna nehrinden, Sibirya-Krasnoyarsk’ a götürüyor. Öykünün kurgusu o kadar güzel ki, Dostoyevski’nin “Ölüler Evinden Anılar’ ına” göz kırpıp, zindandaki tutsaklar tarafından örselenen ve aşağılanan köpeğin duygu durumunu hatırlatarak “İhanet” tapınağına ulaştırıyor okuyucusunu.

       Taht-ı Ebu Nasr; sıradaki öykü. Şiraz’da geçiyor. Antik çağlardan günümüze ulaşan bir mektupla, kıskançlık, arzu, beklenti ve fiziksel hastalıkların anlatımıyla zenginleştirilerek ihtirası anlatıyor. Taht-ı Ebu Nasr aslında, “İhtiras” tapınağımız.

       Tecelli; öyküsüyle, şehvet ve ihanet tapınaklarından sonra üçüncü günahkar kadına tanıklık ediyoruz. Evli bir kadının yalanlar, sahte dostluklar ve samimiyetsizliğiyle birlikte “İkiyüzlülük” tapınağı için yolculuğumuza burada mola veriyoruz. Okuyucuya, ikiyüzlülük öyle güzel anlatılıyor ki, kahramanın içsel konuşmalarıyla, oyunun içerisindeki oyun, adeta aynaya dönüşüyor.

Karanlık Oda; kitabın son öyküsü! “Hırsızların, kaçakçıların, para düşkünü ahmak yaratıkların arzularına göre düzenlenip yönetilen bu yaşamın kirli ihtiyaçları uğruna kişiliğimi yitirmek istemiyorum” diyen kahramanımızın, karanlık bir odada bir cenin şeklinde ölümüne tanıklık ediyoruz. Karanlık odaya giden kırmızı koridor doğum kanalını (vagina) anlatırken, Karanlık Oda anne rahmini temsil ediyor. Cenin şeklindeki ölüm ise tamamen günahsız ve tertemiz olmaya istenci gösteriyor. Kanımca, korku ve tembellik vurgusuyla özel olarak zenginleştirilen bir tapınak! Bununla birlikte son tapınağımız diğerleri gibi günahkar değil. İlk öyküde yazarın ön adına ithafen yazılan “Aylak Köpek” gibi, son öyküde yazarın soyadına ithafen yazılmış. Hidayet’ e erme. Yazarın inancı olan Budizm’i göz önüne alırsak “Nirvana” tapınağı. Tüm isteklerinden, duygularından ve tutkularından arınıp cenin gibi pirüpak bir ruh düzeyine ulaşma.

Gönül MALAT    19.12.2018  

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları