Ankara’nın Bağları – 14

            Demli çayından bir yudum almıştı ki telefon acı acı çaldı. Ahizeyi kulağına yaklaştırmasına fırsat bulamadan Hatice ebenin korku dolu, telaşlı sesini duydu. “Doktor hanım yetişin. Çok kötü kanıyor kadın, çabuk olun lütfen …”Ses kesildi. Doğumhanenin kapısına ulaştığında daha içeri girmeden durumun vahametini anlamıştı. Doğumhane kapısının önüne kurban kesilmiş izlenimi uyandıracak kadar kan göllenmişti. İçeri girince şaşkınlığı iyice arttı. Doğum masasının üzerindeki genç kızın yüzü kirli sarı bir renge dönmüş, yana sarkan kollarında can kalmamıştı. Kadının her iki kolundan damar yolu açılmıştı.

“Ne olmuş bu kadına? Kanaması ne zaman başlamış? ”
Hatice şoktan çıkamamıştı belli ki.
“Sabah evde olmuş kanaması. Hemen yola çıkmışlar ama ancak varabilmişler köyden buraya. Geldiğinde çok kanıyordu. Tam tuşe ederken iyice arttı kanama. Sanırım eşi önde doktor hanım”
Oysa kaç kere tembih etmişti böyle kanayan hastaları tuşe etmeyin diye. Sinirden deliye dönse de ses etmedi. Yan odadan getirilen Nuh nebiden kalma ultrason cihazıyla baktı hastaya. Otuz iki haftalık gebeydi kızcağız. Bebeğin placentası rahim ağzına zırh gibi yapışmıştı besbelli. Hastayı sevk etmeyi bir an aklından geçirse de yolların durumunu bildiği için hiç oyalanmadan işe koyuldu. Ameliyathaneye koşturdular. Taner çoktan gelmişti ameliyathaneye. Birlikte yıkanıp girdiler. Kan merkezinden dönüş yapan olmamıştı henüz. Onlar bebeği çıkarmışlardı ki kan bulunmadığı müjdesini aldı Handan! Placentayı yerinden çıkarmak olanaksızdı. Fazla düşünecek zaman kalmamıştı. Uterusu almaktan başka seçenekleri kalmamıştı. Öyle de yaptılar. Kasaba halkı böyle durumlara alışıktı doğrusu. Radyodan yapılan anonstan yarım saat sonra yeteri kadar kan bulunmuştu. İlk üç ünite kanı verir vermez hasta düzelmeye başladı. Korkulan olmamış, kızcağızın hayatı kurtulmuştu. Yandaki ısıtıcıda beklerken pespembe olmuş minik kız bebeği getirip emzirmeye başladılar. Bebek içli içli ağladıkça Handan da gizli gizli ağlıyordu.

Kadının genç eşi askerdeydi. Kayınbabasını çağırtıp durumu izah etmek istedi. Birazdan odanın kapısı ürkek tıkırtılarla vuruldu. İçeri giren yaşlı adamın gözlerinin feri kaçmış, saçı sakalına karışmıştı. Bu soğukta üzerinde sadece ince, eprimiş eski bir ceket, onun içinde de yıllar önce örüldüğü belli, rengi kaçık kahverengi bir kazak vardı. Poturundaki çamurlar sıcak koridorda beklerken kazık gibi donup kalmıştı. Yürürken ayaklarındaki çamur kalıpları, evden kaçan ergenler gibi poturu terk edip, odayı balçık tarlasına çeviriyordu. Yaşlı adam ayakta dikilmeye devam edince Handan dayanamayıp ayağa kalktı ve adama yer gösterdi. Onun anlayabileceği kadar basit ve özetleyerek anlattı durumu. Yaşlı adam derin bir nefes alıp içini boşaltır gibi soluduktan sonra ağır ağır konuştu,
”Doktor hanım, Allah senden razı olsun. Şu kışta kıyamette gelinimi de torunumu da kurtardın ya. Sana da kocana da Allah zeval vermesin. Giden rahim olsun. Ne yapalım yazıları buymuş onların da. Bu bebe büyüyüp onların yüzünü güldürür inşallah. Var mı bizim yapacağımız başka bir şey? ”
Handan donup kalmıştı. Ne bir küfür, ne bir çemkirme, ne bir tehdit, ne de en ufak bir sitem vardı sözlerinde ve bakışlarında. Eli telefona gitti.
“ Kızlar, çay yeni demlenmişti değil mi, amcayla bana birer çay gönderir misiniz?”
******
Nisan ayının ortasına geldiklerini sabahları balkonlarına üşüşerek türkü söylemeye başlayan kuşların cıvıltılarından anladılar.  Dağ manzaralı yatak odasının perdeleri artık hep açık duruyordu. Handan’ı  her seferinde İsviçre Alplerinde uyanıyormuş yanılgısına düşüren manzara gerçekten büyüleyiciydi. Dağın eteklerinden başlayarak doruklara kadar yükselen bitki örtüsü yeşilin tüm tonlarını cömertçe sergiliyordu. Hele o yeni çiçek açan ağaçlar yok mu? Badem ağacının hastası olmuştu Handan. Beyazın bir gelinlere, birde badem ağacına bu kadar yakışabildiğine ilk kez tanık oluyordu. Hastane yolu boyunca gördüğü çiçeklere yakından bakmak için ikide bir Taner’i durdurmak zorunda kalıyordu. Kocasının oflama poflama sıklığına bakarak hastaneye ne kadar geciktiklerini anlamak gibi bir yetenek kazandığını fark etmişti. Gerçekten de öyleydi. Taner’in başlangıçta derin iç çekmelerle gelen sabırsızlık atakları, Handan’ın arabadan inerek, çiçeklerden usare almaya çalışan arılarla yarışmaya başlamasıyla zirve yapıyor, adamın yaşlı ve bozuk bir Rus lokomotifi gibi poflamaya başladığı anda mesaiye en az on beş dakika geç kaldıkları tescillenmiş oluyordu.

Cumartesi sabahı erkenden arabaya doluşup dağın arka yakasındaki köye doğru yola çıktılar. Burçin, sekiz yaşında bir kız çocuğu değil de, sanki Adile Naşit’in yeniden vücut bulmuş hali gibiydi. Temiz hava bol gıda felsefesinin yılmaz savunucusu Handan, yavrusunun ne bulursa yeme arzusunu hala görmezden geliyordu. Taner ne zaman müdahale etmeye kalksa, “aman canım sen de, çocuğun yediği iki lokma mantıda mı gözün kaldı? Hem onları Songül abla kendi elceğiziyle açtı. Mis gibi doğal gıda! Valla keşke biz de böyle büyüseydik, doğalın gözünü seveyim” diyerek lafı adamın ağzına tıkıyordu. Burçincik, minik bir fil yavrusu olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Ana yoldan ayrılıp köye uzanan şoseye girmişlerdi. Taner, gözünü çamur kaplı daracık yoldan ayırmadan direksiyon hâkimiyetini kaybetmemeye çabalarken Handan, Burçin’den daha da küçük bir çocuk neşesiyle her gördüğü ota, böceğe neşeli kahkahalar atıyordu. Eşini ve kızını kendi mutluluğuna ortak etmeğe çabalıyor, zavallı yavrunun kolunu ikide bir dürtükleyerek kızın kafasını önündeki tabletten kaldırıp pencereden baktırma savaşı veriyordu. Ama bu amansız mücadele Burçin’in annesinden aldığı genlerden kaynaklı okkalı çemkirmelerle sonlanıyordu.
“ Anneeiiüüü, al işte yaptığını beğendin mi, mutlu musun? Tam da Yamamito’yu Hangsiu’nun mağarasına sokan anahtarı ele geçirmek üzereydim. Ohaa anne yaa, ohaa yaa! Otuz dördüncü level senin yüzünden yandı işteeee!” Handan pısıp kalmıştı. Arabada ölüm sessizliği hâkimdi. Taner en sinsi haliyle, fısır fısır güldüğünü belli etmeden camdan dışarı bakmaya çalışıyordu.
******
Köyün en dıştaki evleri uzaktan fark edilmeye başlamıştı. Handan’ın neşesi yerine geldi. Girişteki merada onlarca koyun ve inek yan yana yayılmış otluyordu. Sürünün iki başında birbirinden iri iki kangal köpeği hayvanlara bekçilik ediyordu. Çoban ortalıkta görünmüyordu nedense. Şimdi Burçin de camdan dışarıya başını çıkarmış, ilk defa bu kadar ineği bir arada görmenin şaşkınlığıyla durumu anlamaya çalışıyordu.
“Anne bu köpekler ısırmıyor mu o büyük hayvanları? ” Handan ipleri eline almaya dünden hazırdı: ” Şimdi şöyle oluyor yavrucuğum. Bir kere, o köpek sandığın küçük hayvanlara koyun diyoruz. İri olan o benekli hayvanlar da inek oluyor” Burçin gözlerindeki alevleri saklamaya gerek görmeden konuştu,
”Biliyoruz heraldeee! Ya anne yaa! Yapma şunuuu! ”Anne intikamı böyle bir şeydi işte.
“Evladım nereden bileyim hayvanları tanıdığını? Yol boyunca kafanı kaldırıp bir kere bile bakmadın ki doğaya. Ben de sadece sanal hayvanları biliyorsun sanıyordum. Hani o Mugeli, Zikaçu filan gibi hayvanımsılar var ya, işte onları”
Burçin alınmıştı. Yeniden çemkirdi,
“Mugeli değil ooo, Miguel bi kereee!”
Tam o esnada kangalların ikisi birden arabaya doğru ağızlarından köpükler saçarak,  havlayarak, kükreyerek, azarak, azdıkça coşarak koşmaya başladılar. Burçin, korkudan altına yapmış olabilirdi. Birkaç saniye geçmemişti ki köpekler burunlarının dibinde bitti. Arabanın iki yanında iki canavar vardı şimdi. Taner kahkahalar atarak sürüyordu aracı. Handan ondaki deli cesaretini hiç anlamlandıramıyordu. En olmadık gerilim sahnelerinde Taner böyle delice kahkahalar atardı. Bunun genetik bir defekt olduğu yolunda kendi kendine bilimsel açıklamalarda bulunmaya çalışan Handan, zaman zaman onun gerçek bir deli olduğunu da düşünmüyor değildi. Köpekler camlara bıraktıkları salyaların gerisinde kalmışlardı. Aniden havlamalar kesildi. Araba durmuştu. İki cehennem zebanisi şimdi uysal koyunlar gibi sakinleşmişti. Handan kafasını arkaya çevirince çok şaşırdı. On yaşlarında var yok, sarışın bir oğlan pantolonunu toplamaya çalışarak çalıların arasından fırlamıştı. Belli ki hacetini gidermek için girdiği çalılıklarda iş üzerindeyken yakalanmıştı onların geçişine. Oğlanın elindeki değneği gören iki köpek uslu bebeklere dönmüştü. Taner camı indirip kafasını arkaya döndürerek selam verdi küçük çobana. Çocuğun suratında hem utangaç, hem de muzip bir ifade vardı.
“Hoş geldiniz bakeeemm! Gusura galmayın he mii? Bu canavarlar misafirden pek anlamaz. Ben de boş bulundum fark edemedim emme, bakmayın dalamaz pek bunlaaa!”
Taner sevgiyle gülümsedi çocuğa.
“Yok, yok kusura bakmadık. Yassı kaya sizin köyün ne tarafında kalıyor, sen onu söyle bana? ”
Oğlan navigasyon cihazlarından daha güzel tarif etti yolu.

Yassı kaya mevkii piknik alanı olarak düzenlenmişti. Üç beş aile dışında in cin top oynuyordu koca ormanın içinde. Taner internetten yaptığı uzun araştırmalar sonucunda mangal yakma ve ızgara yapma teknikleri üzerine oldukça uzmanlaşmıştı. Malzemeleri birer birer çıkarıp mangalı kurdu. Sıra ateşin kayılmasına gelmişti. Teori ve pratik arasındaki görünmez uçurumun farkına varması için yarım saat uğraşması gerekti. Handan olmasa bir yarım saat daha uğraşırdı doğrusu. İsmet Hoca’nın kızı çocukluğunu pikniklerde geçirmiş olmanın haklı gururunu yaşadı. Mangalın başına kurulan Taner, pirzolaları kömürleştirme üzerine master yapmış beceriksiz bir aşçı kadar tecrübeliydi. Bütün gün yiyip içtiler, uzun yürüyüşler yapıp koyaklarda uzun uzun sohbet ettiler. Ne zamandır böyle baş başa kalmadıklarını anımsadı ikisi de. Ankara yıllarının iç hesaplaşması hala tamamlanmamıştı Handan için. Bu cennet gibi kasabada daha ne kadar kalmalıydılar? Hayat bundan ibaret miydi? Mesleğinde ilerlemesi şart mıydı? Kazandıklarını arttırmak için büyük şehre yeniden dönmeleri kaçınılmaz mıydı? Bir türlü yanıtlayamadığı bin bir çeşit soruyla yüzleşmek onu yoruyordu. Taner’in geniş omzuna yaslanıp uyuklamaya başladı. Temiz hava iyi gelmişti.

                                                        – SON –