Çırpınarak Düşen Yapraklar *

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.**

Demir kapıların sırayla kapanması uzun koridorda ardı ardına yankılandı. Floresan her zamanki gibi sayım bittikten sonra da yanık kaldı. Herkes ranzalarına yönelirken Zühre yalnızca geceleri kullanabildiği hazır bezi oğlu Tahir’in altına bağlamaya girişti. Gündüz için b.klardan sararmış tekrar tekrar yıkadığı patiska bezleri vardı. Onları kurutmak ise ayrı bir zorluktu bu dört duvar arasında. Çaresiz çoğu zaman nemli nemli düğümlüyordu çocuğa.

“Oğluma bu koşullarda nasıl tuvalet eğitimi vereceğim Allah’ım? Ne etmeli bilmem ki? Param da yetmiyor hazır bezlere. Zavallı anacığım iki büklüm halde temizliğe gidip anca para gönderebiliyor. Var git sen düşün Zühre! Bunları o azmış, sarhoş kocanı bıçaklamadan düşünecektin kızım. Kucağında çocuk, kırılmış elinle nasıl da buldurdun şah damarını bilmem ki?”

Tahir’le her gece olduğu gibi yine gözleri kapama oyununa başladı. Loş sayılsa da bu ışıkta çocuğun uyuması biraz uzun sürüyordu. Zühre’nin melodik söylediği “Çırpınma, kıpırdama hadi sarıl bana! Çırpınma, kıpırdama hadi sarıl bana!” Tahir’in ninnisiydi. Arada “tımbır tıp, yum zeytin gözlerini, sıkıca yum,” gibi üç beş kelime daha eklense de ana-oğula has ninninin, asıl nakaratıydı bu eylemsizlik sözleri.

Zühre daha hapishaneye gelmeden, kocasını öldürdüğü haberi koğuşta yayılmıştı. Demir parmaklıkların kıdemlisi Fahriye Abla; “Ben neler neler gördüm, şu betonlar dile gelse de anlatsa! Bi dinleyelim bakalım ne olmuş? Hele bi anlatsın. Az sabır, az sabır!” diye yatıştırdı diğerlerini. Hepsi de O’nu iri yarı, güçlü, kuvvetli birisi olarak hayal ediyorlardı. Gele gele çelimsiz, zayıflıktan elmacık kemikleri dışarı fırlamış, hafif dişlek kucağında zeytin gözlü Tahir’iyle Zühre geldi. Bir kolu da omzuna kadar alçılıydı. O kadar ufak tefekti ki, yalnızca alçıdan ibaret gibi duruyordu.

Koğuşa girince kadınların şaşkın bakışlarından ne düşündüklerini anladı. “İstemedim öldürmeyi. Vallahi de billahi de istemedim. Çok içmişti. Nereden bulduysa eline bir demir aldı. Daha ilk vuruşunda kolum kırılmış. Baktım ağlıyor diye Tahir’in üstüne yürüyor, onu öldürecek. Önce Tahir’i aldım kolumun altına. Bir bıçak buldum oralarda. Can havliyle kırık elimle bir savurdum. İşte buradayım. Hiç birini hatırlamıyorum. Keşke keşke böyle olmasaydı,” diyerek gözleri yaşlı koğuştakilerin merakını giderdi.

Bir buçuk yaşındaki oğlana nedendir bilinmez, ranzanın üstünde yatmak iyi geliyordu. Kadınlar çocuğu kırmayıp üst katı Tahir ile Zühre’ye verdiler. Odanın yaşını başını almış Ablası “Güzellikten yoksun bu dört duvarda, merdivenlerinden inip çıkmak, belki çocuğun tek oyunu olduğundandır. Çocuk işte, yaşama tutunacak ille bir şey buluyorlar beton kokulu odalarda bile,” diye içlenirdi hep.

dusen-yapraklarYalnızca bu küçük oğlan değildi yaşama tutunan. Tahir ile kendinden vazgeçmiş olan Zühre bile, hayata yapışmış bırakmıyordu. Yazgısının onu çekiştirdiğinden, kat be kat az ve çelimsiz ucundan çekiştiriyordu yaşamı. Ama paramparçaydı. Tahir zeytin gözleriyle babasını öldürmüş bu kadının parçalarını, en olmadık mekanda eksik gedik de olsa yapıştırmayı başarmıştı. Zühre bundan sonra kendiyle savaşacaktı. Ya içinde bir güve büyütüp azar azar kendini yiyecekti ya da kabuk tutmuş yerlerinden aşılı yeni sürgünler verecekti. Şu kahpe dünyada nasıl mümkün olacaksa çilenin seyrek dokunmuş sepetini doldurmak Zühre’ye denk gelmişti.

Bir gün Fahriye Abla, Tahir için aldırdığı resimli bir masal kitabıyla döndü görüşmecisinin yanından. Masal kitabının her sayfasında kırmızı “Görülmüştür” damgası kadınları gülme krizine soktu. Tahir de hiçbir şey anlamadan onların kahkahalarına katıldı. Çocuğun kitaba bakışı, karıştırması, sevinci ve dillere destan mutluluğu mahpusların üzerine sinmiş dört duvarın kasvetini söküp attı.

Demir parmaklıkların eskilerinden Fahriye Abla, Tahir’in mutluluğunu görünce, “Mahpusanede hatırlamamayı, hayal kurmamayı, özlememeyi öğrenirsin. Yaşadığın ana yapışamazsan, mahvoldun… O anı, özgürmüş gibi, ama tel örgülerin ardında olduğun gerçeğini bir an bile aklından çıkarmadan değerlendirmek zorundasındır,”*** diye söylendi. Çocuk yüzünden pek keyiflenmişti. Gün batımına karşı hem de bağ bozumunda, kavunlu peynirli bir çilingir sofra hayal etti. Çaresiz uzun bir “Of” çekmekle yetindi.

Tahir yaprakları, evleri, bazı kuşları, ağaçları ve daha birçok şeyi bu masal kitabından öğrendi. Dış dünyaya dair bildiği tek şey açık havaya çıktıklarında başını kaldırıp gördüğü gökyüzüydü. “Külkedisi” masal kitabı epey renk getirmişti koğuşa. Kadınlar oyun oynayarak sırayla çocuğa okuyorlardı. Böylece Tahir, masalın tüm cümlelerini ezberledi. Yanılıp yanlış okuyan birisi olursa hemen uyarıyordu.

Anne ve oğulun parmaklıklar ardında geçirdikleri süre altı ayı geçiyordu artık. Elbirliği ile sütten kesilen çocuk artık sol başparmağını emiyordu. Zühre’nin, ek gıdalara parası yetmiyordu. Zaten yetse bile içeriye almak çok zor oluyordu. Allahtan çocuk yoğurdu çok seviyor; şekerlisi, tuzlusu, kimyonlusu, nanelisi her türlüsünü ayrı bir yemek çeşidiymiş gibi seve seve yiyordu.

Gece sayımından sonra annesi “Çırpınma, kıpırdama hadi sarıl bana! Çırpınma, kıpırdama hadi sarıl bana!” ninnisini söylemeye başladığında, sol başparmağı doğrudan ağzına gidiyor, ancak parmağını emerek uykuya dalabiliyordu. Zühre, düşmesin diye oğlunu duvar tarafına yatırıyor, sabah sayımlarında uyandırıp onu da mahmur mahmur sayıma (sözde) katıyordu.

Tahir, bir gün ellerini arkadan bağlamış, Fahriye Abla’nın iplerinden birini tesbih gibi eline almış kendinden büyük adımlarla yürüyordu. Zühre “Oğlum ne yapıyorsun sen?” diye söylenince çocuk; “Ben gardiyanım. Otur yerine. Sıçmayım bacağına!” demez mi? Koğuş kahkahaya boğulurken, kadının içi cız etti. Bunu çözse çözse koğuşun kıdemlisi çözerdi. “Abla, sen terzisin. Al bu çocuğu yanına. Ver eline iğne iplik. Oyalansın dikişle. Gözünü seveyim. Yoksa bacağımıza sıçacak duydun,” dedi yüzünde acı bir gülümsemeyle.

Fahriye terzihaneden getirdiği kumaş artıklarına, gizlice iliştirdiği iğne iplikle Tahir’in terzilik kurslarını başlattı. Doğrusu oğlan pek yetenekliydi. Eline yakışıyordu iğne iplik. Ama iğneyi avuç içine derince batırınca serüvenin sonuna geliverdiler. Neyse ki akıllarına bavul boşaltıp yeniden yerleştirme fikri geldi. Yeni oyun da oğlanı epey eğlendiriyordu.

Artık Fahriye Abla’nın iyi halden tahliye olması bekleniyordu. Betonlar arasında yedi buçuk sene dile kolay. Gerçi Tahir geldikten sonra zaman kolay ilerlemişti koğuştaki herkes için. Kadın özleyecekti bu zeytin gözlü veledi.

Zühre, Ablasının uyumadığı bir gece kulağına eğildi. “Çıkınca nereye gideceksin Abla? İşin, evin hazır mı? Söylenenler doğru değil mi? Hadım ettin mi gerçekten adamı?” diye sordu. Çocuk kucağında uyurken ranzayı tırmanmak zor oluyordu. “Tahir’i uyut gel konuşalım,” diye ısrar etti kadın. Çocuk uyur uyumaz ablasının yanında bitti Zühre.

“Bak kızım, ben Hatay Harbiyeliyim. Şimdiki adı Defne! Bursa’da olduğuma bakma. Ben içerdeyken kocam öldü. Oralardan Bursa’ya taşıyıp sahip çıkamadım kadına diye kahrından yani. Memleketime dönücem. Hatay’da askerlik yaparken tanıştıktı kocamla. Evlendik. Bursa’ya yerleştik. Rahmetlik kocamın memleketi burası! Geldiğimde gencim, güzelim tabi. Boylu posluyum. Altıparmak’ta bir dükkan açtık bana. E dikkat çektim. Kızım beş yaşında, üstelik iki buçuk aylık hamileyim.”

Zühre pür dikkat Ablasını dinliyor. Neredeyse soluk almayacak bir şey kaçırmayayım diye.
“Bir düğüne elbise yetiştirmem lazım. O yüzden dükyandayım, geç çıkıcam biraz. Piç kurusu meğer günlerdir beni takip ediyormuş. İçeri daldı, kapıyı kapadı. Ben güçlü kuvvetliyim, o benden kuvvetli. Saldırdı. Elbiselerimi yırttı. Gözümün önünden bir an kızım geçti. Ona mirasım adı kirlenmiş bir ana olacaktı. Gerçi böyle de kirlendi ya, neyse işte!” Arada Tahir’in parmağını emmesi duyuluyordu. “Elime, elbiseleri biçtiğim makas geçti. Kestim attım herifin çükünü!”

Zühre’nin sonuna kadar açılmış ağzına elini kaparken sessizce “Aaaa,” dediği duyuldu. Şaşkınlığı tüm yüzünü kapladı. “Üzgün müyüm? Evet, hem de çok üzgünüm. Hatta üzüntüden düşük yaptım. Keşke olmasaydı. Geçiyor mu? Geçmiyor, ama şekil değiştiriyor. Anca ondan sonra devam edebiliyor insan. Zaman az biraz merhem oluyor. İyileşemiyorsun ama iyi oluyorsun. Biliyorum duymak istediklerin bunlar değil ama böyleyken böyle işte. Amaaan, bak şimdi sana anlatırken birleştirdim. Bizim oralarda anlatılır hep. Keşke defne ağacına dönebilseydim bende, Apollon’dan kaçan Defne gibi!” Tahir ağlamaya başlayınca harlı sohbet yarım kaldı.

Fahriye Abla yaşadığı onca acıyı, öyle kolayca anlatıvermişti ki olayların gerçekliği konusunda insanı şüpheye düşürüyordu söyledikleri. Ama Zühre koridorları aydınlatan loş ışıkta bile ablasının gözlerindeki o utangaç, koyu hüznü ve içindeki derinliklere çağıldayan pişmanlığı görmüştü.

Hikayenin sonunu hiç öğrenemedi Zühre. “Defneye dönmek ne demek?” hayatı boyunca hep merak edecekti. Genç kadın bir şeyi daha hep merak etti. Ablasının hakime olayı nasıl anlattığını ve ne dediğini? “Adamın çükünü kestim,” diyemezdi. “Belki de Şey’ini hakim bey Her Şey’ini kestim,” demişti. Bundan sonra Zühre, kadını her hatırladığında hınzır ve utanık bir gülüş yayılacaktı yüzüne.

Fahriye abla tahliye edildikten sonra, Tahir çok aradı onu. Üzüntüden geceleri altına tekrar işemeye başladı.
Ana oğul duvarın öte yanına ait yitik hayallerini umutlarla süslerken, Kasım’ın güneşli ama lodoslu bir gününde açık havaya çıktılar. Tahir, mahpushanenin duvarlarını aşıp kendilerine doğru uçuşan çınar yapraklarını görünce; peşlerinden koşarak “Anneee bak! Yapraklar çırpınıyor! Çırpınıyoooor!” diye bağırmaktan kendini alamadı.

Gönül MALAT 23. 07. 2020

* Bu öyküde, Sahra Atila’nın Medyascope’taki, “Mahpus anne ve uzmanlar anlatıyor: Cezaevinde büyüyen çocuk olmak” adlı araştırma yazısından esin alınmıştır.
**Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi
***Erendiz Atasü, “Dullara Yas Yakışır”

(Yazıyorum dergide yayınlanmıştır)

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları