Iki Karantina Hikâyesi Karanlıkta Bir Ninni Struma

Ölüm gemisi. Korku gemisi. İşkence gemisi. Umut gemisi.

 

Bir balık vardı kalbinde;

Çin denizlerinden getirmiş;

Gemici idi ama unutmuştu

Meyhaneleri, portakalları;

Gözleri suda.

Ötekinin sabun vardı dilinde;

Yıkadı sözlerini, sustu

Çeşmeler görmüştü Roma’da

Ve yanık yüzler Küba’da

Gözleri suda.*

Dilbilimci ve yazar Hakan Akdoğan, Karanlıkta Bir Ninni: Struma kitabında ülkenin karanlık zamanlarına kapı aralıyor. Okumaya başladığınız andan itibaren, ışık usulca sızıyor karanlığa. Birkaç adım ilerlediğinizde kulağınıza bir ninni çalınıyor karantinada ki çocuk sesleriyle birlikte. İşte o zaman acı ve hüzün merdivenleri tırmanmaya başlıyor zihninizdeki sorularla kol kola.

Yazar kitabını, oğlu Can’a(kitap yazıldığı sırada kızı henüz doğmamış), yaşı büyütülerek ipe gönderilmiş çocuklara ve Struma’da ölen 103 çocuğa adıyor. Ayrıca kitabındaki tarihlerin, mekanların ve kahramanlarının isimlerinin gerçek isimlerle benzeşmesini “Israrla” tesadüf olarak nitelemiyor. “Yaşamlarımızın öznesi olmak hakkımız elimizden alınıyor,” diyerek başlıyor kitaba.

Kitap, bir günlük üzerinden ilerliyor. Günlük bir kişiye aitmiş gibi görünse de  zamana yayılmış bir şekilde üç kişi yazmış günlüğe. Roman, bu günlük sayesinde geri dönüş tekniğiyle tarihimizdeki iki önemli olayı ve yapılan büyük hatta devleşmiş ayıpları (faşizmi diye okumalı) gün yüzüne çıkartıyor.

Karakterlerin isimleri okuyucuya ipuçları veriyor. Aka ismi, Selanik doğumlu Malta sürgünlerinden gazeteci ve edebiyatçı Aka Gündüz’e bir atıf. Aynı zamanda Japonca’da  “Kanlı deniz,” anlamına geliyor. Ali Kemal karakteri ise iki güzel atıf barındırıyor içinde. Birincisi Aka Gündüz’ün mahlası. Diğer atıf ise ilkiyle hiç bağdaşıklığı olmayan Osmanlı hanedan yanlısı ve jurnalciliğiyle bilinen gazeteci Ali Kemal! Kitabı okuduğunuzda bu göndermelerin nasıl da yerli yerinde kullanıldığını görerek, kurguya hayran kalıyorsunuz. Gönül karakteri kitapta gıyaben geçmesine rağmen, doğal olarak aşkı sevgiyi temsil ediyor.

Mahalleden başlayan arkadaşlığın yoldaşlığa evrilmesini okuyoruz ilk başta. Sonra da yolların ayrılmasını!

Karantina altına alındığımız şu günlerde belki de çok rahat empati kurabileceğimiz, iki ayrı karantinadan bahsediyor yazar. Birincisi Struma gemisindeki, ikincisi 12 Eylül askeri darbesiyle düşüncelerimize vurulmaya çalışılan karantina. Dünyanın sağ kalım savaşına ve panoptikon bir distopyaya döndüğü, korkunun tüm benliğimize hakim olmaya başladığı bu salgından (Covit-19) sonra, tüm krizlerde olduğu gibi daha otoriter, daha totoliter rejimlerin ve yasaların ortaya çıkacağı artık görünür bir gerçek. En önemlisi de kitabın ilk cümlesinde yazdığı gibi iyice kendi yaşamlarımızın öznesi olma şansımızı kaybetmeye doğru hızla yol alıyor olmamız.

Buradan yola çıkarak, Kanada’lı feminist yazar Margaret Atwood’un,   Mormonlar’ı anlattığı “Damızlık Kızın Öyküsü,” adlı kitabına vurgu yapmak istiyorum. Kitabını “Üstopya,” tarzında yazdığını söyleyip bu yeni türü tanımlıyor yazar (Atwood); distopyanın gerçek hayatta yaşanır olması diyerek. Bu bağlamda Hakan Akdoğan’ın yazdığı Karanlıkta Bir Ninni: Struma adlı kitabı, anlattığı bu iki karantina ile kanımca bir üstopya.

Struma’da ki karantina sürecini günlükten öğreniyoruz. 12 Aralık 1941’de Romanya’nın Köstence şehrinden Filistin’e gitmek için yola çıkan köhne eskimiş bir yük gemisi Struma’ya, Naziler’den kaçan 790 Yahudi asıllı Romen biner. Geminin 10 mürettebatı da Bulgar asıllıdır. Gemi Karadeniz’den İstanbul Boğazı’na girmeden önce bozulur. Gemidekiler mücevherlerini ve paralarını vererek tamirini yaptırırlar. 15 Aralık 1941’de Sarayburnu yakınlarında gemi tekrar bozularak demirler. II. paylaşım savaşı nedeniyle Avrupa’da kan gövdeyi götürürken geminin savaşa katılmamış ülke karasularında olması idarecileri ne yazık ki bir kuklaya çeviriyor. Sonuç hepimizin bildiği gibi! Şaşırtıcı şekilde Almanlar tüm yolcusu Yahudi olan geminin Filistin’e ulaşmasını sağlamaya çalışırken, daha da şaşırtıcı olanı İngilizler’in geminin gideceği yere ulaşmasını engellemeleriydi (tarihi gerçeklikte böyle). Yazar, kitabın kurgusunda bu durumu o kadar ustaca işlemiş ki, aklınızda hiçbir soru kalmıyor.

Kurgunun bir diğer güzel yanı 12 Eylül askeri darbesiyle Struma gemisinin ilintilendirilmesi. Bu ilişki okuyucuyu hem şaşırtıyor hem okuma hazını doruklara çıkartıyor. Kitap bir dil şöleni aslında! Yoldaşlarının isimlerini alabilmek için yapılan bin bir türlü işkenceyi okuyucu da çekiyor kitabın dili sayesinde. Yaşı büyütülmüş çocuklar için söylenen “Asmayalım da besleyelim mi?” sözleri, kulaklarınıza uzun bir uğultu dolduruyor. Boğazınıza hiç geçmeyen kocaman bir yumru oturuyor.

Askeri darbenin aklımıza koymaya çalıştığı karantina ise “Biz aydınlarımıza düşünmeyin demiyoruz. Sadece düşündüklerini başkalarına söylemesinler yeter,”  sözleriyle vücut buluyor içinizi burkarak.

Gemidekiler konuşmuyor. İşkencedekiler konuşmuyor. Ali Kemal ve Aka konuşmuyor. Çünkü “Sözcükler onca acının içini dolduramıyor.”  Çünkü “Aydınlık karanlığa çevrilebiliyor da karanlık aydınlığa çevrilemiyor.”

Gemidekilerin çoğu “Acısını çok kolay taşıyor izlenimi uyandırıyor,” okuyucuda ama yaşanan acının sözcüklere sığması mümkün değil. Yolcular cellatlarının Nazi yönetimi olduğunu düşünürken, asıl cellatlarının İngiliz Mac Michael olduğunu anladıklarında artık çok geç oluyor. Kafalarına onlarca yanıtsız soru geliyor. “Neden sığınmacı olamıyoruz? Neden bizi sulara gömmüyorlar? Bu kadar soysuz muyuz? Bu kadar değersiz miyiz? Biz neyiz? Tanımlayın bizi! Adımız ‘insan’. Soyadımız ‘sizden biri’. Yüzümüze nasıl bakacaksınız? Kaderimiz sizin ellerinizde. Peki, bir gün sizin kaderiniz de bizim ellerimize düşerse ne bekleyeceksiniz bunların karşılığında?”   

Gemideki karantina uzadıkça, “Yaşamak değerini kaybediyor giderek. Böyle olunca ölüme daha kolay katlanabiliyor insan. Yavaş ölüm en zoru,” çünkü!  Yolcuların aklına sık sık karanlık sulara doğru atlayıp ölmek ve kurtulmak geliyor ne yazık ki.

Düşünce karantinasında ise falakadan sonra tuzlu suda zorla yürütülüyor düşünme gafletinde bulunalar. Üstelik işkenceci sırtında!  “İşkencenin işkencesi,” yani! “ İnançları uğruna insana bunlar yapılmaz,” yapılmamalı.

Kitapta “Her çeşit ölüm var. En sık rastlanan da ruh ölümü.”  Vicdan ölümü. Aklın ölümü. İnsanlığın ölümü…

Gönül Malat   7. 4. 2020
(Oggito edebiyat sitesinde yayımlanmıştır)

* Su Kıyısında İki Gemici, Federico Garcia LORCA, Çeviri: Sabahattin EYUBOĞLU

(İtalik yazılar; kitaptan alınmadır.)

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları