Ölüm Fazla Mesai Yapınca – II

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün Covid-19 adıyla 11 Mart 2020 tarihinde Corona virüs pandemisini ilan etmesi üzerinden yaklaşık iki ay sonra kaleme aldığım yazı; Ölüm Fazla Mesai Yapınca adını taşıyordu. Henüz bu ölümcül ajanın ne menem bir şey olduğunu bilmiyor, karakterini öğrenmeye çalışıyorduk. Gerçi virüs, öncü habercilerini (Mers-cov, SARS gibi) evvel zaman içinde yeryüzüne göndermiş, pandemi yapabileceğini bizlere bildirmişti. Virüsün; A Rh + kan grubunu, erkekleri, obezleri, kronik hastalığı olanları, ileri yaştakileri, virüs yükü ve çalışma koşulları nedeniyle ülkemizdeki sağlık çalışanlarını pek sevdiğini de az çok öğrenmiştik. Bu bilgiler ışığında bir seri katile benzettiğimi hatırlıyorum Covid-19’u. Seçiciydi çünkü. Belli bir doku grubunu ve mesleği arıyor, buluyordu. Bu bağlamda kaleme aldığım yazıya dönüp bir bakalım isterseniz.  Yaşadıklarımızı, daha doğrusu çağa tanıklığımızı hatırlamakta fayda var.

Dünya tarihi ölümün fazlaca mesai yaptığı olaylarla doludur. Savaşlar, doğal afetler, büyük depremler, salgınlar ve özellikle pandemiler gibi! Ölümün çok çalıştığı bu zamanlarda sağlık çalışanları da kuşkusuz fazla mesai yaparlar, hekiminden, hemşiresinden hizmetlisine kadar. Ama diğer insanlardan tek farkla olur bu mesai, ceplerinde kendi ölümlerini de taşıyarak!

Nöbete veya işlerine gitmek için evlerinden yola çıkarken, akıllarında sevdikleri vardır hep. Mesleği gereği onları tehlikeye attığının bilinci ve ihtiyaç duyulduğunda belki de yanlarında olamayabileceğinin acısıyla. Bir cebinde ettiği yemin, diğerinde kendi ölümü ile yola koyularak.

Sağlık çalışanlarının mesleğiyle bağı bir Katolik evliliğine benzer. İyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta diyerek meslekleriyle evlendikten sonra bir daha boşanamazlar. Geri dönüşü olmayan bu yolda; yaşatma güdüsü ve bunun için elinden geleni yapmak, tam da bu evliliğin ürünüdür. İyileşen hastalarının verdiği mutluluk ve hazsa paha biçilmezdir elbette.

Ölümle boks maçı yapmış bir hasta, ölümü nasılsa nakavt edemeyecektir ama yaşamına belli bir süre daha eklemek için puanla da olsa bu defaki maçı kazanmıştır. Sağlık çalışanları da kazanılan bu maçta hasta lehine fırsat yaratmıştır. Hem de kendisinin boks maçı devam ederken.  İşte tüm mesele budur! Bu yakıcı sağ kalım savaşında, sağlık çalışanları kendi hayatları pahasına, hastalarının yaşaması için çabalayıp durmaktadırlar.

Bu ironik girizgâhtan sonra pandemiyi irdelemeye sıra geldi. Öncelikle salgının yalnızca tıbbi değil, sosyal bir sorun olduğundan söz etmek gerek. Tüm salgınlarda ve yıkımlarda olduğu gibi Covit-19 salgınında da ölümün sınıf seçtiğini, varsıllarla yalnızca merhabalaşıp, yoksulları kucağına alarak sevdiğini, önceliği hep yoksullara daima daha yoksullara verdiğini de belirtmek gerek. Diğer yandan virüs ayna gibi nasıl bir toplumda yaşadığımızı da bizlere gösterdi. Sadece yaşadığımız toplumu göstermekle kalmadı, bizleri kendimizle de yüzleştirdi. Daha da önemlisi Byung-Chul Han’a göre (Almanya’da yaşayan Güney Kore’li felsefeci ve kültür kuramcısı), Covit-19 tüm insanlığı, yalnızca ve yalnızca, sağ kalma toplumuna indirgedi. “İyi yaşama duygusunu tamamen kaybeden, hazzın da sağlığa feda edildiği bir sağ kalma toplumuna!”(1)

Bu durum bizleri bazı kuramları da tekrar düşünmeye sevk etti. Mesela Maslow piramidinin başına döndürdü ve piramidin yeniden yapılandırılması gereğinin haberini de vermiş oldu. Arzuların, yalancı hazların, güdülenmenin ve tüketimin şekli de tamamen değişme sinyalleri vermeye başladı. Bir yandan da oluşan bu minimalist yaşam, zaten krizin arifesinde ve kırılgan olan dünya ekonomisini de tepetaklak etti.

Tarihimize bakınca istisnasız tüm krizler (sıkışmış kapitalizm diye okuyun), hep yeni kurallarla, yasalarla, daha çok vergiyle ve savaşlarla çözülmüştür. Hatta yeniden daha da otoriter ve totoliter rejimlerin uygulanmaya konulmasına fırsat yaratmıştır. Salgın nedeniyle dünya bir biyopolitik gözetleme rejimine doğru hızla devinirken, sağ kalma kaygılarımız da bizleri bu duruma gönüllü ve edilgen olmaya zorlamaktadır aynı zamanda. Ne yazık ki, tüm dünyada rejimler, dev birer Panoptikon’a dönüşmenin eşiğini çoktan atlamış ve merdivenlerini üçer beşer tırmanmaya başlamıştır artık. Diğer yandan bu dönüşüm kanımca, böcekten çok kobra yılanına doğru bir başkalaşmadır.(2). Merdivenlerin sonunda bu dönüşümün, kobra etkisi (kobra etkisi; bir sorunun çözümü için yapılan müdahalelerin, sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmesi) doğurması çok ama çok muhtemeldir.

Salgının pek çok değişkene bağlı öngörülemez yapısı, işin içinden çıkılamaz bir noktaya bir kara distopyaya doğru götürüyor adeta tüm dünyayı. Bu distopik panoptikon yapının içinde sağ kalım öne çıkınca; hak aramalar, protestolar ve özgürlükler vs. gibi olaylar da tıkanıp kalıyor çok yazık. Geleceğin belirsiz olduğu şu durumda tek yapabileceğimiz “Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım,”  deyip daha dayanışmacı, daha paylaşımcı, daha eşitlikçi ve daha insancıl yeni söylemler geliştirmektir elbette.

Bunları geliştirmek için göz önünde tutmamız gereken şeyse, sermayeden farklı olarak, virüsün kâr etmeyi değil çoğalmayı arzuluyor olduğudur. Bu nedenle virüs, belli bir dereceye kadar sermaye akış yönünü değiştirmiş olsa da hızlı, gerçek ve destansı bir trajedi sahnededir. Aslında bu trajedi zaten yıllarca ve yıllarca sahne alıp durmuştur. Bu tren enkazı yıllardır gözümüzün önündedir. Yaşadığımız her ne ise (salgın), dünyayı şu ana kadar hiçbir şeyin yapamadığı bir şekilde dizlerinin üzerine çöktürmüş durumdadır. Zihinlerimiz hâlâ ileri geri çalışarak, normalliğe dönüş isteyip, geleceğimizi geçmişimize dikmeye çalışarak bu kopuşu reddetmektedir. Ama bu kopuş gerçeğin de ta kendisidir. Bu acı gerçek, diğer yandan korkunç umutsuzluğun ortasında, bize tekrar kendimiz için yarattığımız kıyamet günü makinesini düşünme şansı vermektedir. Hiçbir şey normale dönmekten daha kötü olamaz. Tarihsel olarak, pandemiler insanları geçmişlerinden kopmaya ve nasıl bir dünya istediklerini tekrardan düşünmeye zorlamışlardır. Bu pandemi de diğerlerinden farklı değildir. Bu bir portal, bir dünya ile diğer bir dünya arasındaki geçittir. (3)

Önyargılarımızın ve nefretimizin enkazlarını, egomuzu, veri tabanlarımızı ve ölü fikirlerimizi, ölü nehirlerimizi ve arkamızda beliren dumanlı gökyüzünü de peşimizden sürükleyerek bu karanlık tünele girmeyi seçebiliriz. Ya da hafif bagajlarımızla, başka bir dünyayı hayal etmeye ve onun için savaşmaya hazır olarak, onun içinde yavaş yavaş yürüyebiliriz. (3)

Pandemi ilanından yaklaşık iki yıl sonra (günümüzde), önceki yazımı da göz önüne alarak sürece baktığımızda hastalığın aşısı bulunmuş olmasına rağmen kaygılarımızın çoğaldığı, hatta katlandığı doğrudur. Tüm dünyadaki otoriter-totoliter yönetimlerin sayısının hastalık sürecinde artmış olduğu kesindir.  Michel Foucault’un da dediği gibi “İktidar(lar), öncelikle boyun eğdirilmiş bedenler yaratmayı amaçlar.” Kanımca pandemi, boyun eğdirilmiş bedenler için eşsiz bir besi yeri oluşturmuştur. Gönüllü veya zorunlu olarak gözetlenen (HES kodu vs) takip edilen insanların sayısı tüm dünyada inanılmaz rakamlara ulaşmıştır. Dolayısıyla hak arama, sınıf mücadelesi, sendikalaşma hiç olmadığı kadar gerilemiştir. Bunun en ironik örneği de Covid-19’un sağlık çalışanları için bir meslek hastalığı olduğu halde, ülkemizde meslek hastalığı olarak yasallaşmamasıdır. Bu süreçte hasta yakınlarının şiddetine maruz kalmak da kendi sağlıklarını bile öncelemeden canla başla uğraşan sağlık çalışanları için kelimelerle ifade edilmez onulmaz bir yaradır.

Kuşkusuz aşıların bulunup hızlıca üretilmesi, ölümün fazla mesai yapmasına engel olan bir insanlık başarısıdır. Bu bağlamda dikkat çekmek istediğim bir başka konu ise aşıların adil dağılımının sağlanamamasıdır. Kuzey yarı kürenin güneye, varsıl ülkelerin yoksullara karşı önceliği, sürekli çoğalmaya kodlanmış virüsü aşıya karşı varyant oluşturmaya daha ölümcül ve daha hızlı çoğalmaya itmiştir. Olayın daha ironik yanı da aşı üretim şirketlerinin tüm dünya borsalarında hisse artışlarının rekorlara koşmasıdır. Peki ya kolonyal geçmişe sahip zengin ülkelerin, nüfuslarının beş katı aşı stoklamalarına (satın almalarına) dolayısıyla virüsle elbirliği ederek aşılanamayanların cinayetlerine ortak olmalarına ne demeli?

Arundhati Roy kanımca çok haklı bir soru soruyor; “Hiçbir şey normale dönmekten daha kötü olamaz?” Ama tüm dünya hızla normale dönüyor. Daha fazla hak kaybı, daha büyük ayıplarla! Savaşın eşiğinde bekleyen, şiddet yüklü, tekinsiz, etiksiz, adaletsiz bir normale!

 

Uzm. Dr. Gönül Malat

Kaynaklar:

  1. Byung-Chul Han, A3 haber.com, Koronavirüs bizi bir ‘sağ kalma toplumuna’ indirgedi
  2. H. Kılçıksız, Gazete Duvar, Koronada ‘kobra etkisi’
  3. Arundhati Roy, Financial Times, “Bu salgın bize, kendimiz için yarattığımız kıyamet günü makinesini düşünme şansı veriyor, hiçbir şey normale dönmekten daha kötü olamaz” (Mediascop, Engin Deniz İpek çevirisiyle)

 

(TTB pandeminin ikinci yılı raporu kitabında yer almıştır )

E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları