Nathalie Le Gendre: “Zamanın izlerini silmek için çırpınmak niye?”

“Yazarak hayatımı idame ettirmek, çoğu zaman adaletsiz ve cimri olan bu alanda yerimi ve dürüstlüğümü korumak zordu.”

Röportaj: Azade Aslan

Çağdaş Fransız edebiyatının güçlü kalemlerinden Nathalie Le Gendre, ON8’den yayımlanan romanı Kutu‘da belleğin çürüyüşüne ve zamana meydan okuyan bir anlatı sunuyor. Çokkatmanlı bir gelecek zaman klasiği sunan yazar, çevirmeni Azade Aslan’ın yazıya, romana ve hayata dair sorularını yanıtladı. Azade Aslan, bu çevirisiyle İKSV tarafından verilen Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’ne ON8 tarafından aday gösterildi.

Azade Aslan: Fransa’nın Saint-Nazaire kentinde doğmuşsunuz. Çocukluğunuzun geçtiği bu şehri, Türk okurlarınıza nasıl anlatırsınız? Orada geçirdiğiniz çocukluğunuzdan neler hatırlıyorsunuz?

Nathalie Le Gendre

NG: Saint-Nazaire kenti, Fransa’nın Brötanya bölgesindeki Loire Halici’nin kuzeyinde yer alır ve Fransa’nın tersane merkezidir. İkinci Dünya Savaşı sırasında büyük kısmı yıkılınca, Saint-Nazaire bir dönüşüm geçirmiş. Orada geçen çocukluğum boyunca, kentin plajına, balıkçı limanına bayılırdım. Yayımlanan ilk romanıma, orası için yazdığım bir şiiri de eklemiştim.

AA: Yazma isteğinizi erken keşfetmişsiniz. Bu alanda size çekici gelen neydi?

NG: Ben çok zor bir çocukluk geçirdim. Yazmak benim için bir sığınak, kendime güzel, huzurlu ve keyifli dünyalar yarattığım bir kaçış alanıydı. Maalesef annem bütün o ilk yazılarımı attı. Ne kadar yazık…

AA: Bilimkurgu, kitaplarınızda sıkça tercih ettiğiniz bir tür. Bu bilinçli bir tercih miydi, yoksa yazı kendiliğinden sizi fantastik hikâyelere mi yönlendirdi?

NG: Bilimkurgu, bilinçli bir tercihti. Çünkü bu tür, bir yandan gerçek dünyayla arama bir mesafe koyarken, diğer yandan zor konulardan bahsetmeme, bazı şeylere karşı çıkmama olanak tanıyor. Geleceği öngörmek, kimi toplumsal sapmaları parmakla göstermeye de imkân veriyor. Bugünün dünyasına ve geçmişte yazılmış geleceğe dair romanlara baktığımızda, ne yazık ki gerçeğin kurguyu yakaladığını görüyoruz. Örneğin, bugün yaşadığımız pandemi, geçmişte de bilimkurgu yazarları tarafından sıkça işlenmişti.

AA: ON8’den yayımlanan Türkiye’deki ilk romanınız Kutu‘nun çıkış noktası neydi? Romanda yaşlanma korkusu, kadınların üzerindeki güzellik baskısı, hafıza, bilimin kötüye kullanılması gibi birkaç tema iç içe ilerliyor. Sizi bu romanı yazmaya iten temel mesele neydi?

NG: İtici güç, yaşlanma korkusuydu. Ben yaşlandığımı görmekten mutluyum, bu bir ayrıcalık. Yaşlanmak, hâlâ hayatta olmak demek, ne büyük şans. Hayatımız o kadar kısa ki… Onu kontrol altına almak için hırslanmak, güzellik ve fiziksel görünüş ideallerine kafayı takmak, ne pahasına olursa olsun şu ya da bu kişiye benzemeye çalışmak, kırışıklıkları, zamanın izlerini silmek için çırpınmak niye? Ayrıca, yaşlılıktan hatıralar süzülür. Yaşlandıkça daha fazla anı, paylaşılacak ve tadı çıkarılacak daha fazla hazine biriktiririz. Anılar olmasa biz kimiz ki? Deneyimlerimiz olmasa neye dönerdik? Bilgeliğimizin, dünyayı daha iyi kavrama yeteneğimizin temelinde o deneyimler vardır. Varoluşum boyunca birkaç hayat yaşama şansım oldu; her biri son derece zenginleştirici aşamalardı.

AA: Yazarken en zorlandığınız aşama hangisi?

NG: Yazmanın kendisi. Düzeltme, mükemmelleştirme aşamasını tercih ediyorum. Çünkü bu son aşama, tıpkı ham pırlantayı (yazı) madenden çıkardıktan sonra, onu istenen forma getirmek gibi… Fransızca ile oynamaktan ve dönüşen hikâyeyi defalarca, tekrar tekrar okumaktan büyük keyif alıyorum.

AA: Kutu‘un başkahramanı Shanel, genç bir yazar olarak büyük bir varoluş mücadelesi veriyor. Siz kariyerinizin başında benzer tecrübeler yaşadınız mı? Shanel, sizden izler taşıyor mu?

NG: Hepimiz romanlarımıza kendimizden küçük ya da büyük bir parça katarız. Benim kariyerimin başlangıcı bir yandan kolay ama bir yandan da karmaşıktı; yazarak hayatımı idame ettirmek, çoğu zaman adaletsiz ve cimri olan bu alanda yerimi ve dürüstlüğümü korumak zordu. Bu mesleğin ne kadar güzel olsa da yalnızca keyiften ibaret olmadığını, kendine özgü güçlükleri olduğunu göstermek için Shanel’e yaşadığım zorlukları ve mutlulukları “aktardım”. Ama bu her meslek için geçerlidir, öyle değil mi?

AA: Kutu kitabının başında üç müzik parçasının adını yazmışsınız. Bunlar sizin kitabı yazarken dinlediğiniz parçalar mı, yoksa okura kitapla birlikte dinlemesini önerdiğiniz eserler mi?

NG: Bir roman yazmaya başladığımda, müziğe ihtiyaç duyuyorum. O üç parça, bütün bu uzun yolculuk boyunca -kimi zaman döne döne- bana eşlik etti. Müziğin varlığı bir ambiyans ve içimde belli duygular yaratıyordu. Müzik seçimi konusunda oldukça eklektik biriyim, benim için müziğin içimde duygusal bir rüzgâr yaratması yeterli. Filmlerde müzik çok önemlidir, izleyiciye çok şey katar. Romanlar için de aynı şey geçerli.

AA: Kutu çok katmanlı bir roman. Anlatıcı sesin değişimi, zaman değişimleri… Yazmaya başlamadan romanın planı kafanızda net miydi?

NG: Yazmaya başlarken kafamda bir plan yoktur, yalnızca ne istediğimle ilgili kaba bir taslak vardır. Yazarken kahramanlarım beni yönlendirir. Başladığımda sonu asla bilmem; çoğu zaman final çok geç gelir. Kutuözelinde, bildiğim tek şey, Shanel’den bahsetmem gerektiğiydi, onun “diğeri” romanın adını kâğıda yazdığım an ortaya çıktı. (Bu roman neredeyse tamamen elde yazıldı; ben yazıyı ancak bu şekilde, hissederek algılayabiliyorum. Bugün sağlık sorunlarım nedeniyle artık elle o kadar yazamıyorum, bundan dolayı da derin bir üzüntü duyuyorum. Her şeyi bilgisayar üzerinden yapma gerekliliği, yaratma şeklimi tamamen değiştiriyor; kalem ve beyaz kâğıtla olan o teması özlüyorum.)

AA: Fransa’da kitaplarınızın kapakları konusunda etkili oluyor musunuz? Kitabınızın Türkçe edisyonunda değişen kapağı nasıl buldunuz?

NG: Bu durum yayıncıdan yayıncıya değişiyor. Bazılarıyla, çizerimi seçme ve kapağı yayından önce görme şansım oldu. Diğerleri, fikrimi sormadan kapağa karar verdi. Kutu‘nun Türkçe edisyonundaki kapak konusunda, yayıncının seçiminden çok mutluyum. Kapağı olağanüstü buldum. İllüstrasyon olmasından da ayrıca memnunum çünkü birkaç yıldır, kapaklarda çoğunlukla fotoğraf ya da dijital görseller kullanıldığını görüyoruz.

AA: COVID.19 salgınıyla birlikte bilimkurgu hayatımızın kendisi oldu. İnsanların asla gerçek olacağına inanmayacağı bir distopyayı yaşıyoruz. Bütün bunlar sizde nasıl duygular uyandırıyor? Sizce dünya düzeninde bir kırılma noktası geliyor mu gerçekten?

NG: Bu salgının dünyayı dönüştüreceği açık. Umarım, özellikle toplumsal anlamda daha iyiye doğru bir dönüşüm olur bu. Ama yolumuz uzun. Yaşam pahasına, bu kadar kâr odaklı olmak yerine insana ve doğaya yüzümüze dönelim isterdim. Kendi yaşam sürecimde şu anki gibi bir durumla karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim; savaş kadar dramatik… Ama yine de bir gün bunların olacağını biliyordum.

AA: Yazmanın sizin için anlamı zaman içinde değişti mi?

NG: Hayır, hâlâ başkaldırmak istiyorum, hâlâ duygularımı paylaşmak istiyorum. Değişen tek şey şu: Artık farklı türleri de keşfetme isteği duyuyorum. Gerilim türünde yazmaya başladım ve çok hoşuma gitti, o yüzden bu türde devam edeceğim. Bilimkurgu, bazı durumlar gerçekleşebileceği için günümüzde bana korkutucu geliyor, kendimi şom ağızlı bir yazar gibi hissediyorum. Diğer yandan daha hafif romanlar da yazmak istiyorum, esprili, daha neşeli… Hâlâ ziyaret edeceğim o kadar çok alan var ki… Yazmak, enstrüman çalmak gibidir, ne kadar az pratik yaparsanız başına dönmeniz o kadar zor olur…

 

Kaynak: Oggito.com

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları