Yolculuk eşikten içeriye mi?

Yazar Ali Teoman’ın “Eşikte” romanı Kafkaesk bir kurgusuyla okuyucusunu Avrupa’da kibazı şehirlerin kalbine doğru yolculuğa çıkarıyor. Aynı zamanda Henry Miller’ın “Yengeç Dönencesi” adlı biyografisinin iziyle, Paris sokaklarında varoluş amacını ararken kendine yolculuk yapan bir karakter sunuyor bizlere.

Ali Teoman

Kurgu çok sıra dışı. Romanlarda çoklu anlatıcıyı epeyce okumuşluğum var doğrusu. Bu metinlerde anlatıcıların hepsi, kendi bakış açılarıyla aynı olayı anlatıyorlardı. Ayrıca okuyucunun ana temaya ulaşmasını sağlamak için kurgulanmış tek olay anlatıcılarıydı bunların hepsin de. Eşikte romanı ilginç bir şekilde iki anlatıcı ile kurgulanmış. İlki, birinci tekil şahıs anlatıcısı olarak, bir günlükten ve oraya buraya saçılmış çalakalem notlardan yola çıkıyor anlatmaya. Okuyucuyu romanın içine asıl bu anlatıcı çekiyor diyebiliriz. Dili epey cüretkar ve dobra dobra. Anlatırken diline hiç sansür vurmuyor. Bu nedenle okuyucu birinci tekil anlatıcısını pek seviyor. Kendine yolculuğunu bu anlatıcı sayesinde daha kolay yapıp, kendisiyle yüzleşme şansını etrafta çok dolanmadan hızlıca yakalayabiliyor.

İkincisi anlatıcı ise üçüncü tekil şahıs ya da “Tanrı Bakışı” anlatıcısı. Bu anlatıcı, şaşırtıcı bir şekilde ilkini anlatıyor bizlere. Okuyucuya çok hoş bir haz veren bu durumu kitabın yedinci bölümünden sonra yorumlamaya başlıyorsunuz. İd, ego ve süper egonun çamurlu dehlizlerinde önce bir bataklığa sürüklüyor bizi. Arada diğer anlatıcı işin içine girmese bu bataklıktan çıkmamız pek kolay olmaz doğrusu. Romanda kullanılan geri dönüş tekniği için çok uygun bir buluş olduğunu söylemeliyim anlatıcıyı anlatan, ikinci bir anlatıcı için. Belirtmek zorundayım ki, romanda kullanılan at ve nal izleri edebiyat teorisinde İd’i anlatan güçlü birer vurgu oluşturmuş. Bu nedenle kurgu için çokça alkışı hak ettiğini de mutlaka eklemeliyiz yazımıza.

Yaşamın uzun ince bir yol olduğunu anlatıcıların ikisi de her fırsatta vurguluyor. Eşik metaforu romana öyle naifçe yerleşiyor ki, eşikten dışarı çıkarsanız sokaklara caddelere doğru yol alırsınız. Bunlar ilk anlatıcının işi. Ondan dinliyor ve okuyorsunuz eşikten ötesini. Ayrıca kağıt parçaları, anahtar, kilit, tıka basa dolu çekmeceler ve ayna gibi çeşitli semboller kullanarak da anlatımına dayanak oluşturuyor yazar.

Eşikten içeri girerseniz kendi yolculuğunuz başlıyor içinize doğru. Bu da üçüncü tekil şahıs anlatıcısının işi. Bu metafor okuyucunun eşik kelimesiyle yazarın zihnine dalmasını sağlıyor doğrudan. Eşik aynı zamanda bir kronotop. Yani zamanı ve mekanı okuyucuya duygusuyla yükleyen bir kelime. Genellikle eşikte yüzünüz dışarıya (sokağa) doğru dönükse zamanın sabah, en azından gündüz olduğunu, evin içine doğru dönükse akşam üzeri olduğu algısı vardır okuyucuda. Yazar bunları öyle detaylı kurgulamış ki, eşik kronotopuyla anlatıcılarının da işini epey kolaylaştırmış.

Kitaptaki karakter, alabildiğine geniş gökyüzünü ve ayağa kalkınca da denizi gören küçük güzel bir çatı arasında yaşıyor. Çatı arası da yine bir kronotop. Karakterin eski güzel anılarına götürüyor bizleri. Doğal olarak yukarı çıkan bir merdivenle (bu merdiven de bir kronotop) ulaşılıyor çatı arasına. Aslında karakterimiz hiçbir yere gitmiyor. Her ne kadar kitapta İsviçre, Fransa ve İngiltere’den bahsedilse de çatı arasındaki yaşamı nedeniyle hepsinin birer anı olduğunu anlıyoruz. Olaylar tamamen karakterin zihninde. Çatı katındaki ev aynı zamanda psikanalitik bir kurguyla karakterin arketipleri arasında yolculuğunun da kapılarını açıyor. Tüm bunlar tanrı bakışı ile anlatılıyor. Bilinç akışı tekniğini de ustalıkla yerleştirmiş yazar kurguya. On altıncı bölüm bilinç akışı için yazmayı düşleyenlere iyi bir ders niteliğinde. Yazar bir yandan da çocuklaşıp okuyucusunu da işin içine katarak oyun oynuyor. Bu oyunbazlık kitabını gizemli bir saklambaca çeviriyorken, diğer yanda da sizi silkeliyor.

Kanımca kitabın bütün derdi; söyleyemediklerimiz. İsteyip de dürüstçe ve tüm içtenliğimizle karşıdakine söyleyemediklerimiz. Şayet söyleyebilseydik bu dünya nasıl bir dünya olurdu onu arıyor? Bu arayışta Dostoyevski, Kafka, Zeno’nun Bilinci’yle Svevo ve  “Görünen şeyler, görünmeyen şeyleri gösterirler” diyen Urla’lı filozof Anaksagoras, ellerinden gelen yardımı esirgemiyorlar yazara.

Yazar intihar olayını, okuyucunun aklına bin bir soru getirerek parçalara ayırıp o kadar detaylı irdeliyor ki, acı su gibi incecik bir sızı yayılıyor içinize.

Yaşam bir tiyatro sahnesi, yaşam bir oyun, yaşam bir senaryo, yaşam bir öykü, yaşam bir düş, ne yaparsak yapalım bizden kaçan, parmaklarımızın arasından kayıp giden, rüzgarın oradan oraya savurduğu ufak kağıt parçacıkları…” Kitaptan alınmış bu tanım, yazarın varmak istediği noktalara bizi aslında kolayca götürüyor. Roman da güzel bir metaforla, kağıt parçalarının izini sürerek ilerliyor zaten.

Bu açık roman için söylenebilecek en iyi sözü, İran’lı şair Füruğ Ferruhzad söylemiş diyebilirim. “Gitmekti Benim Payıma Düşen”adlı kitabından bir mısrada: “Meğer bir düşün hayaliymiş aradığım”diyerek.

Yazıyorum Dergisi’nde yayınlanmıştır

Gönül MALAT 07. 02. 2020

 

Kaynaklar:

  1. Wikipedia
  2. Mikhail Bakhtin ve Roman Sosyolojisi, Dr. Sevra Fırıncıoğulları,  Akademik Bakış Dergisi
  3. Mikhail Bakhtin, Karnavaldan Romana
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları