İlkler Mevsimi

Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz

Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için

Demirleyemez miyiz?*

Kent daha Kasım’ın başında erkenden beyaza bürünmüştü. Su kristalleri güneşin tamahkarlığı ile parıldayarak dans ediyordu. Şükran buna pek alışkın değildi. Karla kaplı yoldan ufak ve dikkatli adımlarla meşhur kahvaltı salonu yazan yere daldı. Çok acıkmıştı. Hafta içi olduğundan salon tenhaydı. Sobanın yanına ve gölü görebileceği en güzel masaya ilişti. Sobanın diğer tarafında, üç dört genç hararetli bir tartışmaya tutuşmuşlardı. Bu söz düellosuna mecburen kulak misafiri oldu. Biri “Hayır cevap ‘a’ şıkkı,” derken, diğer genç “Değil yanlışın var, ‘c’ doğru cevap,” diyordu. Başka da kimse yoktu kahvaltı salonunda.

Şükran, belli belirsiz bir müzik ve turkuaz sonsuzlukla adeta bir rüyanın içine dalıp kayboldu. Radyo, TRT 3’ te Vivaldi’ nin Dört Mevsim’ini, çalıyordu. Garsona müziğin sesini açması için işaret ettiğinin farkına sonradan vardı. Ses biraz daha açıldı. Ortalık yaz mevsimini anlatan müzikle doldu. Melodiyle, beyaza bürünmüş sokakları ve kahvaltı salonunu birbirine yakıştırmakta epeyce zorlandı. Salon çok salaş, neredeyse derme çatma tahta sandalyeler ve tahta masalardan oluşuyordu. Burada, bir Ahmet Kaya şarkısı beklerken klasik müzikle karşılaşmak epey şaşırttı Şükran’ı.

Pencerenin önünde kara meydan okuyan mor telgraf çiçeği, sonbaharın son çiçeklerini sergiye çıkarmış, yoğurt kabından bozma saksısı çiçeğin güzelliğini bozmayı başaramamıştı.

Bembeyaz çarşafın üzerine serilmiş, altında oynaşan sevgililer yüzünden kıpır kıpır kocaman mavi bir saten yorgan gibiydi göl. Ufukta, kahırla taşıdığı tren vagonlarına kara dumanlar tüttürüp, sebepsiz yere öten kornasıyla küfürler savurarak ilerleyen feribotu gördü. Feribot saten yorganı ortasından yırtarak sevgilileri sağa sola ittirip, huzurlarını kaçırarak yaklaşıyordu.

Yandaki düello aralarına yeni katılan gençlerle genişleyerek devam ediyordu. Şükran manzaradan öyle etkilenmiş ve derinlere dalmıştı ki, garsonun geldiğini bile fark etmedi. Meşhur kahvaltının siparişini verdi ama garsonla beraber büyü de birden bozuldu. Efkar çöreklenmek için sahibini kolayca bulmuştu. Kırık dökük umutları ona eşlik ediyor olmasa göz ucunda hazır yaşlar yola koyulacaktı. Yutkundu. Derin bir nefes çekti. “Hadi Şükran yapabilirsin, bunu yapabilirsin,” diye iç geçirdi.

Bundan sonrası artık ilkler mevsimiydi. Kahvaltı kentteki ilk yemeği olacaktı. İlk defa tek ve tek başınaydı. Kendine ve başka sahillere yolculukların zamanıydı artık. Öğrencilik bitmişti. Şimdi sıra devlet hizmet yükümlülüğündeydi. İlk iş, ilk ev, ilk gurbet ve belki de kol kola yürünecek ilk sevda. “Bu engelli koşuda kirlenmeden, çamura bulanmadan koşabilecek miyim? Sanmıyorum. Hem de hiç sanmıyorum. Çamura az bulanmaya gayret edeceğim, daha az kirlenmeye de,” diye hayıflandı.

Garson masayı güzelce donatırken, süvari atlarının tören geçişleri gibi müziğin ahengiyle uyumlu, vagonları çeken lokomotifler, feribotun limana yanaşmasıyla karaya ayakbastı. Kirlenmek ve çamura bulanmak üzerine kafa yorarken, ağzına bir peynir attı. “Aman Allah’ım ne kadar lezzetli bu peynir, otunun kokusuna bayıldım. Bol bol yerim artık,” diyerek umudunu çoğalttı. Hüznünü bastırdı. Menemen, bal- kaymak, bol taze çay hepsi de çok lezizdi. Uzun zamandır böyle tıka basa yemek yememişti. Garson masayı toparlarken, sade kahvesini söyledi. Birazdan koyu aromalı bir kahve kokusu masayı doldurdu. Yudumlamadan önce bir iki derin nefesle kokuyu içine çekti. “Kahvenin kırk yıl hatırı vardır, buranın müdavimi olacağım galiba” diye geçirdi içinden. Bir yandan da göldeki iri beyaz ördeğin yavrularına yüzme öğretişini seyrediyordu. Anne ördek dönüp, dönüp arkasındakileri kontrol ediyor, yavrular ise oyun peşinde hizayı bozup duruyorlardı. Birdenbire farkında olmadan ağzı kulaklarına yayıldı. Tam da o anda ördek yavrularının tepesinde kart sesli, kocaman kanatlarıyla tehditkar onlarca martı dolaşmaya başladı. Şükran yavrular için endişelenirken, martılar göle hızla dalıp gagaları gümüşe boyalı çıkıverdiler.

Gökyüzünün suya vuran maviliğine oldu olası vurgundu. Kurayı çektiğinden beri, gideceği yerin göl kıyısı olduğu için pek sevinçliydi. Daha kente ayak basmadan ısınmıştı bile sokaklarına. Yirmi yedi saatlik otobüs yolculuğunun ardından eklemleri kaskatı kesilmiş bir şekilde otobüsten indi. Bavulunu emanete bırakıp uzun yolun, boynuna ve sırtına yüklediği ağrılara aldırmadan göle koştu. İki çekyat, bir ocak, merdaneli çamaşır makinesi, bir İskandinav tekli koltuk, eski perdeler, çarşaflar ve üç-beş tencere tabak ile iki koli ders kitabından oluşan eşyaları, bir şeker kamyonunun küçücük köşesinde yola yeni çıkmıştı. Eşyalarının gelmesi iki- üç günü bulacak, onlar gelene kadar da Urartu Otel’de kalacaktı. Bir arkadaşının dayısı aracılığı ile hiç görmeden kiraladığı ilk evinin anahtarı da yeni tanışacağı o dayıdaydı. “Evin temizliğini yapmak için almalıyım anahtarı,” diye kendi kendine komutlar vermeye başladı karnı doyunca.

Kahvesi bitmiş, Dört Mevsim’in ardından radyo çok sesli şarkılara geçmişti. Gençler hala hararetli tartışmalarını sürdürüyorlardı. Salondan çıkmak için ayağa kalktığında, hararetli tartışmaların olduğu masanın üzerindeki “İktisat’a Giriş” kitabına gözüne çarptı.

“Gözün kör olsun para, bütün acıların nedenisin, lanet olsun sana, senin uşağın olmak istemiyorum, ne gelir elden, ah ne gelir? ” diye söyledi. Kent merkezine gitmek için biraz bozukluk ayırıp, kahvaltının ücretini ödeyerek salondan ayrıldı. Kırmızı kabanı ve siyah beresiyle yürürken, gittikçe ufalıp gözden kaybolan sevimli bir uğur böceğine benziyordu.

DEVAM EDECEK…

 

Gönül MALAT  21. 11. 2017

*  “GÖL” şiiri
Alphonse De Lamartine(1790-1869)

 

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları