Duvarlar

Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak
Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak
Şükrü ERBAŞ

İşine epey geç kalmıştı. Arka arkaya üç büyük lokmayı ağzına tıkıştırdı.Çayından bir yudum aldı. Bardağı yarım, masayı olduğu gibi bırakarak evden fırladı.

Arabasına doğru koşar adım yürürken, on gündür sabahları arabasının etrafını süpüren yaşlıca temizlik işçisini gördü. Adam ilk defa laf attı:

-Günaydın, geç kaldınız bugün.

Kadın irkildi. Hatta biraz ürktü. Çöpçü eli yüzü düzgün, temiz birine benziyordu ama “geç kaldınız bugün,” demesi, onda takip edildiği izlenimi uyandırdı.

Başıyla ürkek bir selam verip adama yanıt vermeden arabasına atlayıp hızla uzaklaştı. Çöpçünün çenesinin tam ortasında derin bir gamzesi vardı. Yolda ilerlerken “Nasıl tıraş ediyor acaba o çukur yeri?” diye düşünürken buldu kendini. “Sana ne? Nasıl tıraş oluyorsa olsun!” diye söylendi ardından da.

Okula geldiğinde zil çoktan çalmış, çocuklar sınıflarına girmişlerdi. Yine koşaradım merdivenleri çıkıp hızlıca sınıfa daldı.

-Good morning class!

-Good morning Miss Şentürk!

Kadın çocukların soruları, sorunları ve akşama kadar süren hay huyla sabahki olayı unutarak evine geri döndü.

Ertesi sabah yine aynı çöpçü, elinde süpürgesi ve plastik bidondan bozma küreğiyle kadının arabasının etrafını temizliyordu.

-Günaydın, ne güzel bugün geç kalmadınız Bayan Şentürk

-Sen de kimsin ya?

“Benim soyadımı nereden biliyorsun?” diyecek oldu, ardından kendi ağzıyla soyadını doğrulamış olacağını fark edip vazgeçti. Biraz da aşağılayarak tekrar sordu.

-Söyler misin, kimsin sen?

-Sizi korkutmak istememiştim. Amacım sizi üzmek değil. Lütfen yanlış anlamayın.

Kadın korkmuş olmasına rağmen,”Beni korkuttuğunu falan sanma, alt tarafı yaşlı bir çöpçü mü beni korkutacakmış?” diyerek, adamın açıklamasına izin vermeden, hızla arabasına atlayıp, kafasında deli sorularla vesveselenerek okulun yolunu tuttu.

Sonra birden bu çöpçünün, bir öğrencisinin velisi olabileceği aklına geldi. Utanmıştı. Okulun kapısından girdiğinde suratı renkten renge giriyordu. Öğretmenler odasında kendi kendine söylenirken, arkadaşına yakalandı:

-Bugün neyin var kuzum senin? Pek keyifsizsin!

-Ya sorma! On gündür, sabahları arabamın etrafını süpüren yaşlı bir çöpçü belirdi. Dün sabah “geç kaldınız” diye laf attı. Bu sabah da, “ne güzel! Bugün geç kalmadınız Bayan Şentürk” dedi. Soyadımı söyleyince ödüm koptu!

-Aa! Kimmiş acaba?

– Öf, ne bileyim ya? Korkudan adamın açıklamasına da izin vermedim. Hatta çöpçü diye adamı bayağı aşağıladım. Sonra, okula gelince de bir öğrenci velisi mi ki diye düşündüm. Çok ayıp ettim diye üzüldüm sonradan da.

-Aman boş ver. Adam da doğru dürüst konuşsaydı. Veliyse önce kendini tanıtmalıydı değil mi ama?

-Ne bileyim içime dert oldu of!

-Yarın sabah güzelce sorar öğrenirsin. Hadi dertlenme şimdi.

Ders zili çalınca iki arkadaş isteksizce dersliklere doğru yürüdüler. Yine her ikisi için de çok yoğun bir gündü. Mesai sonunda yorgun argın kendilerini eve attıklarında, endişelerinden eser kalmamıştı.

Ertesi sabah kadının gözleri yaşlı çöpçüyü aradı. İşe gecikmeyi göze alıp arabasının etrafında biraz oyalansa da adam ortalıkta görünmüyordu. Gamze’nin sözlerine kırılmıştı belli ki. Çaresiz okulun yolunu tuttu. Dersler dışında gün boyu ağzını bıçak açmadı. Akşam eve döndüğünde, kapıcıya yaşlı çöpçüyü görüp görmediğini sordu. Sıkı sıkı tembih etti “görürsen kimin nesiymiş mutlaka sor” diye.

Öğrencilerinin özlük dosyalarından babalarını araştırdı tek tek. Hiçbir şey bulamadı. Günler günleri kovaladı. Çöpçüden hiç haber çıkmadı. Adam sırra kadem basmıştı adeta.

Aradan altı ya da yedi ay geçtikten sonra, bir akşam kapıcı zile bastı.

-Gamze Hanım bu mektubu size bıraktılar. Siz bana birkaç ay önce bir çöpçüyü sormuştunuz ya. İşte o adam bıraktı bu mektubu. “Gamze Hanım’ı istemeden korkutan çöpçü” olduğunu söylememi istedi. Siz korkmayasınız diye mektubu özellikle kapatmamış. Sanırım mektubu benim de görmemi istedi siz rahatlayın diye. Anladığım kadarıyla uzunca bir mektup.

“Adam soyadımdan başka, adımı da biliyor demek, hayırdır inşallah,” dedi içinden.

-Öğrenci velisi miymiş? Bir şey söyledi mi?

-Olabilir. Düzgün giyimliydi. Üzerinde çöpçü kıyafeti falan yoktu.

-Tamam, Rıza Efendi sağolasın.

-Haa, söylemeyi unuttum mektup Türkçe değilmiş. Onu da söylememi istedi.

-Allah Allah! Ne garip şey ya! Sağol Rıza Efendi.

Kadın, zarfı eline aldı ama hemen açamadı. İçinden bir ses önce oturması gerektiğini söyledi. Yavaşça mektubu evirip çevirerek inceledi. Mektup da zarfı gibi koyu griydi. Bu durum ona ilginç geldi. Beyaz kalemle inci gibi özenle yazılmış“Dear Gamze,” diye başlıyordu. Mektubun tamamı İngilizce yazılmıştı. Elleri titriyor, ilk şaşkınlığı yerini  giderek derin bir kaygıya bırakıyordu.

“Sevgili Gamze,

Bu mektubu sana yazıp yazmamayı çok uzun süre düşündüm.Sonunda oğlumun ve karımın ısrarı mektubu yazmamı sağladı. Önce şunu belirtmeliyim ki; seni korkutmak ya da üzmek en son isteyeceğim şey olur. Ardından bir öğrenci velisi olduğumu söylemeliyim (bunu tahmin edeceğini düşünmüştüm).  Ama şimdi öğretmen olan, eski bir öğrencinin velisiyim. Yani Gamze Şentürk’ün.”

Gamze’yi incecik sızılı bir efkâr bastı. Gözyaşları sessizce yanaklarına süzüldü. Seher vakti yapraklara düşen çiğler gibi gözyaşları mektubu ıslatmaya başladı.Bu adam gerçekten hiç tanışmadığı babası mıydı? Annesinin “senin ve benim için baban öldü!” sözleri kulaklarında çınladı. Gamze’nin, babası hakkında sorduğu sorulara, rengi hiç solmayan kapkara bir duvar örmüştü annesi. Gamze, merakını gidermek ve bir şeyler öğrenebilmek için, elinde beyaz tebeşirle o kara duvara hep yazmaya, oyuklar açmaya ömrü boyunca nafile çabaladı.

Yeniden mektubun başına döndü. Bir yandan sabırsızlıkla mektubu okuyup bitirmek istiyor, diğer yandan aynı cümleleri tekrar tekrar okuyordu. “Doğru anlıyorum değil mi? Doğru anladım değil mi? Bu adam benim babam mı? Bir de erkek kardeşim var yani, öyle mi? Oh tanrım beni güçlü kıl, bana hakikati göster.”

“Nereden ve nasıl başlayacağımı bilemedim mektubuma. Ta en baştan, adından başlayayım önce, böylesi daha doğru olacak sanırım.  Adın,seni bana sürekli hatırlatan çenemdeki gamzeden geliyor. Bunu annen sana söylemiştir belki.”

Başını iki yana salladı,
“Hayır, hayır söylemedi.”

“Sen iki yaşındayken, sizden ayrılmadan hemen önce, bıcır bıcır konuşur, gamzemi tıraş edişimi seyredip, “Nasıl tıraş ediyorsun babacığım orayı?” diye sorardın. Sen iki buçuk yaşına gelmeden de ayrılmak zorunda kaldım. Daha doğrusu annen haklı olarak evden attı beni.

Anneni dokuz ay kadar önce kaybettiğimizi biliyorum. Işığı bol olsun. Doğrusu bunu bildiğim için sana yaklaşabildim.Bunu yazmak ne acı bilemezsin. Annen hayattayken sana, size yaklaşmama hiç izin vermedi. Daha önce de yazdım, çok kırdım Rezzan’ı. Anneni kırdım ama onun dört bir yanınıza ördüğü cam duvarları hiçbir zaman kıramadım. Ayaklarına kapanıp af diledim. Beni affetmedi. Sonuna kadar haklıydı da. Seni cam duvarların ardından yalnızca hasretle seyredebildim. İçeride sen ve Rezzan, dışarıda ben bunca yıl mahpustuk bu şeffaf cezaevinde.

Alkol bağımlılığının üstesinden gelebildim neyse ki. Bunu büyük bir gururla yazıyorum. Ama aldatmanın üstesinden nasıl gelinir ki? Bende Rezzan da gelemedik. Annen zaten ömrü boyunca bir daha kimseye de güvenemedi. Oysa bembeyaz bir sayfa açarak başlamıştık annenle. Ama ilk önce beyazlar kirlenmez mi şaire göre?

Amacım temize çıkarmak değil kendimi. Fakat değiştim, gerçekten değiştim. Olayları elimden geldiğince yalın ve tarafsız anlatıp kararları sana bırakmak tüm derdim.

Biliyorsundur sanırım, ben de İngilizce öğretmeniydim. Bağımlılığım ne yazık ki beni çok sevdiğim mesleğimden de etti. Özel derslerden harçlığımı çıkarmaya çalışıyorum.Aynı zamanda belediyede sözleşmeli olarak çalışıp kursiyerlere öğretmenlik yapıyorum.

Sana yaklaşmanın yolunu ancak kılık değiştirmekte buldum.İnan çok uzun süre düşündüm.Başka bir şey aklıma gelmedi. Onu da oğlum, yani kardeşin Zafer akıl etti zaten.

Gamzecim!
Çöpçü kılığında seni epey korkuttuğumun farkındayım ama sen olduğundan da ncak bu şekilde emin olabilirdim. Rezzan’a ve sana yaşattığım kahır dolu günler için kendimi affedememişken, sen beni affedebilecek misin bilmiyorum. Gerçekten çok üzgünüm. Seni tanımayı çok istiyorum. Kayıp zamanlarımızı telafi edebilir miyiz? Umarım ederiz. Hasretimi(zi) de susturabiliriz belki. O kadar çok konuşulacak şey var ki. Beni aramak istersen telefonumu, yüz yüze görüşmek istersen adresimi yazıyorum.

 Gözlerinden özlemle öpüyorum.”

-Alo baba, babacığım.

 

Songemi dergisinda yayınlanmıştır

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları