Bir mecburi hizmet hikâyesinden daha fazlası: Keje’nin Gözleri

Dolunay öyküleri T24’te birinci yılını tamamladı, ikinci yılına başlıyor. Başlangıçta biraz endişeliydim okuyucuya mahcup olur muyum diye, ama pek çok okur Dolunay öykülerini sevdiğine dair mesajlar atıyor bana. Kimi öykülerin kurmaca olduğuna inanmayanlar oldu. Aslında kurmaca nedir ki? İnsanın yaşadıklarından, okuduklarından, dinlediklerinden süzdüğü, damıttığı, akan damlaları, kalan tortuları bir başka biçimde karıştırıp bir araya getirdiği metinler değil midir? Kaldı ki bir ömre birden çok hayat sığar. Ben de hep mümkün geçmiş ve mümkün gelecekler üzerinden yazıyorum. İkinci eylülün dolunay öyküsü:

Ankara’da Sağlık Bakanlığı’nın Sıhhiye’deki binasında salon tıklım tıklımdı. Biz de sınıftan beş arkadaş beraber gitmiştik kuraya. Bir gün öncesinde öğlen piknikte birayla başlamış, akşam hayatımızın sonraki iki senesini belirleyecek mecburi hizmet kurasının heyecanıyla bir yandan kafa çekmiş bir yandan altı yıllık tıbbiye anılarımızı konuşmuş, bir yandan da epey bir zaman görüşemeyecek olmanın hüznüyle dertlenmiştik.

Benim adım anons edildiğinde Hasan sırtımı sıvazladı, “Hadi koçum iyi bir yer çek bakalım” dedi, “hiç olmadı bana yakın olsun”. O az önce Bingöl ‘ün Genç ilçesinde bir sağlık ocağını çekmişti. Yanıma gelip oturduğunda “Burası nereye yakın, biliyor musun?” diye sormuştu. “İstanbul’a çok uzak” demiştim, liseden beri içtiğimiz su ayrı gitmeyen can arkadaşıma. Torbadan çektiğim kâğıdı uzattığım bürokrat mikrofona doğru eğilip, Şanlıurfa 2 nolu Merkez Sağlık Ocağı dediğinde, kalbim küt küt atmaya başlamıştı. Hasan’a “Hiç olmazsa yakın düştük” dediğimi hatırlıyorum.

Hayatımın sonraki 7-8 yılı büyük bir rüyaydı. Gerçek olamayacak kadar güzeldi, hüzünlüydü ve hayatımın en büyük acısıyla son bulurken, ben hâlâ bu rüyadan uyanmamaya direniyorum, ama sonsuza kadar bitti, dönüşü yok. On yıl önce İstanbul’dan Urfa Cesur otobüsüne binerken ne kadar heyecanlıydım, mutluydum. Oysa şimdi Frankfurt uçağında, koltuğumda, yanımdakilere göstermemeye çalışarak ağlıyorum.

Garajlar o zaman Topkapı’daydı. Ailem uğurlamaya gelmişti, annem peynirli poğaça yapmış yanıma vermişti. Elimde Bekir Yıldız’ın Harran isimli kitabı. Otobüs kalktığında bir kaç sayfa okumuş sonra bir daha gözlerim yola, zihnim hayallere dalmıştı. O gece gözlerimi kırpmadım. Urfa Cesur’un tekerlekleri kaderimi yazmak için dönüyordu sanki. Babaevinden de, İstanbul’dan da ilk ayrılışımdı. Urfa, nasıl bir yerdi acaba? Neler bekliyordu beni? İlk kez doktorluk yapacaktım, hata yapar mıydım? Başka doktor arkadaşlar var mıydı? Nasıl tiplerdi? Belki anlaşacağım bir doktor hanıma rastlardım. Sonra, kim bilir?…

Sağlık Ocağına vardığımda hemşire, ebe ve sağlık memurundan oluşan kadro karşıladı beni. Evet iki doktor daha varmış, ama biri izindeymiş, diğeri de raporlu. TUS sınavına çalışıyorlarmış, dönerler mi bilmezlermiş. “Ben en az bir yıl buradayım merak etmeyin” dedim, bu deneyimi yaşamak istiyordum. İşe de hızlı girdim. Siftah, bir kavgada başından yaralanmış bir çocuktu. Artık neyle vurdularsa on santim kesilmişti kafası, şakır şakır kanıyordu. Cerrah olmak istediğim için çocuğun yarasını temizleyip, güzelce dikiş atıp toparlamak hoşuma gitmişti. Kendimi gerçek bir doktor gibi hissediyordum. Gerçek bir doktordum zaten ama daha yeni yeni ayırdına varıyordum.

Günler sıcak, günler yoğun, günler her zaman olduğu gibi hızla geçiyordu. Sıradan bir güne uyanmıştım. Nereden bilebilirdim ki o gün hayatımın en önemli günlerinden biri olacak. Öğleden sonra bir hasta geldi. Besin zehirlenmesi. Alttan üstten çıkarıyor. “Aman doktor bey” dedi, “Akşam sıra gecesinde çalacağım, gözünü seveyim.” Ben de takıldım, “Beni de davet edersen iyi ederim”. “Aman doktorum başım gözüm üstüne, sen beni bir iyi et de hele.” Kuvvetli bir serum, içine vitaminli, bulantıya karşı ilaçlı bir kokteyl, bir de ishal ilacını verince turp gibi oldu.

Akşam tedavi ettiğim Bahtiyar Bey beni sağlık ocağından alıp sıra gecesinin yapılacağı eve götürdü. Ev dediysem küçük bir konak. Kapıdan girince büyük bir avlu var, ekip orada yerini almış. Ben de misafirlerin olduğu kısma bir mindere iliştim. Birazdan da müzik başladı. Rengarenk bir gece. İnsanların giysileri, köşede çiğ köfte yoğuran adam, müziğin içime işleyen nağmeleri. Sanki Binbir Gece Masalları’ndan bir sahnenin içine düşmüş gibiyim, şaşkın şaşkın izliyorum etrafı. Masal kapımı çalmıştı, birazdan içeri girip hayatımı değiştirecekti.

Birden gözlerime saplandı gözleri kenarda bendir çalan genç kızın. Üzerinde turuncu küçük siyah çiçekler olan uzun bir elbise. Beline kırmızı ipekten bir kuşak dolamış. Sarı saçları siyah başörtüsünün kenarından taşmış. Hüzünlü, nemli, yemyeşil gözleri içime işledi. Kimse fark etmesin diye çabalıyor, ama gözyaşları pınar olmuş içinden dışarı taşıyor sanki. “Ocağım söndü, nasıl beladır/Bırakıp gitti nasıl devrandır/Dünya gözümde Kerbela’dır” sözleriyle artık kendini tutamaz oldu. Bendiri kenara bırakıp aceleyle kalktı. Birazdan döndü. ‘Nemrudun Kızı’ türküsündeki sözler meğer onun için, bir başka bırakıp gideni hatırlatırmış. Babasını. Her şarkıda babasından bir şeyler bulduğu belli. İster sevgilinin ardından söylensin, ister memleket türküsü olsun, bir yerlerinde uzaklara dalıp gidiyordu gözleri. “Fanidir dünya fani/Alır da vermez yari/Bu merhametsiz derdi/Tabibler de bilmedi”. Tabip deyince gözleri bana doğruldu. Biliyor muydu doktor olduğumu acaba? Suçlandım. Dertlere çare olduğumuzu sanıyoruz, çare olamadığımız o kadar dert var ki…

Çiğ köfte ikramına geçildiğinde biraz toparlanmıştı sanki. Yanında oturduğu, saz çalan adamın gözü sürekli üzerinde. Önce babası sandıydım. Amcası olduğunu öğrenecektim. “Hadi kızım sıra sende” dedi. Eskiden sıra gecelerinde yalnız erkekler söylermiş, bu geleneğin değişmeye başladığı zamanlarda düşmüş yolum Urfa’ya. Bendiri bırakıp kalktı, sanki yürümüyordu da uçuyordu, öyle çıktı sahneye. Ortada değil de az kenarda durdu. Önce yanık bir zılgıt çekti, ardından “Kınıfır bed reng olur” diye başladı. Şarkı bittiğinde biliyordum. Aynen türküde olduğu gibi benim “başyama gelmişti, görecektim ne reng olduğunu”. Sonra da “Keje” yi söyledi. Şarkı biterken ben de herkes gibi gözlerimi siliyordum.

Uçak havalandı, bulutların üzerinde süzülüyoruz. Walkmandeki kasette iki şarkı var, bütün kaset onun söylediği iki şarkıdan oluşuyor. İyi ki zamanında kaydetmişim. “Kınıfır bed reng olur” ve “Keje”. Hayatımın sonuna kadar bıkmadan, vazgeçmeden sürekli dinleyeceğim iki şarkı. Hayatımın gözyaşları…

Sıra gecesinden bir hafta sonra amcasıyla sağlık ocağına geldi. Deftere kaydetmek için ismini sordum. “Keje” dedi. Ağır bir boğaz enfeksiyonu geçiriyordu. Muayene ettim, iğnesini yaptı hemşire hanım. Aramızda konuşmadan bir ilişki başlamıştı. Keje o zaman 19 yaşındaydı, ben 25. Bir süre sonra buluşmaya başladık. Yemeden, içmeden kesilmiştim. Aklımda hep Keje. Sarışın kız çocuğu anlamına gelirmiş adı. Bir gün Keje’ye dedim ki, “Seni amcandan isteyeceğim, benimle evlenir misin?” Romantik bir evlenme teklifi değildi. Kristal Pastanesi’nde limonata içiyorduk. Gözlerini gözlerime dikti, alev alev yanıyordu gözleri. “Bak” dedi. “Seninle evlenirim, ama ben okumak istiyorum. Ortaokuldan sonra okula gitmedim. Babam o yıl hapishanede öldü. Anam zaten ben küçükken ölmüş. Amcam sahip çıktı bana sağ olsun. Artık o mu göndermedi, benim mi gidecek halım yoktu bilmiyorum. Bıraktım okulu. Ama ben mutlaka okuyacağım. Avukat olacağım.”

İstanbul’daki ailem şaşırdı, beni vazgeçirmeye uğraştı, ama Eros okunu tam kalbime saplamıştı. Kültür farkı falan görecek gözüm yoktu. Her şey o kadar çabuk oldu ki. Evlendik. Ben TUS sınavını kazanıp, Genel Cerrahi ihtisasına başladım. İstanbul’a dönmüştük. Keje dışardan liseyi bitirdi. Bir yıl kursa gitti ve İstanbul Hukuk Fakültesi’ni kazandı. Çok zekiydi, çok çalışkandı, çok güzeldi. Hem evi çekip çeviriyor, hem okuyordu. Çok mutluydum, ama hep bir eksik vardı. Beni seviyordu, ama aşk, o eksikti. Ne yapsam tamamlanmıyordu. O gün babam hapishanede öldü deyince öyle kötü olmuştu ki fazlasını soramamıştım. Umurumda da değildi zaten. İsterse bir katilin kızı olsun. O yanımda olsun, benimle olsun yeterdi. Sonradan da o meseleyi açmadım. Bir akşam “Çocuğumuz olsun, sana benzesin istiyorum Keje” dediğimde ağlayarak anlattı her şeyi.

12 Eylül darbesinden sonra babasını tutuklamışlar, Diyarbakır Cezaevi’nde yatmış. Siyasetle işi yokmuş, kendi halinde saz çalan bir müzisyenmiş. Bir çocukluk arkadaşını saklamış evinde. Baskına uğrayınca onu da götürmüşler. Mihraç Bey onuruna çok düşkünmüş. Gördüğü işkenceye, hakarete dayanamamış. Sessiz bir müzisyenden siyasi bir figüre dönüşmüş. Zayıf bünyeli, ince, narin bir adammış. Hücre cezaları, dayak, işkence derken, cezaevinde ölmüş. Keje babasını bir kez görebilmiş tüm bu süreçte. “Kızım okuyup avukat olasın, beni kurtarasın buradan” demiş o görüşte. Yıllarca çıkamayacağını anlamıştı herhalde. “Babam öldüğünde, ben iki yıl odamdan çıkamadım, onun sazına sarıldım, müzik olmasaydı yaşayamazdım da. Sonradan amcamla sıra gecelerine çıkmaya başladım, ama babamın sözünü unutmadım. Ben çocuk doğuramam, bana kendi hayatımı yaşamak haram. Beni böyle kabul edersen devam edelim, yoksa sen de çekme, bırak beni”. Nasıl bırakabilirdim ki onu. Hayatımı ona adamıştım, acayip bir sevdaydı, o beni bırakmadıkça yanında olacaktım. Bazı akşamlar beni kırmaz, sazını alır, öyle içli okurdu ki insan sonsuza kadar o anda takılıp kalmak isterdi.

Bir süre sonra okulunu bitirdi. Çocuğumuz olsun dediğim geceden sonra benden iyice uzaklaşmıştı. “Fransa’ya insan hakları hukuku üzerine master yapmaya gideceğim” dedi bir gün. “Burs buldum, senden de boşanacağım. Seni seviyorum ama böyle evlilik olmaz. Başkası var sanma, sevda bana yasak, bugüne kadar verdiklerin, hayatıma kattıkların için sağolasın ama benim yolum başka. Her gece babamı görüyorum rüyamda, onun yaşadıklarını başkaları da yaşamasın diye uyanıyorum uykularımdan, benden eş, anne olmaz”. Bense ona, ilk zılgıtını dinlediğim, ilk gözlerini gördüğüm anda ki kadar aşıktım hala. Ama yolu yoktu, belliydi bakışlarından, yine öyle alev alev bakıyordu. İşte o zaman Hasan imdadıma yetişti. O Almanya’ya yerleşmişti, orada hekimlik yapıyordu. “Buraya gel burada yeni bir hayat kur” dedi.

Uçağın penceresini araladım. Bulutların arkasından güneş doğuyordu. Bir sabah şafakla Urfa’dan çıkıp soluğu Bingöl’de aldığım, Hasan’a onu nasıl deli gibi sevdiğimi anlattığım gün geldi aklıma. Kasette Keje’nin şarkısı dönüp duruyordu…

 

Talat Kırış

Alıntı: https://t24.com.tr/yazarlar/talat-kiris/bir-mecburi-hizmet-hikayesinden-daha-fazlasi-keje-nin-gozleri,32468

 

E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları