Hekim Olarak Evrime Bakış Nasıl Olmalıdır?

Ülkemiz topraklarında MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan ünlü tarihçi Herodot, “İnsanlar kulaklarına gözlerinden daha fazla inanırlar” demiş. Evrim konusunda da olan budur. Evrim, inanılmaz gerçek ögeleriyle ve sadece gözlemlerden yola çıkılarak ortaya konulabilmesi mümkün olan inanılmaz kanıtlarıyla tam da karşımızda gözlerimizin önünde dururken, reddedilmektedir. Hiç araştırmadan. Dünyanın en ileri üniversiteleri ya da ülkemizdeki en önemli üniversitelerin biyoloji bölümleri bu konuda ne düşünüyor sormadan, konunun uzmanlarının ve alanla ilgili büyük akademisyenlerin fikirlerine başvurmadan, sadece bazı reflekslerle.

Değerli meslektaşlarım, dünyanın en ileri ülkelerinde ve bu konuyu araştıran en ileri bilim kurumlarında hiçbir sorun olmadan kabul edilen ve onaylanan evrim konusunun ülkemizde kabulüne yönelik sorunlar var. Tabii ki bu reaksiyon ülkemizle sınırlı değil. Temel eğitimimizde ve tıp fakültesi eğitimindeki eksiklikler, bu konuda genel bilgilendirme yönünde kapalı bir toplum olmamız, evrimin sadece bir siyasi görüş olarak ya da din karşıtı bir söylem olduğuna yönelik önyargılar ve son olarak da evrimi kabul ediyorsun o halde ateistsin yakıştırması, bu alandan kaçınmamıza neden oluyor. Bir diğer önemli konu da yazılı kaynak yetersizliği. Ancak tüm bu engellerden uzaklaşmalı ve konuyu araştırmalıyız. Tabii ki mesleki yaşamımızın zorunlu eğitim yükü ile inanılmaz bilgi bombardımanı altında kalmış olmamız nedeniyle bu alana zaman ayırmakta sorunlar yaşıyoruz. Ancak mesleki eğitimimizde okuduğumuz bilgilerin hemen çoğu sadece bize presente edilenlerden oluşmakta. Çoğu zaman, kendi ilgi ve merakımızla okuyacaklarımıza zaman kalmıyor. Bilim ve teknolojideki müthiş yeniliklere rağmen, etkinliği sorgulanabilecek birçok eski tıbbi uygulama da sorgulanmadan varlıklarını koruyor. Bu da tıbbın kendi geçmişi içinde hapsolmasına neden oluyor.

Bu durumu tıp tarihinde yaşanmış olan bir süreç, çok iyi örneklemektedir. İnsanlık tarihinin en büyük hekimlerden olan Galen, Anadolu topraklarında Bergama’da doğmuştur. Roma’da MS 2. yüzyılda saray hekimliği yapmıştır. Yazmış olduğu, 100 kadarı günümüze kadar ulaşmış olan 400 kitabı bulunmaktadır. Genel ilkesi, her zaman sorgulayıcı olunması ve sunulan bilgilerin uygunluğunun kontrol edilmesi yönündedir. Galen, kitaplarında çok sayıda anatomik çizimlere yer vermişti. Ancak en büyük şanssızlığı o dönemde kadavra kullanılamamasıydı. Çünkü saraya bağlı dini otorite buna izin vermiyordu. Onun yaptığı ise maymunlarda ve büyük memelilerde diseksiyonlar yapıp onların anatomik yapılarının çizimlerini yazmış olduğu tıp kitaplarına koymaktı. Bu kitaplar, Avrupa’da tıp eğitiminde çok uzun bir süre hiç sorgulanmadan olduğu gibi okutuldu. Galen’in “sorgulayıcı olun” ilkesine de uyulmadı. Ta ki 1500 lü yılların başında, Vesalius tarafından bu kitaplardaki çizimlerin insana ait olmadığı anlaşılana kadar yaklaşık 1300 yıl bu süreç devam etti. Vesalius’un bunun farkına varabilmesini sağlayan en büyük avantajı, o dönemde idam edilen ya da ölen mahkûmların kadavralarına diseksiyon yapılabiliyor olmasıydı. Kendisi aynı zamanda başarılı bir çizer olan Vesalius, bu diseksiyonlar üzerinde yapmış olduğu çizimleri “Fabrika” adlı meşhur kitabında topladı ve Avrupa’da birçok merkezde bu konuda eğitimler verdi. Sorgulanmadan kabul edilen bu bilgi yanlışlığından ancak bin yılı aşkın bir sürede dönülebilmişti.

Tıp, gerçeklik ilkesine dayalıdır. Bilimde olduğu gibi medikal rutinde de bu ilke çok önemlidir. Gerçeklik ilkesinden uzak nasıl bilim olamazsa, sağlıklı bir tıbbi hizmet de verilemez. Bu nedenle gerçeklik ilkesine aykırılığın sorgulanması gerekir. Tıpkı evrimi sorgulamamız gerektiği gibi, evrimin reddine yönelik yaklaşımlar da sorgulanmalıdır. Bu süreci eğer yeterince anlayamazsak bilimle ve mesleğimizin temel ilkeleri ile de çelişmekte olacağımız açıktır. Tıp alanında ve biyolojide yapılan bilimsel araştırmalar artık evrimsel ilkeler üzerinden daha çok yol gösterici oluyor. Evrimsel ilkeler, başlıca gelişimsel süreçleri ya da vücudun anatomisindeki varyasyonları anlayabilmek için daha açıklayıcı olabiliyor. Okumadan araştırmadan reddedilmekte olan bu konu belki genel toplum kitleleri için önemli bir ayrıntı değil. Ancak konuyu araştırmakla sorumlu olan bilim insanları olarak biyoloji temelli akademisyenler ve biz hekimlerin bu konuda biraz daha ön tutmamız gerekmez mi? Aksi taktirde bilimin ve mesleğimizin temel ilkelerinden birisi olan “gerçeği, yalnız gerçeği” ilkesine ters düşmüş olmuyor muyuz?

Evrimin kabulü, ülkemizde bir sorun olduğu kadar Amerika’da da benzer bir durumda. Her ne kadar Dünyanın en ileri ve bilimsel çalışmaların merkezi konumunda olsa da Amerikan halkı ile Türk halkının profili bu bağlamda birbirine çok benziyor. Türk halkının evrimi kabul etme oranları % 25 – 30 düzeylerinde iken Amerika’da bu oran, % 30-40 düzeylerinde. Ancak burada önemli bir fark var. Bu fark bilim insanlarına baktığımızda ortaya çıkıyor. Amerikalı bilim insanlarında evrimin kabulü, % 90 -100 düzeylerinde iken ülkemizde tıp ve biyoloji alanında bilim insanlarında bu oran % 40 – 50 arasında.

Halkın evrimi kabul etme oranı, düşünce özgürlüğünün ileri düzeyde olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinde % 90 düzeylerine ulaşıyor. Yani bizim bilim insanlarımız, Kuzey Avrupa’daki halka kıyasla çok geride. Bu durum ülkemiz açısından utanılacak bir durum. Ancak gelişmişlik düzeyinden bağımsız olarak hemen her toplulukta evrimi reddedenler bulunmaktadır. Peki bu durumu nasıl açıklarız?

Bilimin ortaya koyduğu temel ilkeler ve bilgi doğal olarak çoğunluğun ilgisini çekmez. Teknoloji ve teknolojik ürünler daha çok ilgi çeker. Genel toplum kitlelerinin yaklaşımı bu şekildedir. İnsan beyni yüz milyonlarca yıllık bir evrim sürecinin birçok yönüyle en gelişmiş olduğu söylenebilecek son ürünüdür. Ancak bu üst organizma, en ilkel etkileşimlerden de vazgeçmemiştir. Beyin sapı ve orta beyin hala en ilkel tepkiler ve davranışlarla varlığını korumaktadır.  Böyle olmasaydı, zararlı olmadığını bildiğimiz halde kaçınamadığımız korkularımızı, yıkıcı fanatik davranışları öfkesine yenik düşerek ömür boyu alacağı büyük cezaları bildiği halde cinayet işleyenleri, hatta üzerinde öldürür yazdığı halde sigara içenleri nasıl izah edebilirdik.

İnsanın evrimsel geçmişine baktığımızda bilimin bir temel ilke olarak benimsenmesi beklenmemelidir. Eğitilmemiş genel toplum kitlelerinde bilim her zaman grup bağlılığının etkileri karşısında kaybetme riski taşır. Hele, yeterli temel bilim eğitimi almamış olan yani bilim toplumu olmayan topluluklarda bilimin getirdiği yalın gerçeklik, çok da umursanan bir şey değildir. Hatta yoğun bilim toplumları dahi tamamen bu yaklaşımdan muaf değildir. İnsanın genel doğası bilimle tam paralellik göstermez. Bir bilimsel gerçek olan evrim, akılcı bakışla kabül edilmesi imkânsız olan diğer senaryolar karşısında kaybeder.

Bilim insanlığın gören gözüdür. Her şeyi net ve tüm yalınlığıyla gösterir. Bu gerçekliğin insan toplumları tarafından kabul edilmekte zorlanıldığı açıktır. Ancak kabul etsek te etmesek te bugün gelmiş olduğumuz ileri uygarlık ve teknolojiyi, temel bilimsel buluşlara ve bilimsel gelişmelere borçluyuz. Bilimin önümüze koyduğu bu buluşların önemli bir bölümünü kabul etmekte güçlük yaşamayız. Ancak bazıları ciddi anlamda zor gelir. Biyoloji, çevre bilimleri ve tıp gibi bilim alanlarının yardımıyla evrim bilgisinin de ışığında yapılan bilimsel çalışmalar, bugün nüfus artışının, çevre kirliliğinin ortaya çıkarabileceği sorunları net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak bu somut gerçekler, özellikle ileri ülke olarak nitelendirilen ülke yönetimlerinin işine gelmez. Gelişimi frenledikleri için bu tür çalışmalar görmezden gelinir ve kabul edilmez. Bu tür çalışmalar ve bunları yapan bilim insanları kontrol edilir ve hatta cezalandırılabilir. İnsanlık bilimsel çalışmalarla ortaya konulan uyarıları dikkate almadan kötü sonuna doğru gitme eğilimindedir. Bugün insanlığın kaderini belirleyen bu büyük otoritelerin yaklaşımı, sonunda mahvına giden süreçte uyarılara dikkat etmeyen yüksek derecede egoist birine benzemektedir. Bu önlenemezse, sonu da korkarım aynı olacaktır.

Evrim, genel anlamda canlıların varlıkları süresince değişmelerini tanımlar. Böylece yeryüzünde devamlı değişen iklim ve yeryüzü koşullarına uyum mümkün olabilmektedir. Hepimizin bildiği gibi değişim, varlığın en büyük nedenlerindendir. Uyum için değişim şarttır. Buradaki büyük bağlantıyı en başarılı şekilde ortaya koyan açıklama, evrim teorisi olmuştur. İnsan, bilince sahip olduktan sonra, kendi varlığının nedenini devamlı sorgulamış olmalıdır. İlk insanların kendilerinin nasıl var olduklarını ve kendilerini hayvanlarla kıyaslayarak onlarla ortak bir geçmişe sahip olduklarını hissetmiş olmaları büyük bir olasılıktır. Özellikle bugünden on binlerce yıl önce de insan yeterli bilişsel düzeye sahipti. Bu sorgulamayı, günümüz insanından daha büyük bir doğrulukla yapmış olduklarını düşünmek yanlış olmaz. Zira hayvanlara daha yakın yaşam koşullarında yaşamaktaydılar.

İnsanlık tarihinde evrime yönelik kayıtlı verileri olan en eski düşünür olarak bilinen Anaksimander (MÖ 610 – 546), Batı Anadolu’da yaşamıştır. Miletlidir. Bulduğu fosiller üzerinden evrimle ilgili fikir ve düşüncelerini geliştirmiştir. İlk hayvanların, dünyanın tarihindeki devirlerden birinde suda yaşadıklarını iddia etmiştir. O tarihten günümüze insanlık, kültürel etkilerden bağımsız olarak farklı yer ve zamanlarda evrim düşüncesini benimsemiş ve bu konuyu ele alarak geliştirmiştir. Günümüzde geçerli olan temel evrim teorisi, Darwin tarafından özellikle dünya çevresinde Beagle keşif gemisi ile beş yıllık seyahatini takiben, bu seyahatteki gözlemlerinin sonucunda ortaya atılmıştır. Darwin bu fikrini yaklaşık 20 yıl kadar kamuoyunun buna hazır olmadığı düşüncesiyle gizlemiştir. Bu arada uzak doğuda çalışmalarına devam etmekte olan bir diğer doğa bilimci Alfred Russel Wallace’ın Darwin ’e yazdığı mektupta aynı teori ile ilgili düşünceleri bağımsız olarak dile getirmesi, konunun İngiltere’de toplanan bilim akademisi üyeleri tarafından değerlendirilmesine neden olmuştur. Bu toplantı, sonunda Darwin’i fikirlerini ve gözlemlerini kayıt altına almaya yöneltmiştir. Bunun üzerine yazmış olduğu kitabı büyük bir heyecanla karşılanmıştır.  Teori bugün sadece Darwin’e mal ediliyor gibi görülse de, aslen Darwin ve Wallace Teorisi olarak her iki bilim insanının da adıyla anılmaktadır.

Darwin , teorisini genç yaşta ortaya koymuş ve kitabını ise 1859 yılında yazmıştır. Bu alanda yazmış olduğu bu ilk eseri olan, “Türlerin Kökeni”nde insanın evrimine değinmemiştir. İnsanın evrimi ile ilgili düşüncelerini, 1871 yılında kaleme aldığı ikinci kitabı “İnsanın Türeyişi”nde yazmıştır. Evrimin genel prensiplerinin kabulünden biraz daha zor olanı, doğal olarak insanın evriminin kabulündeki zorluktu. Bu nedenle ilk eserinde bu alana değinmemişti. Bunun da ötesinde Darwin, evrimin sadece bedensel özelliklerle sınırlı olmadığının farkındaydı. Duygular, tepkiler ve karakter özellikleri gibi soyut olarak nitelendirmekte olduğumuz durumların da evrimsel mekanizmaların etkisi altında olduğunu belirtmiştir. Darwin’le birlikte teoriyi ortaya koyan Wallace ise evrimin sadece canlılığın somut olan kısmıyla yani bedenle sınırlı olduğu ve temel evrim kurallarının ruhtan bağımsız olduğu düşüncesindeydi. Bugün Darwin’i doğrulayan şekilde görüntüleme yöntemleriyle, bu soyut olarak nitelendirilen durumların somut karşılıklarını, beynimizde ortaya çıkan etkileşimler olarak görebilmekteyiz.

Darwin İngiltere’nin en güçlü olduğu dönemlerden birisinde teoriyi geliştirmiş ve zamanın bilim otoritelerine bunu kabul ettirmiştir. Darwin’in mezarı, Newton ile birlikte bugün Londra’da, İngiltere’nin en üst düzeyde devlet ve bilim insanlarına ayrılmış olan Westminster Abbey’de yer almaktadır. Sadece bu bile, evrim’i bilimsel kanıtları üzerinden anlamakta zorluk çeken birisinin, evrim teorisinin ne kadar güçlü ve önemli olduğunu anlamasına yeter.

Bir hayvanat bahçesini gezerken, bize en yakın canlı türleri olan diğer memelilerle benzerliklerimize çokça dikkat etmişsinizdir. Bunlar içinde bu hissi en çok maymunların kafesi önünde yaşamışsınızdır. Vücut yapıları, yüzleri, hareketleri ve özellikle elleri inanılmaz bir şekilde bize benzemektedir. Ayrıca her birisinin bir karakteri olduğunu, farklı karakterlerinin davranışlarına yansıdığını, hiç konuşmadıkları halde iletişim içinde olduklarını gözleyebilirsiniz. Eğer göz göze bakışma şansınız olduysa bunların hepsinden öte bir etkileşim ortaya çıkabilir. Gözleri her şeyi söyler. Bu durumda neredeyse hiç şüpheniz kalmayacak şekilde aranızda çok eskiden gelen bir akrabalık olduğuna ikna etmek için kimsenin uğraşmasına gerek kalmaz. Sadece bu gözleme benzeyen gözlemlerin bir sonucu olarak evrim bugün karşımızda kanıtlanmış bilimsel bir teori olarak durmaktadır. Bugün tüm ileri bilimsel araştırmalar, Darwin’in yaklaşık 1,5 asır önce DNA nın bile bilinmediği bir dönemde ortaya koyduğu teoriyi yanlışlayamamıştır. Belki yanlışlanabilseydi, daha iyi olacaktı. Soy kütüğümüzde “hoşlanmadığımız” canlılar bulunmayacaktı. Ama bilimin nimetlerinden yararlanıyorsak, onun ortaya koyduğu gerçekleri de kabul etmemiz gerekir. Günümüz maymunları tabii ki doğrudan atamız değildir. Ancak evrim teorisi buna benzer atalarımızın var olduğunu gösterir. Böyle bir gerçek incitici olabilir. Ama tüm gerçeklerde olduğu gibi durum çoğunlukla böyledir. Bu durumda bunu yalanlayan fikirlerin inandırıcı olması, hiç de açıklaması zor bir durum değildir. Gerçek, çoğu zaman karşılamayı beklemediğimiz bir durumdur ve insanın ortalama doğasına aykırı olabilir. Çoğumuz bilimsel gerçekler karşısında hayal kırklığına uğramışızdır. Dünyanın yuvarlak olduğunu ve evrenin merkezinde olmadığını söyleyen bilim ve din adamlarına yapılan baskı, eziyet ve idama varan cezalandırmalar, sadece bir birey olarak insanın değil insanlığın da burada ne boyutta tepkiler verebildiğine dair örneklerdendir.

Galen’in doğduğu topraklar olmanın ötesinde, bir tarafta İbn-i Sina diğer tarafta Hipokrat‘ın bulunduğu ve özellikle 900 – 1400 yılları arasında İslam bilim insanlarının bilimdeki inanılmaz başarılarına şahit olan bu kadim topraklarda yaşamak bizler için büyük bir ayrıcalık. Bu coğrafyada yeniden bilimin ve üretkenliğin yeşermesi için bilim insanlarına ve biz hekimlere de çok görev düşüyor. Presente edilen bilginin doğrudan kabul edilmesinden önce temel nedenlerini araştırmak, bir çıkar çatışması yaratmadığından emin olmak ve üzerindeki dini inançların ve siyasi düşünceleriniz aracılığı ile sizi kontrol edebilecek bir şey olmadığından emin olmak ve neyi reddettiğimizi bilecek kadar okumaya zaman ayırabilmek gerekiyor.

Bilimle kalın değerli meslektaşlarım.

Dr Tamer Kaya


Dr Tamer Kaya  kimdir?

1986 yılında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu. Uzmanlık Eğitimini 1990 yılında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinde tamamladı. Eskişehir Osmangazi Üniversitesinde 1991 – 2006 yılları arasında Radyoloji Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı.
Girişimsel radyoloji ve kas iskelet radyolojisi ile ilgilenmektedir.
2010 yılından bu yana Eskişehir’de bir özel hastanede girişimsel radyolog olarak çalışmaktadır. Nisan 2012 tarihinde Osmangazi Üniversitesinden emekli olarak ayrılmıştır. Özel radyoloji uzmanı olarak çalışmakta olduğu Görüntüleme Merkezini 2000 yılında açmıştır. Dr. Kaya 2015-2018 yılları arasında Türk Radyoloji Derneği başkanlığı yapmıştır. Evli ve iki çocuk babasıdır. 
Evrim ve tıp ilişkisi ile uzunca bir süredir ilgilenmekte ve bu konuda inceleme ve araştırmalar yapmaktadır. Bu alandaki çalışması “İçimizdeki İzler – Yaşam, Evrim ve Biz” kitabı Alfa yayınları bilim serisinden 2015 yılında çıkmıştır. 
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz