Kafa Ütüleyicinin Laklakiyatı -III

Kahvaltı:  Bu öykü kitabın en eğlenceli ama bir o kadar da dokunaklı öyküsü. Kim kimdir adlı bulmacayı oynuyoruz(okuyoruz) metinle birlikte. Anlatıcı yedi buçuk yaşında kızıl saçlı ehlikeyif bir oğlan çocuğu. Ailedeki herkesin bu kızıl oğlana farklı adla veya lakapla seslenmesinden, evde kaç kişinin yaşadığını bulmaya ve anlamaya çabalıyor okuyucu. Yazar bu bulmacayı öyle güzel kurgulamış ki isteseniz de oyunu terk edemiyorsunuz. Cortazar’ın zihninin işleyişi bambaşka! Çok farklı! Sihirli! Büyülü! Çok karmaşık! Gizemli! Gerektiğinde çok açık! Vurucu! Ve inanılmaz çarpıcı!

Çocuğun kızıl saçlarının İskoçya’ya bir atıf olduğunu söylemeliyim. Cortazar’ın kuzey ülkelerinin mitolojisine tutkun olduğunu daha önceki incelemelerimizde belirtmiştik. Yazar, özellikle çocukların yer aldığı öykülerinde iyiliğin ve saflığın sembolü Unicorn’larla(tek boynuzlu at) çocukları örtüştürüyor. İşte bu öyküde kızıl saçlı ehlikeyif çocuğu İskoçya ile bağdaştırarak muazzam bir ilinti kuruyor. Çünkü İskoçlar, bayraklarında unicornla temsil edilen dünyadaki tek ülke.

Cortazar’ı iyi bilen okuyucu, yazarın metinlerindeki bulmacalarını ve oyunlarını kolayca çözüp yazarla beraber oyuna katıldığı için, O’nu okumaktan aldığı haz ile adeta deliye dönüyor. Bu öykü de böyle! Okuyucunun başını döndürüyor. Kahvaltı sofrasında kaç kişi var? Sayarak işin içinden çıkamıyorsunuz. Herkes nüktedan, herkes alaycı! Dayı ise tatavacı. Ataerkil ve henüz kentleşmemiş tarımla uğraşan bir aile. Sıkı fıkı aile ilişkileri ve paylaşımcı yaşam tarzı pek güzel anlatılmış öyküde.

Gelelim bu metnin bir önceki ve bir sonraki öykülerle bağlantısına. Bir önceki öyküde bulutları mermere çeviren bir ok vardı hatırlayacaksınız. Betonlaşma ve yağmurların azalmasından bahsetmiştik. Pamuk gibi görünen kümülüs bulutlarının taşlaşması, “Kahvaltı” adlı bu öyküye pamuk tarlalarının kuraklığa kurban gitmesi olarak yansıyor. Sonraki öyküyle köprüsü ise Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş ve kalabalık kentlerdeki yalnız yaşam.

Bu metnin zamanı doğrusal şekilde ele alınmış.

Öykünün ancak sonunda kızıl saçlı çocuğun adını öğrenebiliyoruz. Babasının romatizmaları olduğunu da! Ben bu geniş aileyi on bir kişi saydım. Bakalım sizler kaç kişi sayacaksınız. Sahi bu öykü de kaç kişi var?

Maggi, Hatta Knor Tarafından Bile Kabul Göremeyen: Öykünün ilk cümlesi; “Bir çorba kasesine ne de çok hırka(insan) sığdırabileceğinizi bir bilseniz,” diye başlayıp, “Orta boy bir çorba kasesine önceden sarımsakla iyice ovalanmış on dört ila yirmi yedi hırka sığdırmak mümkün, yeter ki dörde katlayalım ve kollarını sıvayalım,” diye devam ediyor. Tüketimin konu edildiği bu öykü çok esrarengiz! Büyük şehirlerde koşar adım yaşadığımız hayata ayna tutuyor. Aynı saatlerde yataktan kalkıp aynı saatlerde işyerinde olmak yani robotik bir hayatı sürdürmek için varımızı yoğumuzu ortaya koyma çabamızı anlatıyor bizlere. Tek düze yaşamdan, tekrara düşmüş ve bu duruma hapsolmuş kişiliklerimizden açıyor sözü. Her birimizin Gogol’un “Palto’sunda” ki, Akakiy Akakiyeviç’ler olduğumuzu söylüyor. Ayrıca yapayalnız yaşamların portresini çiziyor. Hazır yiyeceklerle oluşturduğu metaforlar sayesinde çok çarpıcı şekilde yaşamı; gerçekten yaşayamadan tükettiğimizi anlatıyor. Bu öyküde kapitalizme sıkı bir göndermenin yanında bunun sonuçlarıyla da yüzleştiriyor okuyucusunu yazar.

Kitaba bütünsel baktığımızda; yazarların insanlarda cerrahların bile dokunamadıkları yerlere yani en derin duygularına dokunmasıyla başlayıp, makro kozmos da bir kum tanesinden ve ölümlü olmalarından bahisle devam ediyor. Ardından tarım toplumundan kentleşmeye geçişi anlatarak sürüyor. Bu ve bundan sonraki öyküler artık çevreci bir bakışla kentlerde ki koşar adım yalnız yaşamı anlatıyor. En sonunda kitaba ismini veren Kafa Ütüleyicinin Laklakiyatı öyküsüyle bitiyor öyküler. Tabii bu birbirine bağlı öykülerde bir yaşam döngüsü anlatıldığından, en sondaki öykü yaşlanmış ve kedisiyle yaşayan birini anlatıyor. Bu durumda Cortazar’ın bir kedi sever olduğunu mutlaka belirtmeliyim.

Öykünün içine doğru yol alırsak; hazır yiyecekler yerine evde emek vererek yapılmış ve konukların, dostların olduğu bir sofranın başına geçiriyor okuyucusunu yazar. Masaya da biraz likör koyuyor. Çevirmen Yiğit Bener’de “Beğendik Likörü” diyerek Ankara’dan esintiler katıyor öyküye. Bense “Masada masaymış ha” demekten kendimi alamıyorum. Beğendik Likör’ü bir zaman sonra etkisini göstermeye başlıyor. Sohbeti koyulaştırıp neşelendiriyor. Yazar bu oluşan sahneyi ya da buluşmayı, paylaşım ve birlikteliği (ne dersek diyelim) şahane kokulu bir esansiyel yağa benzetiyor. Senfonik şiirlerin ünlü bestecisi Fin’li Sibelius’un senfonik şiirlerinden oluşan müzik de eklenince hırka (insan) çorbasının en muhteşem tezahürü ortaya çıkıyor. Köpeğiniz mutluluktan havalara sıçrıyor. Çünkü bir sinek vızıltısına bile hasret. Senfonik şiiri de çok zekice yerleştirmiş yazar bu hırka çorbasının içine doğrusu. Çünkü şiir yalnız yazılır, senfonik şiir ise yaylı, üflemeli ve vurmalı sazlardan oluşan kalabalık bir orkestrayla çalınır. Üstelik orkestradaki herkes birlikte ve dayanışma içinde olmak zorundadır. Okuyucu bu metaforları yakaladığı anda öykünün özüne de iniveriyor.

Eklemeliyim ki; bu öykünün zamanı doğrusal ele alınmış. Yazar kalabalığın içindeki “Yapayalnız insan,” portresini çizerken; paylaşımın ve dayanışmanın güzel esansını da okuyucusunun üzerine sürüyor aynı zamanda. Bu öykünün, ardından gelen öyküyle köprüsü de epeyce gizemli sevgili okur. Onu da bir sonraki sayımızda inceleyeceğiz…

Gönül MALAT 14. 07. 2020

(Yazıyorum Dergi de yayınlanmıştır)

Kaynaklar:         
1.Wikipedia
2.Mehmet İlgürel, Julio Cortázar’ın öykülerinin sembolik imgelemi adlı  inceleme/çözümleme kitabı

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları