Kumların Kadını

Yalnızlık, sizin size yokuşunuzdur.
Yalnızlık hadi gidelim’dir çoğu kez, hadi n’olursun…
Yalnızlık alıp karşına kendini,
Öteki kendinlerle konuşmaktır
Bakışmaktır, öteki kendinlerle;
Dövüşmektir.
Kimi zamanda öldürmektir,
İçlerinden sana en çok benzeyeni**

 

Japon yazar Kobo Abe’nin 1962 yılında kaleme aldığı ödüllü kitabı “Kumların Kadını,” uzak Asya’da hala söylenmeye devam eden bir destan gibi güncelliğini koruyor. Kobo Abe bir manasçı gibi kitabını hem yazmış hem de söylemiş görünüyor. Yazarın deyişini işitip bir yandan da okurken, kopuzun melodisi yerine kumların akışını duyduğunuz anda kitabın içine girip kumlarla yaşamaya başlıyorsunuz. Kitap okuyucusunu bu ilkel yaşam şartlarını hayal etmeye epeyce zorluyor. Doğrusu imgelem dünyanızın sınırlarını koşarak aşmanız gerekiyor. Bununla birlikte kitabın sürreal ve lirik anlatımı (çeviri çok iyi), sınırlarınızı aşmak için yeterli kolaylığı da sağlıyor.

Kanımca “Kumların Kadını” için, bir yalnızlık destanının Kafkaesk anlatımı diyebiliriz. Metinde varoluşçu unsurlar gizlenmiş gibi görünse de dikkatli okuyucu, bunları kumların arasından çekip çıkarabiliyor. Özellikle Sisyphus metaforları yakalandığında, kitap başka bir boyuta yelken açıyor.  Hepimizin hatırlayacağı gibi Sisyphus, bütün çabasının beyhude olduğunu bildiği halde kendisine verilen cezayı görev gibi görüp çabalamaktan asla vazgeçmez. Çünkü o bir “Amor Fati” insanıdır. Yani kendi kaderini sever. Yaşamından ve kendinden memnundur. Eyleminde onu sabır ve direngenlik gibi erdem mertebesine yükselten şey aslında, hayata tutunması için varoluşa zerk edilen anlamdır biraz da.

İşte Kumların Kadını, XX. yüzyılın Sisyphus’unu anlatıyor bizlere. Varoluşa zerk edilen anlamı da!

Okura, çukurdaki yaşam şartlarının en hafif değimle hırçın olduğunu üzerine basa basa belirtmeliyim. Kadının her günü kar kürür gibi kum kürüyerek geçmektedir.  Akışkanlığı nedeniyle kum, insan vücudundakiler de dahil tüm boşlukları doldururken,  insanı aniden yutarak ölümüne de yol açabilir. Diğer yandan bazı kusurlarını da örtebilir. Söylemeliyim ki, yazar usta anlatımıyla bu ironiyi, okuyucusunun iliklerine kadar hissetmesini sağlayabiliyor. Bu bağlamda kumun niteliklerinin kitaptaki anlatımı bizleri, Hasan Ali Toptaş’ın  “Gölgesizler’ine”  özellikle, “Kar, neden yağar, kar?”  sorusuna götürerek, “Kum, neden var, kum?” sorgulaması da yaptırıyor.

Yazarın aynı zamanda hekim olması, özellikle tıp tarihinden söz açarak Frengi gibi hastalıkların metne kolayca yerleştirilmesini sağlamış görünüyor. Kadının yanına bir gece kalmak için inip bir daha çıkamayan ve esaret hayatı yaşayan roman karakteri Cumpei Niki, tedavi edilmiş ama sürekli tekrarlayan bir Frengi hastası çünkü. Yazar bu hastalık sayesinde metninde, “Kolomb’un küçücük gemisiyle, küçücük bir limana gizli gizli getirdiği şeyi, herkes elbirliği ile tüm dünyaya yaymıştı. İnsanoğlunun eşitliği belki de sadece ölüm ve zührevi hastalıklar karşısındaydı,”  diyerek Kristof Kolomb’ a alkışlanacak bir gönderme yapıyor. Bu iki cümleyi okuyucunun anlamlandırması için belirtmek gerekir ki, Kristof Kolomb Amerika’yı keşfedene kadar Frengi hastalığı, yalnızca Amerika kıtası sınırları içerisindeydi. Keşiften sonra başta Avrupa olmak üzere tüm dünyaya yayıldı. Ayrıca Amerika’da Kızamık hastalığı hiç yokken, Kolomb’un keşfiyle Amerika’ya yayılan Kızamık hastalığı, az daha Kızılderililerin top yekun ortadan kalkmasına neden oluyordu.

Yazar kumların özellikleri (tanelerinin boyutları vs.) ve Kolomb’un yumurtası anlatımıyla leitmotif tekniğini kitabında sıklıkla kullanıyor. Roman karakteri Cumpei Niki esaretinden kurtulmak için, basit ama zekice çözümler (Kolomb’un yumurtası gibi) üretip duruyor. Sonunda kendini bir kış uykusunda olduğuna ikna ediyor. Geri dönüş tekniğinin de sıklıkla kullanıldığı romanda Cumpei  Niki, öğretmenlik yaptığı dönemde bir bakır levha üzerine yapılmış ‘yalnız cehennem’ adlı resmi düşünüp, bunun neresi cehennem herhalde yanlış adlandırmışlar dediğini ve garipsediğini hatırlıyor. Ama kum çukuruna girdiğinde o resmin neyi anlattığını tamamen anlıyor ve diyor ki; “Yalnızlık, bir hayalin peşinden koşup doyurulamayan arzular demek.”

Cumpei Niki yeni bir böcek türü bularak adını dünyaya duyurma beklentisi ve arzusunu dizginleyemeyince, kendini kumlara gömülmüş buluyor. Sonunda doyurulamayan arzularının, kum evdeki esaretine neden olduğunu da anlıyor. Anlatıcı bu durumu  “Düşler, çaresizlik, utanç, itibar ne varsa kumlara gömülüp yok olmuştu. Kumdan duvar, adamın ruhunu yakalamış, onu kese kağıdındaki bir kediye çevirmişti,”  diyerek ifade ediyor.

Kitaptaki leitmotiflerden birisi de “Hüzne tek yönlü biletim var,” (Got a one way ticket to the blues, woo woo.. Neil Sedaka’nın 1959 yılında bestelediği şarkı) şarkısı. Aynı zamanda kitabın önemli bir diğer metaforu bu şarkı. Sözleri, doğumdan başlayarak tüm yaşam yolculuğunu anlattığı gibi,  Cumpei Niki’nin kumların kadınıyla olan hayatını da betimliyor.

Su ve susuzluk bu gerçeküstü –lirik romanın kurgusuna olağanüstü anlam katan iki önemli öge. Günün birinde insanın hayati ihtiyaçlarının bir tehdit unsuru olabileceğini, hatta bir silaha dönüşebileceğini hüzünle okuyorsunuz kitabın satırlarında. Bu bağlamda yazarın suyla; yaşam ve ölümü ilintilendirerek anlatımı hayranlık uyandırıyor doğrusu.

Ayna ve radyo yine yazarın metne ustaca yerleştirdiği, varoluşa zerk edilen olağanüstü semboller. Aynanın özde, kumun çok yüksek ısılara maruz bırakılmasıyla cama dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Ayrıca camın arkasına kaplanan sırla ayna olduğunu da! Yazar burada okuyucusuna, kum ve sırlı cam (kum-ayna) ile “Amor Fati’yi” muhteşem bir şekilde anlatıyor. Ayna kadının, radyo ise Cumpei Niki’nin yaşamla ve dünya ile bağı.

Romanın Japon edebiyatının en prestijli ödüllerinden biri olan Yomiuri Ödülü’nü almış olduğunu, filme de çekildiğini bilgilerimize eklemeliyiz. Ayrıca filmin, Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülünü aldığını ve en iyi yabancı film dalında Oscar’a aday gösterildiğini de belirtelim.

İncelemeyi, filozof  Michel Foucault’un yalnızlığa dair söylediği bir sözüyle bitirelim; “Eğer bir kişi yalnız olmayı beceremiyorsa, başkalarıyla bir arada olmayı da beceremez.”

Gönül MALAT  17. 06. 2020

Kaynaklar:

  1. H. Kılçıksız, Sisyphus’un Kafa Yaran Kayası, Son Gemi Dergisi 63. Sayı (Şubat-2020)
  2. Wikipedia

*Yazıyorum dergide yayınlanmıştır.

**Hasan Ali Toptaş, Yalnızlıklar

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları