Şeytan Uçurtmalarına Takılmış Umutlar

Ben isterim ki, bulutlar ağlasın, çocuklar ağlamasın. Silahların kesilsin sesi

Ben isterim ki, yangınlar sönsün. Umutlar sönmesin.

Resul RIZA

Cırcır böceklerinin çok sesli korosuna memleketlerinden de alışkındılar. Yazın ortasında hüngür hüngür ağlamış bulutlardan sonra, pek neşeliydi aslında koro. Denizin dalgası bile zor işitiliyordu şarkılardan. Kesif çam kokusu biraz rahatlatsa da kadını, Hürriyete Doğru yolculuk için epey kaygılıydı. Umutlarını yeşertmeye çalışıyordu ama başardığı söylenemezdi. Bir yandan da kaygısını çocuklarından gizlemeye çabalıyordu.

Ay’ın önüne geçecek bulutların ortalığı daha da karartmasını bekliyorlardı. Kadının üç oğlu da yanındaydı ama yüreği söz dinlemiyordu bir türlü.

-Gelin bakayım çocuklar yanıma. Şimdi size söyleyeceklerimi can kulağıyla dinleyin. Sözlerimden asla dışarı çıkmayın. Gemiye bindiğimizde elimi bırakmayın. Birbirinizin elini de bırakmayın. Şu karşıda ışıklarını gördüğünüz adaya geçtik mi tamamdır. Sonrası kolay. Anladınız beni değil mi?

gemi-oykuleri-antolojisiEn küçük oğlan, “Anne sen yüzme biliyor musun?” diye sordu.

Çocuklarına yalan söylemenin sızısını, gecenin yardımıyla bakışlarında gizleyerek,

-Bilmem mi hiç? Tabii biliyorum. Baban da biliyor hiç meraklanmayın, diye yanıtladı.

-Karnındaki kardeşim peki?

-Ben onunla birlikte yüzerim, yüreği güzel oğlum benim, korkma emi. Hiç biriniz korkmayın. Hep birlikte sağ salim geçeceğiz gemiyle karşı adaya.

-Anne bu bulutlar da bizle gelecekler mi? Uçurtma uçurabilecek miyim gittiğimiz yerde anne?

-Hem de hepsi bizimle gelecek bulutların. Ben sana şeytan uçurtması yapacağım her istediğinde, söz.  Aaa bakın çocuklar şurada ateş böcekleri uçuşuyor. Bu iyiye işaret! Bize uğur getirecekler. Korkmayın emi!

Eliyle işaret ederek, “Bakın gördünüz değil mi? Bakın, bakın,” dedi.

Üç yaşındaki küçük oğlan takıldı ateş böceklerinin peşine, onlarla zıplayıp hoplayarak oyuna daldı. Kadın “Uykusu da gelmedi bu çocuğun, zıplayıp durur hala, neyse gemide uyur daha iyi,” diye geçirdi içinden.

Dokuzundaki büyük olan,  annesinin serinletici konuşmasından ikna olmamış “Yalan söyleme anacığım,” der gibi bakıyordu kadının gözlerine. Ortanca oğlan zaten pek saftı. Annesinin tembihlediklerini eksiksiz yerine getirmenin derdiyle uğraşıyor, ağabeyinin eline şimdiden sımsıkı yapışmış bırakmıyordu.

aylan-bebekGece ilerlemiş, gemi hala gelmemişti. Ay bile gemiyi davet edercesine bulutların ardına girmişti. On yedi kişi merakla geleceklerini inşa edecek geminin bulundukları kıyıya yanaşması için bekleşiyorlardı.

Etraflarını kontrol ede ede birkaç adam karadan yanlarına yaklaştı. Ellerinde bir pompa, küçük bir motor ve plastik botla… Denizden gelmemeleri, epey şaşırttı kadını. Botu görünce yüreği göğüs kafesini dövmeye başladı. “Nasıl sığacaktı bu kadar kişi bu küçücük bota? Tanrım bize yardım et!”

Kadının tüm derdi çocuklarıydı. Kendini aklına bile getirmiyordu. Bot şişirilip motor takıldıktan sonra geminin boyutlarını gören küçük oğlan, “Anneee, bu gemi daha önce gördüğümüz gemilere hiç benzemiyor, buna mı bineceğiz?” dedi.

-Güzel oğlum, o kendini bot zanneden bir gemi. Şimdi bizi bi hızla “Sevdalı Bulut” gibi götürecek karşı adaya.

-Bak geminin güvertesinde oturma yerleri var görebiliyor musun?

Oğlan görmüş gibi başını salladı. Kadın “Kral Çıplak” masalını her gün anlattıran küçük oğlunu inandıramayacağını düşünmüştü oysa. Oğlunun uykusuzluğuna ve yorgunluğuna verdi. Duruma bir yandan da sevindi. Sonra kendini, olmayan kumaştan krala elbise diken üçkağıtçı terzilere benzetti. İçine ılık ılık bir acı yayıldı. “Tanrım çocuklarımı koru, beni affet. Affet beni tanrım.”

Annesinin halinden ve davranışlarından bir şeylerin yolunda olmadığını sezen ağabey, bu durumu bozuntuya vermiyor ve yiğit bir erkekmiş gibi kardeşlerine sahip çıkmaya ve annesine destek olmaya çalışıyordu. Kadın, oğlunun kulağına eğilip cesaretinden dolayı onu kutladı ve yardımı için teşekkür etti.  Ortancayı pek kayırmıyordu. Ne olup bittiğini nasılsa anlamayıp her şeyi oyun sanacaktı. Asıl kaygısı üç yaşındaki körpesi içindi. O daha yolun çok başındaydı. Küçük yaşına rağmen akıllıca sorular soruyor, doğru yanıtları alabilmek için annesini hep zorluyordu. Bu durum kadının pek hoşuna gidiyordu. Arada sırada “Bu küçük oğlanı öbürlerinden daha çok mu seviyorum acaba?” diye aklından geçiriyor, sonra da adaletli olduğuna kanaat ediyordu.

O anki koşulları nedeniyle yalan dolanla oyun oynamaktan başkaca çaresi yoktu kadıncağızın. Üstelik çocuklarına yalan söylemenin ezikliği içindeydi. Hayal meyal ışıkları görünen adaya, sağ salim çıkma ihtimallerinin de epey az olduğunu anlamıştı.

-Şimdi bu Sessiz Gemiye binme vakti. Hadi bakalım söylediklerimi sakın unutmayın tamam mı? Buraya gelirken yolda gördüğümüz turnaları hatırlayın. Nasıl da birbirlerine destek vererek uçuyorlardı? Bizim gibi başka memleketlere göçüyorlardı. Yeni yuvalar kuracaklardı? Hatırladınız değil mi? Şimdi turnaların yaptığını yapma sırası bizde. Göreyim sizi çocuklar, göreyim sizi.

Bunları söylerken bir yandan da Tanrı’ya yalvarıyordu. “Tanrım çocuklarımı koru, çocuklarımı koru tanrım,”  Bulutlardan kurtulan ay ışığı yanaklarına süzülen gözyaşlarının parlamasına neden oldu. En küçük oğlan, “Anne ağlıyor musun sen?” diye sordu.

-Yok, oğlum nerden çıkarıyorsun ağladığımı? Uykum geldi esnedim o yüzden güzel yavrum, o yüzden.

Çocuklarla beraber herkesin bota binme vakti geldi. Kadının ayakları geri geri gidiyor, kocasının gözlerinin içine bakıp adeta binmeyelim diye yalvarıyordu. Kocasıysa tüm sermayelerini bu umuda yatırdığı için karşılığını almak istiyordu. Çocuklarının geleceği bu yolculuğa bağlıydı. Hatta onların ufuktaki güzel günlerini satın aldığını düşünüyordu. Tabii ki kocası da kaygılıydı ama onun umudu daha baskındı. Savaşın yaşanmadığı, çocukların öldürülmediği topraklara ulaşmaktı adamın tek hayali. Bunu gerçekleştirmek için de elinden geleni yapmış, aile bütçesinin çok küçük bir kısmını gidecekleri yere ayırarak kalanın hepsini bu adamlara vermişti. Adamlarınsa aldıkları parayı nereye harcadıkları karafaki kokularından anlaşılıyordu.

Bekleşenlerin hepsi taş çatlasın yedi kişilik bota can yelekleri olmadan bindirildiler. Kadın, büyük ve ortanca oğlunu kocasının kucağına verdi. En küçüğe seslenip, elinden tutarak, “Aylan, Aylan sen benim kucağıma gel. Uykun geldi senin. Biraz uyursun,” dedi.

-Anne kardeşimden sığamamki kucağına?

-Gel sen, gel. Ben kollarımla ayarlayacağım meraklanma. Kapat gözlerini bakiim. Yorgunluktan öldün. Hala oyunda gözün!

Aylan daha annesinin koluna başını koyar koymaz uykuya dalıverdi.

Cırcır böcekleri güneşin yakıcı sıcağını yine çok sesli koroyla savuşturmaya çalışıyordu. Aylan, yüzüstü kumsalda yatıyor, sahile vuran dalgalarla hafif hafif hareket ediyordu. Masum gülümsemesi tüm yüzünü kaplamıştı. Cırcır böceklerini işitmiyor, dalgalarla ıslandığının farkına varmıyordu artık. Üzerindeki kırmızı tişörtü olmasa, hiç kimse kıyıya vurduğunu bile anlayamayacaktı. Annesi ve ağabeyleri de, Aylan gibi Sessiz Gemiye binmişlerdi. Hepsi birden öylece olduğu gibi gidiverdiler.

Kadın da yaşamdan koparılmıştı ama bir türlü ayrılamıyordu Aylan’ın başından. “Milyonları öldürmekle, bir çocuğu üzmek aynı şeydir,” deyip duruyordu çocuğunun başında.  “Ah ölüm, zalim ölüm, zaten “Lades’i” sen kazanacaktın, ne acelen vardı?” diye yakarırken,  birden “Sevdalı Bulut,” Aylan ve annesinin başında dolanmaya başladı. Ney ülkesinden getirdiği Derviş’e, neyini üflettirdi. Derviş neyini üfler üflemez, Aylan neyden fırlayıp annesinin kucağına kuruldu. Diğer oğullarını da yanına istedi kadın. Derviş neyine üfleyerek onları da yanı başlarına kondurdu.

Hepsinin etrafında onlarca mezar taşı belirivermeye başladı. Kiminde barış, umut, eşitlik, kardeşlik  kiminde de insanlık yazıyordu.

Ardı sıra gökten üç elma düştü.

 

Gönül MALAT   –  23.07. 2019

(Edebiyatist gemi öykülerinde yayımlanmıştır )

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları