Hakkari’de Bir Mevsim ya da O

Şiirlerinin vurgunu olduğum Melih Cevdet Anday, incelemesini yapacağımız şiirsel ve ritimli bir dili olan bu kitap için arka kapak yazısında şöyle diyor; “O’yu” yani Hakkari’de Bir Mevsim’i sadece gerçekçi bir roman olarak saymak yetmez, gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü, şaşırtıcı bir öyküdür bu. Ferit Edgü’nün gerçek bir yaşamı, bir roman yaşamına çevirmesindeki beceriye hayran oldum. Çünkü “O” gözlem gücünü, anlatı ustalığından alıyor.

Kanımca “O” adlı bu romanı, o sesiyle okumamalıyız. Sıfır olarak okumalıyız. Yani “Hiçlik” olarak! Çünkü roman “Varlık ve Hiçlik” arasında gidip gelen bir düşü anlatıyor. Bu öyle bir düş ki sonsuzluktan geliyor ve sonsuzluğa gidiyor gibi. Düşün içine zaman zaman Nuh ve gemisi dalıyor, bazen bir Süryani kitapçı kutsal kitapları hediye ediyor. Bazen de Zap  suyu hırçın akışıyla sizin yolculuğunuza eşlik ediyor. Düşle dolu bir yol hikayesi anlatıcının bizlere aktardığı. Yazar büyük bir ustalıkla kelimelere, heceleriyle de anlam katarak aktarıyor metnini okuyucusuna. Hakkari örneğin, Hak ve Kar’a dönüşüyor romanda. Hakka yakın çünkü rakımı çok yüksek ve aynı zamanda uzun süre karla kaplı bir coğrafya. Bu düşsel çağrışımlar yazarın hayal gücüyle desteklenerek okuyucularını da düş diyarlarının oyuncusu yapıyor. Hak’tan yola çıkarak geldiği köy de Pir-kanis köyü. İnsanların yaşam şartlarının zorluğu karşısındaki pirliği düşlerle bütünleşir. Yazar, Hakk’ın yeryüzündeki temsilcisi pirlerdir deyip düşle gerçekliği birbirine harmanlıyor.

Kitabı düşlerden yola çıkan fantastik bir roman olarak görmek çok yanlış ve aynı zamanda haksızlık olur. Yalnızca iki yüz elli sayfadan oluşan çok ağır ve yüklü bir kitap. Düşlerle yol alıyor olması sadece bizim gerçeklik algımızı hafifletiyor. Acılardaki kiracılığımızı kısa tutuyor. Çekirdekte ya da özde diyelim kadim bir insanlık anlatısı var.

Askerlik görevini öğretmen olarak yapacak olan yazarın tayini Hakkari’nin Pirkanis köyüne çıkar. Köye ulaştığında ne okul vardır, ne de Türkçe bilen. Muhtarın yardımıyla derme çatma bir okul yapılır. Öğretmen biraz Kürtçe öğrenir. Çocuklar biraz Türkçe öğrenir ve böylece kendi içlerine (yolun kardan kapanması nedeniyle) kapalı bir şekilde uzun bir zaman geçirilince, anlatıcı (yazar) gerçek ile düş arasında gidip gelmeye başlar. Metinde çoğu zaman hangi tarafta olduğu (düşte mi, gerçeklikte mi) kestirilemez ve tam da bu yüzden Borges’in, Kum Kitabı’ndaki “Öteki” ve “Kum Kitabı” öyküleriyle birlikte, “Düşsel Varlıklar” kitabının “Chuang Tzu’nun Düşü” masalını anımsatır. “Öteki” adlı öyküde genç ve ileri yaştaki yazar Borges, Cenevre’de bir bankta oturup sohbet ederler. Genç Borges düşte olduğunu sanır. Yaşlı Borges’in ise gelecekten haberleri vardır genç olana. Kum Kitabı ise bir sonsuzluk anlatısıdır. Kitapta okuduğunuz sayfaya geri dönüş mümkün değildir. Bu anlatı Hakkari’de Bir Mevsim’deki Süryani kitapçıyla çok örtüşür. “Chuang Tzu’nun Düşü’nde ise karakter bir kelebek olduğunu görür. Fakat uyandığında, düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa düşünde kendini insan olarak gören bir kelebek mi olduğunu bilemez?

Yazar Borgesvari dağların tepelerindeki bu kuş uçmaz kervan geçmez her mevsimi neredeyse karla kaplı köye fırlatılmıştır. Köyde kalma süresi bir yılı geçmesine rağmen Hakkari’de dört mevsim değil de bir mevsim diye koyar kitabının adını. Sürgündür artık. Başlangıçta bir düşten öte bir kâbusun içindedir. Yabancıların arasında bir yabancıdır. Dünyadan fırlatılmışların arasında başka bir fırlatılan. Ötekinin ötekisi. Önce buradan kurtulamama kaygısı yaşar. Sonra bu duyguyu unutup o da tam köylülerin mantığıyla bu dünyanın içinde bir dünya kurar kendine. Yaşadığı dünyayı (köyü) reddetmez anlamaya çalışır.

Oradan kaçıp, kurtulmak yerine orada yaşamanın olanaklarını arar. Hakkâri’de Bir Mevsim en üst bakışla bir hata sonucu (sürgün olarak geldiği ya da kahramanın düşe inanıp buraya bir kaza sonucu geldiği inancı) oraya, dünyadan koparılmışların dünyasına gelip, dilini, kültürünü bilmediği bu insanlarla iletişime geçmenin ve yeni yaşam yolları denemenin de romanıdır.

Kitabın hiç bir yerinde öğretmenin adı geçmez. Bir nevi meçhul kişiliktir. “Söyledim değil mi, teknem kayalara çarpıp battı,” diyerek kendini anlatır. Denizi tasvir etmek ister ama çevresindeki insanlar denizi hiç görmemişlerdir dolayısıyla anlayamazlar. Denizle haşır neşir büyümüş bir insan için (öğretmen) büyük bir trajedidir bu. Çocuklara ihtiyaçlarını almak için indiği şehirde tek kitapçı vardır. Kitapçı Süryani olduğunu söyleyerek ekler “Okumasını bilenler gittiler. Geri kalanlarsa kitaptan başka şeyler okuyorlar.”

Köyde bir salgın başladığından çocuklar kaybedilir ama coğrafi koşulların zorluğundan ve yolların karla kaplı olmasından hiçbir yardım gelemez. Köylüler o kadar kaderlerine razılardır ki bu durum öğretmeni epey şaşırtır. Feri Edgü’nün bu anlatısı okuyucularını aynı zamanda Sisifos mitine uçurur. Köyde yaşayanların hepsi dünyaya atılmış ötekiler olarak birer “Amor Fati’dir,” aslında.  Yani kendi kaderlerini de severler. Yaşamlarından ve kendilerinden memnundurlar. Köylülerin ısrarlı ama sakin, ıssız şekilde hayata tutunmaları, varolmanın dayanılmaz hafifliğidir biraz da. Fakat Sisifos gibi yalnızdırlar ve kimseden yardım al(a)madan o devasa kayayı tepeye taşımak zorundadırlar.

Sonunda karlar erir, okul biter, hayat biraz olsun normale döner. Bu sırada okula müfettiş gelir. Öğretmen hakkında çok iyi geri dönüşler aldığını ve çocukları çok iyi yetiştirdiğini söyler. “Artık serbestsin, istediğin zaman okulu kapatıp gidebilirsin,” der öğretmene. Son dersini yapan öğretmen, nereye gideceğini bilemese de artık yepyeni bir yolculuğun eşiğindedir.

Yazar, Süryani kitapçının verdiği kitapların arasında bir haritada bulur. Haritayı yakından incelediğinde bunun bir labirent olduğunu anlar. Kanımca bu metafor olağanüstü güzellikte. Labirent, yazarın düşsel anlatımına öyle hoş yerleşir ki yitik köy Pirkanis aslında bu dolambacın ta kendisidir. Köy halkı da Labirentin odağında çıkış bulamayan ötekilerdir. Buna tayini çıkan öğretmen de dahil olur.  Mit sembolü olarak bakarsak labirent,  içsel korkular ve kurtuluş temalarını anlatan bir temsiliyet taşır ve bu labirent içinde çözülür (öğretmenin Kürtçe ve çocukların Türkçe öğrenmesi).  Labirent sembolü bilinçaltının karmaşık koridorlarını temsil edebileceği gibi insanın birey olma macerasındaki çok alternatifli de bir yoldur aynı zamanda. Labirent sembolü ayrıca hakikatin aranmasındaki ruhsal araştırmayı da simgeler. Diğer yandan labirent insanın kendini dolambaçlı patikalarda kaybettiği, karışık, aşması zor bir geçit gibi de tanımlanır.

Yazar sonunda aşılması zor geçitten at üstünde geçerek çok sevdiği denize ulaşır.

Kitabın 1982 yılında Genco ERKAL’ın öğretmeni canlandırdığı ödüllü ve aynı adlı isimle filmi vardır.

Gönül MALAT 07. 04. 2021
(Yazıyorum dergi de yayınlanmıştır)

 

KAYNAKLAR:

  1. Wikipedia
  2. org, Ferit EDGÜ, Hakkari’de Bir Mevsim
  3. Doğunun ucunda bir kazazede, Ferit EDGÜ, Osman PALABIYIK, artfulliving.com.tr
  4. L. BORGES , Kum Kitabı ve Düşsel Varlıklar
  5. Labirent Sembolü ve Anlamları, okuryazarım.com

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları