Suya Sabuna Dokunmak

Çocukluk başlı başına bir memlekettir, hatta sılasıdır insanın.

Büyüdükçe sıla özlemimiz artar, hayat giderek gurbetleşir.

Sanki ne yaşarsak yaşayalım hep gurbetteyizdir.

Büyümek gurbete çıkmaktır.

Murathan MUNGAN

 

Sabahın köründe inatla çalan ev telefonu, bahçedeki kurumuş yaprakları toplayan, Cemal’in yüreğini ağzına getirdi. Telefona yetişmek için, hızlı adımlarla içeriye girdi. “Alo?” sesinde ki; heyecanı ve ürkekliği telefondan dahi hissedebiliyordu. Cemal, sesin kime ait olduğunu çıkaramasa da, sanki tanıdık bir esinti vardı. “Ben çocukluk arkadaşın Orhan, hatırlıyor musun?” dedi telefonun öbür ucundan. Cemal’in yüzünü kocaman bir gülümseme doldurdu. Orhan görüşmek istediğini belirterek, arkadaşından adresini almış ve telefondaki konuşmayı çok uzatmadan hemen geleceğini söyleyip yola koyulmuştu.

Cemal, elinde kalan telefon ahizesi ile yıllar öncesine kısa bir yolculuk yaptı. Belki otuz beş yıla yakın hiç görüşüp haberleşmemişlerdi Orhan’la. “Haylaz Orhan işte, insan yedisinde neyse yetmişinde de o” diye söylendi başını iki yana sallayarak.

Cemal’le karısı çiçeklerle uğraşmayı planlayarak, ikisi de emekli olur olmaz Şile’ye yakın bu eve taşınmışlardı. Cemal kızılın her tonundaki sardunyalarla, Esma ise çok sevdiği mavi ortancalarla ve ıtırlarla uğraşacaktı. Tüm bunlar için evin kocaman bir bahçesi vardı. Esma, taşındıktan yedi ay sonra trafik kazasında ölünce,  Cemal başta olmak üzere her şey altüst oldu. Mavi ortancalar küstü. Sardunyalar gönülsüzce renklendi, neşeleri kaçtı. Itırlar soldu. İsyanının sessiz çığlıkları ve hüzün bir buçuk yıldır Cemal’ in yüzüne yüreğine yapışıp kaldı.

Önce evi satıp hiç tanımadığı ve tanınmadığı başka bir yere göçüp gitmek istedi. Bunu günlerce düşündü. Çocukları da olmadığı için, onu buralara bağlayacak hiçbir şey yoktu. Sonra her gün karısının mezarına gidip onunla konuşmaya başlayınca bunun kendisine iyi geldiğini fark etti. Evde kalma kararı aldı. Hem Esma da bunu isterdi.

Bir buçuk yıldır yağmur – çamur, kar- kış demeyip hiç aksatmadan, hep aynı saatte, Esma’nın mezarına gidiyordu. Orhan’ ın telefonundan hemen sonra hızlıca evden çıkıp, normal saatinden çok daha önce Esma’ sını ziyarete gitti. Esma’ ya çocukluk arkadaşının aradığını, onunla görüşeceği için heyecanlı olduğunu, ama aynı zamanda bu gecikmiş görüşmeden nasıl da korktuğunu, bir bir anlattı.

Eve döner dönmez arkadaşına yiyecek bir şeyler hazırlamaya koyuldu. Kolay, yapmasını iyi bildiği bir kaç çeşit yemek hazırladı. Tam eski albümleri aramaya başlayacağı sırada, dışarıdan gürültülü, güçlü motosiklet sesinin ardından, keskin bir fren ve Hektor’ un havlaması duyuldu. Birkaç saniye sonra kapı çaldı. Cemal kapıya yönelirken içi buruk bir sevinçle doluydu.

Lastik bir tokayla arkada toplanmış hala gençlik yıllarındaki kadar gür ama bembeyaz uzun saçları, hafif göbeği, derinleşmiş çizgilerin arasında tanıdık muzip bakışları, kızarmış palyaço gibi burnu ve siyah deri montuyla çocukluk arkadaşı Orhan tam karşısındaydı.

Orhan elindeki Jack Daniel’s şişesini uzatarak içindeki ölmemiş çocukla, tam bir tezat oluşturan kalın sesini ortalığa salıp  “Ağustos böceği karıncayı ziyarete geldi dostum,” dedi.

Sohbet üzerlerinden uzun yıllar geçmemiş gibi kaldığı yerden, koyulaşarak başlayıverdi. Tozlu raflardan okul anıları birer birer gün yüzüne çıkıyordu. İlkokuldan lisenin bitimine kadar birlikte aynı sınıfta okumuşlardı. Tüm çocukluk ve ilk gençlikleri yan yana geçmişti. Komşu oldukları için sokaklarda da hep bir aradaydılar. Kel kör bir topun peşinde nasıl koşuşturduklarını konuştular. Elektronik düşkünü yeni yetmelerin hiç anlayamayacağı, gazoz kapaklarıyla oynamanın mutluluğunu da!  Öğretmenlerini,  arkadaşlarını ve komşularını konuştukça fark etmeden yüzlerindeki gülümseme gittikçe büyüdü büyüdü.

Çocukluklarına, ilk gençliklerine yapılan bu masalsı yolculuk uzun zamandır olmadıkları kadar mutlu etmişti Cemal ve Orhan’ı. Dünya onları merkezine almış, ikisinin etrafında dönüyor gibiydi.

Orhan çok zeki ama yaramaz, Cemal’se çalışkan, vefakar ve arkadaş canlısı bir çocuktu. Orhan’ ın, Cemal’i arayıp ziyarete gelmek istemesi bu yüzdendi. Yalnız Cemal,  geçmişine çocukluğuna götürebilirdi. Orhan’ ın anne ve babasını, kısacası ona dair her şeyi biliyordu. Liseden sonra hiç görüşmemeleri tamamen Orhan’ın tercihiydi. Otuz beş yılda olup bitenleri, memleket haberlerini anlatmasını istedi Cemal’den.

Önce babası Nafiz Amca’ nın, ardından beş yıl sonra annesi Selime Teyze’ nin ölümü nedeniyle cenazelerine gittiğini ve Çanakkale’deki mezarlarının yerlerini anlattı Cemal.

Orhan gözünün ucundan yavaşça sakallarına doğru süzülen yaşla, “Ben yoktum dostum gelmedim, keşke gelemedim diyebilseydim. Hem hiç ölmeyecek sandığım taş yürek babama, hem de pamuk anama gelmedim dostum; ben onlara, onlar bana hasret gittiler,” dedi.

Uzun bir sessizlik sonrası Cemal içki koyacak bardak ve buz almaya giderken, Orhan’ın kendisini ziyaret etme nedenini merakla, içten içe sorgulamaya başladı. Zihninde bir açıklama ararken, yolunda gitmeyen bir şeylerin varlığı çoktan hakim olmuştu düşüncelerine.

Birlikte bir şeyler atıştırıp birkaç kadeh boşaldıktan sonra, Cemal’in kaygılarını gidermek üzere, Orhan elindeki sigarasından dumanı yutarcasına derin bir nefes çekti ve ardından vapur bacası gibi tüttürerek konuya balıklama daldı.

Akciğer kanseriydi. Son günlerini yaşıyordu. Her yerine yayılmıştı. Tüm ısrarlara rağmen tedaviyi reddetmişti. Uğraşamazdı kimyasal tedaviyle, doktorla, hastaneyle… Bunlar ona göre değildi. Zaten yaşamıştı yaşayacağı kadar. Dünyayı gezmiş dolaşmış, her türlü zevki tatmıştı kendince. Evlenmemişti. Çocuğu yoktu. Varsa bile bunu bilmiyordu. Orhan neredeyse nefes almadan günah çıkarırcasına geçmişini anlattı durdu. Cemal içindeki sızıyı belli etmemeye çalışıyordu ama çok üzülmüştü.

Orhan birden duraksadı. Yine anlatmaya başladı. Tekrar duraksadı. Aklına sevdiği kadın gelmişti. Hayatında bir defa aşık olmuştu. Hem de delicesine. Fakülteden bir kıza! Hatta kendisinden hiç beklenmedik bir şekilde o zamanlar evlenmeyi istemişti. Ama sonra düşününce sorumluluk alacak, kendi kendini zincire vuracak biri değildi. Özgür olmalıydı. Kümeste yaşayamazdı. Kimseye bağlanamazdı. Nasıl olsa bir gün bırakıp gideceği için, boş ümitler verip kızı da sürükleyemezdi bu belirsizliğe. Aslında sevdiği kızı düşünüyordu ayrılırken bile. Üniversiteyi de bırakmış başka dünyalara yol almıştı. “Yapamadım dostum, yapamadım.” dedi.

Sonra birden kendini anlatmayı kesti ve hayatında tek mutlu olduğu döneme çocukluğuna geri dönmek istedi. Sözü bırakmadan, soru ve cevaplarla ikisinin de hafızalarında tozlanmış bütün güzel anıları, adeta topraktan çapalayarak söküp çıkarıyor, eksik kalan kareleri Cemal’e tamamlatıyordu.

Konu lise yıllarına ve öğretmenlerine geldi. Necati Çığşar* adında bir matematik öğretmenleri vardı. O yıllarda matematik öğretmenlerinin gelecekleriyle ilgili söylediklerini toylukları ve kafalarında esen kavak yelleri nedeniyle, anlayabilmenin zorluğundan bahsettiler. Necati öğretmenin, hayatlarına dokunuşunu ve üzerlerinde bıraktığı etkiyi ilmek ilmek çözmeye çabaladılar. Orhan; Necati öğretmenin derslerde öğrencilerine, söylediği sözleri taklit etmeye çalışarak sesli tekrarladı. “Yaptığınız işin, en iyisini dürüstçe yapacaksınız. Düşüneceksiniz. Kafa yoracaksınız. Okuyacaksınız. Aklınızı kullanacaksınız. Suya sabuna dokunacaksınız. Suya sabuna dokunmazsanız ne olur? Kirlenirsiniz. Pislik içinde yüzersiniz. Dürüst bir insan olmak için, kendinizi kazanmak için suya sabuna dokunup temizlenmelisiniz.” İkisi de ürperdi. Öğretmenlerinin sesi, onca yıla rağmen ikisinin de kulaklarında çınladı sanki.

Uzun bir sessizliğin ardından, Cemal söze ilk başlayan oldu. Necati Öğretmenin kendisine okuldan sonra ücretsiz ders verdiğini, sürekli yapabilecekleri konusunda yüreklendirdiğini söyledi. Bu ücretsiz derslerdeki sohbetlerin,  bulutlar dağıldıktan sonra güneşin en parlak ışıklarını göstermesi gibi yaşamını aydınlattığından bahsetti. Bunu çok sonra anladığını da ekledi.

Orhan; Necati Öğretmenin taşkalp lakaplı babasına bir mektup göndererek, oğlunun zeki ama haylaz olduğunu, kapasitesini kullanmadığını ve bunun için yapılması gerekenleri yazdığını anlattı. Bu mektup üzerine rahmetlik babasının kolundan tutup, oto tamirhanesine götürerek “artık okul mokul yok tamirci olacaksın” dediğini ekledi. “Lise diplomamı Necati Öğretmene borçluyum. Oto tamircisindeki, yirmi günün izleri hala burnumda görüyorsun değil mi dostum?”  deyince koca salon kahkahayla doldu.

İkisinin de kafalarına birkaç tebeşir yemişlikleri vardı ama hayata dair onlara gösterdiği dürüst ve onurlu yolda öğretmenlerini minnet ve şükran duygularıyla bir daha bir daha andılar.

Cemal “Şimdi böyle öğretmen bulmak o kadar zor ki, insan ülkenin geleceğinden bu nedenle kaygı duyuyor” dedi. Orhan kendini sorgulayarak birazda vicdanının baskısıyla “Yaşlı sersem hayatında böyle bir kaygı duydun mu hiç?” diye geçirdi içinden. Kendine küfretmek onu garip bir şekilde rahatlatıyordu.

Orhan bu düşünceleri aklından def etmek istercesine “Hatçe Teyzeyi hatırlıyor musun? Komşumuz hani?” der demez, Cemal hatırladığı anlaşılacak şekilde kıpkırmızı oldu. Orhan “ Yapma dostum, çocuktuk ilkokul bir mi? İki mi?” dedi. “İki” cevabını alınca konuşmaya devam etti. “Hatçe Teyze’nin ne güzel bir bahçesi vardı tabii ki biz mahvedene kadar,” dedi. Tam güleceği sırada Cemal’ in utancından pancar gibi olduğunu görünce vazgeçti. “Zaten çok zor bulduğumuz bir topumuz vardı onu kesip asmasaydı o da demir kapının koluna dostum,” dedi. Cemal hala kızarık yüzüyle bir şey söyleyecek oldu, durakladı ama sessiz kalmaya razı olmayan bir şey büyüdü içinde. “Çocuk olmamız bütün bir apartmanın çöpünü gecenin bir yarısı o güzelim bahçeye dökmemizi gerektirmez,” deyince Orhan içinden yine “Yaşlı sersem,” diyerek kendine bir küfür savurdu. Cemal devam ederek “Mahvoldu bahçe, bir daha eski halini hiç alamadı. Bunu nasıl yaptık hala aklım almıyor,” diye söylendi.

Orhan bir yarışmada zamana karşı yarışan, heyecanlı bir yarışmacı gibiydi. Kısa sürede her şeyi öğrenmek istiyor konudan konuya geçip, daldan dala atlıyordu. Cemal’ e eşini sordu. Onun hakkındaki duygularını tek bir cümleyle anlatmasını istedi.

Cemal biraz düşündükten sonra “ Esma hayatıma girdiği andan itibaren hayatı bir tangoymuş gibi yaşadım,” dedi, yanaklarına süzülen yaşlarla.

Orhan ayağa kalktı başka koltuğa geçti. Geldiğinden beri yer değiştirip duruyordu. Her derin konuşmanın sonunda zülfü yare dokununca o koltuktan öbürüne geçiyor, bunun anlaşılmasını engellemek için taktığı maske, yüzünden düşüp duruyordu. “Ben böyleyim, sürekli hareket ederim. Rahatsızlığımdan değil meraklanma dostum!” dedi.

Orhan yine konuyu değiştirerek “Dostum Zorba filmini seyrettin mi? Bilir misin?” diye sordu. Cemal’ den “Evet!” yanıtını alınca da devam etti; “Orada Zorba’ nın söylediği bir cümle var ki, zaman zaman aklıma gelir; -Her şey boş, yeter ki adamın iyi bir karısı olsun- der. Budur dostum işte! Her şey boş yeter ki adamın, yufka yürekli, anam gibi, Esma gibi iyi bir karısı olsun…”

Tan ağarana kadar demli sohbet sürdü gitti. Orhan sigaranın birini söndürüp diğerini yaktı. Sonunda sigarası bitti. Ceplerini yokladı, gitti motosikletine baktı geldi, hiç sigarası kalmamıştı.

Orhan sigarasız biraz oturduktan sonra aniden ayağa kalktı. Cemal koltuk değiştirecek zannederken “Bana eyvallah dostum!” diyerek kapıya doğru yürüdü. Cemal kalıp dinlenmesi, biraz uyuduktan sonra gitmesi için ısrar ettiyse de Orhan’ a dinletemedi. Arkadaşıyla vedalaştı “Ben suya sabuna dokunmadım. Pislik içindeyim!” diyerek Hektor’ un havlamaları arasında motosikletiyle sert bir dönüş yapıp tozu dumana katarak çekti, gitti. Cemal motor gözden kaybolana kadar arkasından öylece baka kaldı.

Anlaşılan Orhan, hayatına dair her şeyin kendi seçimi olduğunu düşünerek yaşamıştı. Acaba kimlerde izi kalmıştı? Belli ki bunu kendisi de bilmiyordu. Issız ve hüsran doluydu. Sözde özgürdü, ama aslında özgürlükten kaçıştı yaptıkları. Serbest bir adamdı yalnızca. Onca yılın ardından, öyle görünüyor ki, kendine karşı dürüst olacak cesareti yoktu ya da o cesareti hiç bir zaman toplamayı becerememişti. Cemal kapıda, zihninde uçuşan bu düşüncelerle uzunca daldı. Hektor havlamasa daha kendine gelemeyecekti.

Kapıyı kapatıp içeri girince, hala salonda dolaşan sigara dumanı genzini yaktı. Hemen pencereleri açarak temiz havayı içeriye davet etti. Allak bullak olmuştu. Kadehinde kalan iki yudum viskiyi, sabahın köründe midesine indirdi. Koltukta bir süre yığılıp kaldı. Kalkacak gücü bir türlü bulamıyordu. Hayatın anlamını ya da anlamsızlığını ve acılarını sorgulayan düşünceler ardı ardına zihnine doluşmaya başladı. “İnsan kendine karşı dürüst olmalıydı. Bu da cesur olmayı gerektirirdi. Dürüstlüğün bedeli ağırdı. Hem de çok ağırdı. Suyla sabunla temizlenerek oluşan dürüstlük, insanı kendi kendinin kahramanı yapardı. İşte o zaman, her şeyin ve herkesin karşısına büyük bir özgüvenle çıkabilirdi insan. Bu özgüven bize, suya sabuna dokunmanın armağanıydı. Kendimizi kazanmış, vicdanlı ve özgür bir şekilde.” ** Başını sallayarak kendine gelmeye çalışıp “Şimdi felsefe yapma sırası değil. Toparlan ve Esma’ya git,” diye söylendi.

Mezar başındaki uzun bir sessizlikten sonra “Beni yalnız bıraktığın için sana çok kızmıştım ama yalnız değilmişim. Benim için yaptıklarına ve benimle paylaştıklarına sonsuz teşekkürler,” dedi, Esma’ ya dokunur gibi şefkatle toprağını okşadı.

Orhan, onca yılın ardından birden Cemal’ in hayatına dalmış, onun duygularına dokunmuş, istediği kadar paylaşmış ve daha 24 saat bile olmadan çıkıp gitmişti. Cemal’den öğreneceklerini öğrenmiş, gece boyunca viskisini, bir buçuk paket sigarayı bitirmiş ve kaçarcasına motoruna atlayıp sırra kadem basmıştı. Cemal günlerce Orhan’ a ulaşmaya çalıştı. Telefonlarına hiç yanıt alamadı. Ardından mekanik ses ulaşılamadığını söyledi durdu. Meraktan deli olacaktı. Nereden bulacaktı onu da bilmiyordu. Adamın yeri yurdu belli değildi ki?

Bir gün gazetede üçüncü sayfa haberlerini okurken gözü bir habere ilişti. “İda dağından uçuruma yuvarlanan ve feci şekilde can veren ……” diye yazıyordu. Orhan olduğunu anladı.

Belli ki, Orhan anacığını ve babasını ziyaret ettikten sonra motosikletini İda dağına vurmuş, ölüm şeklini ve zamanını kendisi seçmişti. Ağlayacak sıcak, sevgi dolu bir omuz ve başını koyacak samimi bir diz bulamadan, kendini hiç kazanamadan bu hayattan göçüp gitmişti. Sözde özgür ama aslında yitik, tüm varlığını kendisini ısıtmak isterken boşa harcayan kibritçi kız misali donmuş, buz gibi soğuk ve koyu, kopkoyu bir yalnızlıkla…

 

Gönül MALAT    19. 11. 2019

Yazıyorum dergide yayınlanmıştır

 

* Necati ÇIĞŞAR, 80 darbesinin 1402 sayılı sıkıyönetim kanunu ile bizden söküp aldığı sevgili matematik öğretmenimiz.

** Erdal ATABEK’ in “dürüstlük sevgili çocuğum” adlı kitabından alıntıyla

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları