Ejma’nın Rüyası

Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında Almanya’ya senin altın saçlarını yazıyor Margarete
senin kül olmuş saçlarını Sulamith bir mezar kazıyoruz*

Haydar Karataş’ın,  tüm diğer kitapları gibi yarı otobiyografik diyebileceğimiz romanı Ejma’nın Rüyası; bir yandan doğa ile canlıların (özellikle Homo Sapiens) birlik ve bütünlüğünü ele alırken, aynı zamanda insanın zor ve çetin şartlarda yaşam savaşını, yoksulluğunu ve kimlik mücadelesini satırlarına taşıyor.  Yarattığı karakterlerinin de şamanlığı (Kızılbaş diye okumalı) andıran nitelikleri var. Bu bağlamda o güzelim büyülü Yaşar Kemal romanlarını çağrıştırıyor. Diğer yandan masalsı tarih anlatımı, okurun geçmişe yolculuk yaparak, yaşanan gerçek acılara birebir şahitlik yapmasına da yol açıyor.

Karataş, sürgünde yazdığı kitaplarıyla yaprağa çiçeğe dönmüş sürgünler armağan ediyor biz okuyucularına. Önce Munzur Çayı kenarındaki çocukluğuna götürüyor bizi. Yazarın kendi çocukluğuna yani anavatanına dönmesi ve masalsı dili, okuyucunun erişkinlik gömleğini derhal çıkararak kendi kendinin çocukluğuna yolculuk yapmasına neden oluyor. Burnuna metal halka takılarak zincirlenmiş ayının, def çalan bir çingenenin ritimlerinde oynamasını sızılı bir gülümseme ile hatırlıyorsunuz. Evlerde buzdolaplarının olmadığı zamanlara ve evin en soğuk odasının kiler olarak kullanıldığı, kuru yiyeceklerin buralarda kış boyu saklanışını ve çocukken o kilerlerden dut kurusu, erik kurusu aşırmalarımızı, Hızır’ın gelmesini bekleyişimizi, boyalı yumurtaların pişirildiği ateşin üzerinden atlayışlarımızı ve mahallede yapılan şenlikleri bir bir aklınızdan geçiriyorsunuz. Köklerinin derinliğini anlamak için Hızır’ı ataların mezarı başında bekleyişiniz daha dün gibi. Kitabı okurken bir masal gibi kendi çocukluğunuzu  da okuyorsunuz. Sevinçli bir hüzün saklı bu satırlarda! Çocukluğun o yalan bilmez dürüstlüğü ve saflığı, tüm acınızı ve kederinizi alıyor. Ağzınızdan “Keşke hiç büyümeyip hep çocuk kalsaydım,” sözleri dökülüyor ebedi bir masalın içinde yaşıyormuş gibi.

Yazar erişkinlik dönemini Babil Tımarhanesinden Kaçan Üç Devrimcinin Hikayesi’nde anlatıyor. Sırf bu bölümü okumak için kitabı mutlaka almalısınız. Metaforları inanılmaz çünkü. Önce Tımarhaneden başlamalı ve Michel Foucault’a doğru uzanmalı yazı, tımarhane ve hapishane nedeniyle. Hayran olmamak elde değil bu uzanışa ve yazarın ustalığına. Bu bağlamda çoğumuzun bildiği gibi Babil Kulesi kutsal kitaplarda da geçen, tanrıya yakın olmak için inşa edildiği düşünülen bir kule. Efsaneye göre tanrı kendisine ulaşmaya çalışan insanların kendini beğenmişliğine kızar ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanların dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engeller. Yeni yeni diller ortaya çıkar böylece. İşte anlatıcı (yazar) da üç eski mahpusluk arkadaşıyla birlikte İsviçre Alp’lerine doğru yola koyuluyorlar. Üçü de bu yaban ellerde başka başka diller konuşmak zorundalar ama bir araya gelince anadillerini konuşabiliyorlar. Alp dağlarının Babil Kulesi’ne benzetilmesi ustalıklı ve büyüleyici bir metafor doğrusu. Diğer yandan yazar sürgün edildikleri yeri de (anavatan) Babil’e benzetiyor.  Ve ardından sorular geliyor “Sahi nereye aittim? Soruyorum size, oyun arkadaşlarınız, okul arkadaşlarınız, birlikte büyüdüğünüz çocuklar, acıyı ve neşeyi, açlığı ve sefaleti paylaştığınız dostlar, rüya çağınızda sizinle hayaller kuranlar, hepsi gitmiş kaybolmuşsa, ne yapabilirsiniz?  Ne tuhaftı. Ne tuhaf.  Uğruna hapislere girdiğimiz o ülke her geçen gün daha da çok yabancılaşıyordu bize.  Burası Babil, aklını yitirmiş tanrıların diyarı, burası tımarhanesi memleketimin. Burası ölüden tanrı yaratan ideologların saltanat sürdüğü cehennem…”  Okuru en çok yaralayan da üç arkadaşın buluşmasında arabası olan tek karakterin arabasının arkasına “Gözü yaşlı sevgili 62” yazısı oluyor.

Hızır’ın geleceği zamanlarda yazar mezarlıkları ziyaretlerini anlatıyor ailenin büyükleri ile. Mezarlıklar kişilerin kökenlerini anımsadıkları, bir toprağa ait hissettikleri yerlerdir aynı zamanda. Çünkü ölüyü ziyaret hakkı kişiye orada yaşıyor (yaşamış) olduğunu, bir ağaç gibi köklerini orada saldığını hatırlatır. Köklerinin sıcaklığını hissetmek, hele de sürgünsen ironik bir şekilde ancak soğuk mezarlarda olacaktır. Sürgünler için mezarlıklar bu anlamda çok kıymetlidir. Çünkü köklerini (mezarları) gittikleri sürgüne götüremezler.

Bu bağlamda bir de dilden bahsetmek gerek. J. Derrida’ya göre mezarın aksine dil devamlı yanımızda taşıyabildiğimiz, hayatımızın her parçasında varlığını sürdüren bir şeydir. Bu nedenle doğumdan ölüme bizimle birlikte olandır. Bundan dolayı yabancı, göçmen ve sürgün konumundakiler için vatan anlamını taşır anadil. H. Arendt  bu konuda şöyle der; “Otuz sene önce Almanya’yı terk etmek zorunda kaldığımı biliyorsunuz; anadil bir kişinin eski vatandan getirebileceği tek şeydir ve ben hâlâ bu yeri doldurulamaz şeyi bütün ve canlı tutmaya gayret ediyorum.”  Yazar bu anlamda Arendt kadar şanslı sayılmaz. Anadilinden de sürgündür çünkü. Bu insanın varoluşunu daha da sancılı hale getirmektedir. Bununla birlikte kitaptaki sancılar, masalsı bir anlatımla varoluşumuza usul usul zerk edilerek, yaşama sıkıca tutunmanın ve eksik de olsa yeniden kök salmanın hüzünlü güzelliğini bizlere aşılıyor.

Ejma’nın Rüyası adlı bölüm ise beni zihnimde iki olaya götürdü. İlki Anne Frank’ın yaşam öyküsü. Özellikle Ejma’nın değirmende saklandığı kısmı.  Kitaba ismini veren bu bölümü okurken yaşlarınız gözünüzde durmayabilir.  İkincisi de  Saroyan’ ın belgeseline. Filmde anlatıldığı üzere ( kendisini “Ermeni, Amerikalı ve Bitlisli bir yazar” olarak tanımlayan Ermeni asıllı Amerikalı yazar William Saroyan’ın 1964 yılında Bitlis’e yaptığı yolculuğu konu alan, 2012 yapımı, yönetmenliğini, filmin senaryosunu da yazan Lusin Dink’in yaptığı belgesel film) der ki; “Her ne kadar bizler tarih boyu yaşadığımız topraklarda korkunç acı ve değişimlerin bedelini ödemek zorunda kaldıysak da; birçok halktan daha çok acı çekmiş olabiliriz ama en çok acı çeken biziz diyemeyiz. Hayatın sadece mutsuzluk ya da hınç gibi olumsuz duygular değil, başkalarının gerçekliğini görmemizi engelleyen kesinlikleri aşmamızı sağlayabilecek keskin bir bakış açısı da üretebileceğini söylemeliyim. Benim kazandığım en büyük ödül din, dil, ırk farkı gözetmeksizin kalplerini fethettiğim halklardır, bu bana yeter.” Saroyan’ın bu sözleri kitaptaki Ejma’nın Rüyası bölümünde yazarın Ejma ile yaban ellerde karşılaşmasıyla birebir ötüşüyor kanımca.

Tam da burada Murathan Mungan’ın Unutmadık şiirinden  dizelere kulak vermenin yeri geldi.

Yaralı bayramlar geçti / Mevsimler, bütün anlamlarıyla / Yüreğin koyu yerinde birikenler / Kendi takvimleriyle gelip geçtiler / Gelip geçti şehirler ve ölüler / Unutmadık / Topraktan çoban yıldızına değin / Her yer / Her şey / Mümkündü / Nazım kadar coşkulu / Aragon kadar aşık / Lorca kadar yaralıydık / Unutmadık / Orada bir coğrafya yağmalanıyor / Orada gazetelerin ofset baskısı / Orada yeniden yazıyorlar 835 satır / Ve umudunu kaybetmeyen şehirler / Gökyüzünün karanlık kefeniyle örttük / Yıldızların delik deşik ettiği ölüleriz / Adsız ölüleriz / Adları bir coğrafya ile yan yana yazılan / Gövdelerinizi unutmadık, unutmadık hiçbirinizi /Savaşlar ve pazarlar çağıydı / Aynı silahlardı kullandığımız / Aynı çarsılar aynı kandı / Sevgiye ve kurşuna açılmayan yüreklerden geçtik / Pusu yataklarından, dağılmış bahçelerden / Viran tarihten / Uykuları çevik, namlularını oğulları gibi seven / Çocuklar gibi kusup / Kırda gelincikler gibi gülümseyen / Müsademe çocuklarını gördük / Geçip gidiyorlardı / Tarihin en uzun gecesinden / Pazarlarda aynı kan / Aynı paranın değiş tokuşunda / Karanlık çarşılar / Aynı kanlı tarih her defasında / Bir biz kaldık bu kadar içindeyken hayatın / Ölüme yakın duran / Bir de on binlerin korosunda haykıran / İntifada intifada / İki güzelliğimiz vardı bizim / Ufkumuzdan inen / Ve bir daha geri dönmeyen iki güzelliğimiz / Birini kurşunlar, ötekini ofset baskılı resimler aldı / Otuz üç kursun sıkıldı her birimize / Kutuplar kadar uzak, baba ocağı kadar yakın / Doğunun gündüz ve gecelerinde / Otuz üç yıldız / Hala ışığını gönderiyor bize / Birkaç çakmaktaşı cebimde gezdirdiğim / Birkaç karanfil / Yol için ipek, uyku için maya / Kalbiniz için / Kara bir yemin gibi çırılçıplak / Kelimeler getirdim / Kaybolmuş yüzyılların vatanında / Ölümün erken takibe aldığı çocuklar / Dağlarda değilim sizinle birlik / Yalnızca mataranıza su vermeye geldim / Nazım kadar coşkulu / Aragon kadar aşık / Lorca kadar yaralı / Serap ile hakikat arası / Çağın aşamadığı uçurumlarda / Gider gelirim gider gelirim / Efsanelerin çeşitlendiği yol ağızlarındaki büyük kamaşma / Anda gizlenen zaman / Ateşin avesta dili / Bitkiler, otlar, kökler / Dağlanmış dil, narın rengi / On binlerin dönüştüğü uğuldarken / Doğunun yeni defteri / Topraktan çoban yıldızına değin / Her yer her şey karanlık bir pusuda / Yazının, tekerleğin, tarihin / İlk çocuklarından / Ey büyük Mezopotamya / İki bin yıllık gece / Dön geri bak / Kardeşlerim ölüyor kalbimin doğuşunda.

İncelemeyi Alain Badiou ‘nun, çalışmalarını “Dilbilimsel dönüşle Heidegger’in düşüncesinin bir sentezi,” olarak tasvir ettiği B. Cassin’in (yukarıda belirtmiştik Haydar Karataş’ın elem dolu soruyla aynı “Sahi nereye aittim?”) yakıcı sorusu ve ona verdiği kendi yanıtıyla bitirelim; “Öyleyse insan ne zaman evindedir? Yakınları, dili ve dilleriyle birlikte kabul edildiği zaman!”

 Gönül Malat  21. 04. 2021
(Yazıyorum dergide yayınlanmıştır)

KAYNAKLAR

  1. Wikipedia
  2. Emek Erez, GazeteDuvar , “William Saroyan ve o uzak ülke” adlı köşe yazısı
  3. Saroyan Ülkesi belgesel film.

*Paul CELAN, Ölüm Fügü

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları