Beni Asla Bırakma

İktidar, öncelikle boyun eğdirilmiş bedenler yaratmayı amaçlar.*

1954 yılında Nagazaki/ Japonya’da doğan yazar Kazuo Ishiguro, henüz altı yaşındayken ailesinin Britanya’ya göç etmesi nedeniyle İngiltere de büyüdü. Halende Britanya da yaşıyor. Elbette nükleer savaşın yakıcı etkilerini taşıyarak büyüdü. Ve elbette köklerinden sökülmelerinin nedeni ikinci paylaşım savaşının sonlanmasına neden olan Nagazaki’ye atılan nükleer bombaydı.  A.B. D. Hiroşima’ya attığı ilk atom bombası “Little Boy” (Küçük Çocuk)’un ardından, Fat Man (Şişman Adam) adlı ikinci nükleer bombayı da Nagazaki’ye atarak bir anda yüzbinlerce sivil Japon vatandaşının ölümüne neden oldu. Hepimizin bildiği gibi radyasyonun etkileri uzun zaman sonra bile çeşitli hastalıklara ve kanserlere neden oldu. Bunları kısaca anlatmamın nedeni dergimizin (Yazıyorum’un) kırkıncı sayısını Distopya ya ayırması. Bu bağlamda Nobel Ödüllü yazar Kazuo Ishiguro ve ailesinin zaten gerçek hayatta distopyaların en fecilerinden birini bizzat yaşamış olmaları. Kanımca Beni Asla Bırakma bu ruh halinin ve zihninin ürünü.

Kitapta bir distopya yaşanıp bitmiş (nükleer savaş )  ardından garip bir ütopya hüküm sürmeye başlıyor. Metindeki ütopya da klonlanan insanlar, organlarını Homo Sapiens’lerin arızalı çürümüş bedenlerine vermek için bir marul tarlası gibi bakılıp, beslenip, yetiştiriliyorlar. Birer yedek parça hepsi! Buradaki ütopya uzun yaşam veya ölümsüzlük! Homo Sapiens’ler kendileri için klonladıkları bu insan(sı)lar ise tamamen Androposen çağın sonucu. Daha doğrusu Kapitolosen çağın bir getirisi(olumsuz anlamda). İnsanın sürekli kendini öncelemesi ve dünyanın tek sahibi kendisiymiş gibi düşünüp, davranması.

Kitap karakterlerinden çok bahsetmek istemiyorum. Spoiler vermek zorunda kalacağım çünkü. Ama kitabın protagonisti Ruth’dan bahsetmeden olmaz. Her ne kadar klonlansalar da bu insan(sı)ların duyguları, fikirleri, gözlemleri ve yaşama dair bir amaçları var. Aynı zamanda “Sevgi nedir?” çok iyi biliyorlar. Ruth ise bambaşka bir özelliğe daha sahip. Empati! Hatta şu cümlesinden öyle anlıyoruz ki; “Böyle birinin gözünden kendinize ilk kez baktığınızda, buz kesersiniz,” empatinin de empatisini yapabiliyor. Bu gerçekten de bir ütopya. Hangi Homo Sapiens’ten böyle bir cümle duyarsınız ki? Çok az insan başkasının gözüyle kendisine bakıp buz keser açıkçası.

Burada Margaret Atwood’un isim annesi olduğu “Üstopya’dan” biraz bahsetmeliyiz kanımca. Çünkü kitabın türü aslında üstopya.  Hem zamanın kullanılış tekniğinden (distopyanın yani nükleer savaşın, geçmişte yaşanıp bitmiş olması) ve hem de Atwood’un tanımıyla bazılarının ütopyasının, diğerlerinin distopyası (üstopya) olabileceğinden. İşte Beni Asla Bırakma satırlarında yakıcı ve yıkıcı  distopya geride kalmış, orada üretilmiş kötülükler sonucu oluşmuş şaşkınlık verici ama muazzam kurgusuyla sıra dışı  bir ütopya var. Yazar Kazuo Ishiguro okuyucularına, ütopyalarınız başkalarının distopyası olabilir diye adeta çığlık çığlığa sesleniyor.

Kitaba bir başka açıdan bakarak irdelemezsek şayet yazara büyük bir haksızlık yaparız düşüncesindeyim. Beni Asla Bırakma, aynı zamanda Michel Foucault’nun  felsefi daha doğrusu sosyolojik kuramlarının,  içine ustaca hatta şapka çıkarılacak kadar güzel  bir kurguyla yerleştirildiği roman/kurmacadır çünkü.  Michel Foucault’nun teorilerinden yola çıkarak bakarsak romana, aslında üstopya ile birleşmiş bir “Heterotopya” okuduk demek hiç yanlış olmaz. Esasen bir tıbbi (anatomi) terim olan heterotopya, bir organın ya da dokunun bulunması gereken yerde bulunmaması ya da farklı bir yerde bulunması anlamına gelmektedir.

Foucault’nun  heterotopya tanımında ise mekanlar hep ön plandadır. En çok da kapalı alanlar! Erkin halkı ve özgürlüklerini sınırlandırmak için kullandığı mekanlar (Foucault’un deyimiyle- tımarhane, hapishane, hastane ve okullar) yani.  Kanımca yazar tıbbi tanımdan yola çıkarak, erkin baskılarıyla görevlerini yerine getirmek üzere organlarını ölümüne veren klonlanmış-sınırlandırılmış insanları anlatıyor.  Ve aynı zamanda Foucault’nun  mekanı önceleyerek oluşturduğu heterotopya  yaklaşımından da ilerleyerek, klonların özgürlüklerinden mahrum edilmeleri için yapılmış erişkinliklerine kadar yaşadıkları zihinleri ele geçirilmiş klonlardan oluşan bu okulu kurguluyor. Bu kurguya hayran olmamak elde değil.

İncelemeyi eksik bırakmamak için Foucault’nun modernitenin ürünü olduğunu söylediği  “Panoptikon” kuramından da bahsetmek gerek. Yaşadığımız pandeminin etkisiyle daha belirginleşen gönüllüce kabullendiğimiz bedeni, zihni ele geçirmeye çalışan; hapishane, akıl hastanesi, huzurevi, okul gibi kurumlarla; düşüncelerin, duyguların, özellikle hazzın ve bedenin kontrolünü amaçlayan gönüllü kapatma mekânları olarak alışveriş merkezleri ya da eğlence merkezleri arasındaki kapatma pratikleri noktasındaki benzerlik ve ilişki aşikardır. Beni Asla Bırakma ya da Gitmeme Asla İzin Verme romanını okurken, Foucault’nun panoptikon kuramını yazarın ustalığı sayesinde o kadar kolay (acı bir şekilde) hayal ediyor ve olayın ardındaki erke öyle öfke duyuyorsunuz ki, uzun bir süre kendinize gelemiyorsunuz. Zihninize ışık tutarak sımsıkı kapalı perdelerini birer birer aralıyor Nobel Ödüllü yazar. Şayet okumadıysanız ısrarla tavsiye ettiğimi söylemeliyim. Hele de distopya-ütopya sevenlere…

Gönül Malat. 25. 08 2021
(Yazıyorum dergi de yayınlanmıştır)

 

Kaynaklar:

  1. Beni Asla Bırakma, yky yayınları. Çev. Mine Haydaroğlu, 15. Baskı
  2. Bayram Sarı, Margaret Atwood: Kavramlar Dışı Yazar, Edebiyatist dergisi 34.sayı
  3. Gülsün Nakıboğlu Fatih Sultan Mehmet İnsan ve Toplum bilimleri Dergisi: Ütopyadan Doğmak, Ütopya Doğurmak: Heterotopya Kavramı ve Heterotopya Bağlamında Balık İzlerinin Sesi.
  4. Rabia Çiğdem ÇAVDAR .Farklılığın Mekanı: Foucault ve Lefebvre’deki Heterotopya ve Heterotopi Ayrımı Yıl 2018, Cilt 9, Sayı 25, 941 – 959, 30.12.2018
  5. Wikipedia

* Michel Foucault

 

E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları