Bitmeyen senfoni

Pandemi dünyayı da bizi de, en azından büyük çoğunluğu hiç değiştirmedi. Bugünlerde hem hayat hem pandemi, bir türlü yarım kalmışlık hissini gideremediğimiz, beklediğimiz o son notaları duyup alkışlayamadığımız, bitemeyen bir senfoni gibi.

Bitmeyen senfoni

Prof. Dr. Esin Şenol Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Enfeksiyon Hastalıkları Ve Klinik Mikrobiyoloji Anablim Dalı Öğretim Üyesi

Ama sözünü ettiğim bu senfoni, bir bulaşıcı hastalıktan 31 yaşında ölen, eşsiz eserler verdiği halde o senfoniyi bir türlü tamamlayamayan Franz Schubert’in “Bitmemiş Senfoni”si gibi sonunu merak ettiğimiz özel bir eser değil.

Öyle olsaydı keşke.

O vakit, yazarın o kitapta dediği gibi diye sürdürür ve teselli bulurduk

“Belki de tüm yaşam, eşsiz bir senfonik bestenin canlı orkestrasında çalmak gibidir; her birimiz, her bir varlık, canlı ya da cansız her bir zerre, senfoninin bütüncül melodisine katkıda bulunurken bu sonsuz uzunluktaki konserin kaydı tutulamayacak, kimse tarafından icranın tümü yeniden dinlenemeyecektir.” (Çetin Balanuye, Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor?)

Ama bu o kitapta sözü edilen kozmik bir festivale eşlik eden değil de kozmik festivali kesintiye uğratmış ahenksiz bir senfoniye benziyor daha çok.

Pandemik senfoni ise hayatınkinden çok daha ahenkli, sanki finale yakınmış gibi parlayıp yeni notalarla yeni bir başlangıç bölümü yazıyor.

Dekoru pandemi olan son üç yılımın izdüşümünü paylaştığım kitabım için yaptığım söyleşilerde “Trajedi bitti ama senfoni yarım henüz” dedim.

Bizi duygusal fırtınalara, endişelere sürükleyen, kitle ölümlerinin yaşanıldığı trajedi faslı, pandeminin ilk ve yeniden başladığı Çin hariç, bitti.

Bizim trajedimiz ise en acıklı haliyle yaşanılarak ve başladığı kıtaya aktarılarak bitti.

Pandeminin trajedisini erken yaşamış tüm kıtalarda, hepimizin aşı ya da hastalanmak yoluyla tanıştığı, bu hastalıkla ilişkili toplumsal bir histeriye yol açan bir trajediyi daha artık yaşamayacağımızı düşünüyorum.

Ayrıca söyleşilerimde herkesin pandeminin trajedisini unutmuş gibi olmasını, bitemeyen senfonisini duyamamasını doğal bulduğumu anlattım.

Ama dürüstçe hiç değilse ölüm bilincini yitirmenin ölümsüzlük olmadığına dair bir kavrayış geliştirileceğini beklemiş olduğumu itiraf etmeliyim.

Bir yandan da bunun dahi olmaması bende bir düş kırıklığına yol açmıyor zira benim bir hekim olarak kendi kavrayışımı dönüştürüp derinleştirdiğimi belirtmeliyim.

Pandemik virüs ile tanışıklığı artanların hastalığa karşı güçlenmesi gibi ben de pandemik senfoninin ahengini hissederek ortak yaşama trajedimize karşı güçleniyorum.

Ki bir anlatıcı, bir pandemi öğretmeni için zihinsel güç ve esneklik mutlak gereklidir.

Bir hekim olarak ölümcül bir hastalıktan iyileşmiş bir hastanın yaşam ile yaptığı pazarlıklara dair sözleri ve yaşadığı ıztıraplı süreci hiç yaşanılmamış gibi unutmasına aşinaydım zaten.

Ama bir hekim olarak sayısız kez, yakın geçmişlerini unutsalar dahi o ağır hastalığın dönüştürdüğü hastalarda iyileşmeye dönüşen değişimi etkilemiş, başlatmış kişiyim aynı zamanda.

Hem hastalık hem evrendeki biyolojik canlılığa dair epeyce bilgili bir kişi olarak şunu belirtmeliyim ki pandemi dünyayı da bizi de, en azından büyük çoğunluğu hiç değiştirmedi.

Sanki dondurulmuş bir film sahnesi gibi yalnızca bir ara verdik.

Zaten değişmeyen bir şeye yeniden başlamak olası olmadığı için de duran makineyi tekrar ileriye sarmaya başladık.

Bu çağdaki mahşerimiz, kapitalizmin, tüketimin kendisi olunca tüketici alışkanlıklarının ötesine geçemeyen AŞILAMA da bir halk sağlığı başarısı yaratamadı.

Pandeminin trajedisinden muaf olanlar ise aşılanmış olanlardan çok, güçlü ve zengin olanlarımızdı.

İleriye sardığımız yerden, zayıflıkların ölümcül olduğuna dair notumuzu güçlendirdiğimiz için, her şey yine ve daha çok güç etrafında dönmeye başladı.

Özetle aynı paradigma yani savaş, salgın, kıtlık ve ölüm ve ölümsüzlük için köle kanı isteyen efendiler için tekrara kaldık.

Evrendeki yaşamlarımız iki büyük tehdit altında, biri mikroorganizmalar biri de iklim krizi.

Yakın belleğimizde henüz yer almamış olsa da pandemik geçmişimiz bir ders notu gibi bize geleceğimizin de nasıl olacağını anlatıyor.

Her şey kendine benzemeyi sürdürse de böylesi bir afette elbette her şey başka bir şeye dönüştü ve bu dönüşüm kaçınılmaz olan değişimi getirecek.

Neye dönüştüğümüzü bize, neyi değiştirmek istediğimiz, irademizin iyimserliği ve cesaretimiz anlatacak.

Dönüşmemek ayrıcalığından yararlanmak isteyenler ise bir sabah, Kafka’nın öyküsündeki Gregor Samsa gibi uyanıncaya dek neye dönüştüklerini fark edemeyecekler.

Belki de hayatın kargaşasından bir anlam yaratmak çağını yitirmişizdir.

Mesela ben bu yazıyı yazmakta iken mevsim ve mevsimin bu ayındaki hava durumu nedeniyle endişelenerek yerküredeki dönüşümün farkına varıyor ve anlamsızlığa sürüklenerek sızlanıyorum.

Ama hemen hekimliğimle taçlandırdığım onmaz kurtarma fantazime yapışıyorum.

Benim günlerimin ve eski yıllarda sıkça gecelerimin de geçtiği, yaşam ile ölümün, umut ile umutsuzluğun birbirine değdiği o koridorlar, yaşamın ateşini fitilleyenin dönüşüm olduğunu anımsatınca gülümsüyorum.

Evrendeki sonsuzluk ateşinin biz olmasak dahi sönmeyecek olması, pandemi boyunca değişime direnen insan türünün kendi dönüşümünden ilham almasının mümkün olduğunu anlatıyor.

“O (bu kosmos), daima belli ölçülere göre yanan, belli ölçülere göre sönen ezeli ve ebedi ateştir…dönüşerek dinlenir. Herakleitos (Metamorfoz, İnsan Vücudunda Değişimin Öyküsü, Gavin Francis

 

Alıntı: t24.com.tr

E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları