Ankara’nın Bağları -2

Ankara’nın Bağları

-2-

Tam dilekçeyi vermek üzere başhekimliğin kasvetli sekreter odasına açılan büyük kapıya gelmişti ki, arkasından biri seslendi. Tombul, tıknaz, fakir görünüşlü, seyyar satıcı kılıklı bir adam ona doğru yürüyordu. “ Sabah sabah bir bitmediniz arkadaş yaa! Yine kim bilir ne isteyecek, acaba ne şekilde etimden, sütümden yararlanacak. Gel amca gel, sağ yap doğruca gel. Al bak, taze taze kemik iliği vereyim ben sana!” diye içinden saydırdı. Adam yaklaştıkça gözlerinden yayılan minnet ve şefkat ışınları Handan’ın sendelemesine yol açtı.

“Doktor hanım sizi yakalayamamaktan korkmuştum. Dün gece eşimin doğumunu siz yaptırmışsınız. Allah bize bu bebeği uzun uğraşlarla geçen on yıldan sonra verdi. O kadar mesut oldum ki anlatamam. Üstelik sabah vizitinden önce onca yorgunluğunuza rağmen Nazife’nin tuvalete gitmesine de yardım edip kendisine refakat etmişsiniz. Allah sizden razı olsun. Kabul ederseniz şunu takdim etmek isterim.“
Adamın deminden beri arkasına sakladığı kolunu o anda fark etti. Taze mor menekşeler, minik saksıdan gülücükler saçarak onu selamlıyordu, ya da ona öyle gelmişti. O ana kadar dizginlediği gözyaşları bendini aşan baraj suları gibi çağlamaya başladı. Salya sümük içinde teşekkür etti adama. Başhekimliğin kapısını es geçip çıkışa yöneldi.
******

Dışarıda ayaz vardı, halis Ankara ayazı. Montunun içine iyice büzülüp, soğuktan mumyalaşan avuçlarını ceplerinden çıkarmadan yola koyuldu. Aylardır uğraşıyor, bir türlü istifa etmeyi beceremiyordu. Böyle zamanlarda sanki berbat bir bilimkurgu filminde oynatılıyormuş hissine kapılıyordu. Matrix filmindeki Trinity karakteri gibi iki farklı dünyada yaşıyordu sanki. Zaman zaman Morfeus rolündeki  iyilerle, zaman zaman da İhsan gibi, Mr. Smith’lerden klonlanmış kötülerle karşılaşıyordu. Yazık ki oynadığı filmdeki Mr. Smith klonları, Türkiye için özel olarak milyonlarca üretilmişe benziyordu. Minibüsten dışarıyı seyrederken Trinity için yeni silahlar, zehirli kapsüller, kör eden gama ışını tabancaları tasarlayarak oyalandı.

Geçen hafta Yasemin aramıştı o her zamanki gevşek konuşma tarzıyla.
“ Ayy kızım yaa, çok özledim seniii. Hayat geçip gidiyor ruhum yaa, hadi kalk gel bir çayımı iç. Kızım işyerime hiç gelmedin amaa, üzülüyorum baakkk!” Kibar olmaya çalışıyordu Handan,
” Yaseminciğim ben de seni özledim ama inan çok yoğunum.”
Yasemin giderek cazgırlaşıyordu,
“ Ay her şey para mı ayol? Bak ben de çok yoğunum ama hayatı da ıskalamadan yaşamak lazım balım yaa!” Handan alttan alıyordu,
“ Anladım anlamasına da bizim şefler şimdilik hayatımı oldukça ekonomik yaşamam konusunda ısrarlılar. Örneğin bu ay tam on üç nöbet yazmışlar, ehehe..”
Yaso ısrarcı şebek kategorisinde şampiyonluklar yaşamış bir şahsiyetti,
“Nöbet ne yaa? Ay havale geçirir gibi ne fenaymış o öyle ayol! Olsun bebeğim sen nöbeti möbeti ayarla da kaç gel. Bak ben sana börek de açarım, söz. Ay hadi bekliyorum taam mı?” Yanıtı beklemeden ayı gibi kapatmıştı telefonu.

Minibüsten tam da eczanenin önünde indi. Geniş cepheli eczanenin iki ayrı kapı girişi üzerine ancak sığdırılan tabelada eşekleri bile kıskandıracak boyutlarda “ YASEMİN ECZANESİ” yazılıydı. Bu kızı ilkokuldan beri tanıyordu Handan. Daha ilkokulun ilk gününde altına işemeyi başarmış, teneffüslerde oynanan milli oyunlardan “yağ satarım bal satarım” etkinliğinde ne yağ ne de bal satmakta başarılı olamamış, ortaokul yıllarında ergen oğlanların belden aşağı şakalarının konu mankenliğini kimselere kaptırmamış, gamsız mı gamsız bir kızdı Yasemin. Ondaki gevşeklik ve vurdumduymazlık üzerine dört cilt kitap yazabileceğine son telefon konuşmalarında yeniden emin olmuştu.

Eczanenin içine girince başı döner gibi oldu. Dokuz günlük kurban bayramı arifesinde şehirlerarası otobüs terminalinin peronları mı dese, yoğun kar yağışı nedeniyle yüzlerce seferi iptal edildikten sonra Sabiha Gökçen Havalimanı İç Hatlar Terminalinin salonu mu dese bir türlü karar veremiyordu. İnsanlar birbirlerinin üzerine abanarak öndeki dört bankoda işlem yapan eczacı kalfalarına dert anlatmaya çalışıyorlardı. Bir an nefesinin kesilmek üzere olduğunu hissedip arkalara doğru hamle yaptı. Yasemin’i, tombul suratındaki boya katmanlarına rağmen teşhis etmişti. Oturduğu koltuktan toparlanması kolay olmamıştı. O ayağa kalkana kadar, acar asistan Handan çoktan masaya ulaşmıştı. Kucaklaştılar. Yasemin’in samimi kucaklayışıyla kendini er meydanında zanneden Handan, usturuplu bir salto hamlesiyle kendini yana atarak rakibesinin hamlesini savuşturdu.

“Ee bebişim n’aber, ne vereyim ablama? Nescafe, çay, Türk kahvesi, yoksa kallavi bir adaçayı mı? Haa, ne diyorsun?” Makineli tüfek gibi saydırıyordu mübarek insan.
“Ay çok sağol Yaso yaa! Hep böyle mi kız burası? Danasını, keçisini, koyununu falan kaybeder insan bu hengâmede Allah muhafaza, ehehe!” Yasemin umursamaz görünerek,
“Aa, bugün tenha sayılır kardeş. Bazen benim de kaçıp gidesim, ummanda kaybolasım geliyor. Öyle günler oluyor ki “kamera şakası mı ayol bu? Acun nerede?” diye sorasım geliyor. Ayol hepiniz aynı gün mü hasta oldunuz? Elime kovayla suyu alıp üstlerine dökesim geliyor inan. Hani kedileri kovalarız ya, öyle istiyorum yani ahaha…”

Handan gördükleri ve duydukları karşısında transa geçmiş, gittikçe irileşen göz bebekleriyle bayılma sinyalleri vermeye başlamıştı. Kız resmen darphane sahibi olmuş, hatta kendi adına para bastıracak mertebeye ulaşmıştı. İlk sene üniversiteyi tutturamayan, sonraki sene de baba bursuyla özel bir üniversitede eczacılık okuyan Yaso, şimdi karşısına geçmiş, şımarık Bizans prensesleri gibi atıp tutuyordu.
“Ee, hadi biz bu dört duvarın içinde sürünüyoruz. Sende ne var ne yok bebişim? Ay sizin meslek de çok kutsaldı di mi? Kim bilir ne sevaplar alıyorsundur. Cennet kontenjanı açılana kadar öteki dünyaya gitmem valla kusura bakmasınlar. Git arafta bekle mal gibi yıllarca. Ay kal gelir valla bana arafta marafta ahaha!!!”
Madem kaşınmıştı haspa; Handan kaşağıyı eline almalıydı, aldı da.
“Yaseminciğim o işler öyle değil ki. Bu tarafta sevapsal girişimlerde bulununca bonus olarak birikiyor onlar. Gidince o sayede sıra beklemiyorsun. Bir nevi VIP yani. Orada torpil falan yok anlayacağın. Ay ne anlatıyorum ben ya? Dur bi dakka! Sen şimdi eczanede kazandıklarınla arafta devremülk mü ayarladın yoksa kız? Sen çok yaşa e mi, ahaha!”
Yasemin toparlandı.
“Şaka kız şaka, biliyoruz herhalde o kadarını. Baksana gönülsel meşguliyetler nasıl gidiyor bu ara? Hani sizin mahallede Turhan vardı ya, hani şu Tarık Akan’ın klonu sandığımız oğlan.

Herif iki aydır dibimden düşmedi ayol. Çok yakışıklı olmuş hayvan yaa! Bunun babasının modern çarşıda iki dükkânı varmış. İthalat ihracat falan anlatıp duruyor bir şeyler. Bir çıkayım diyorum aslında…”

Handan bir anda öfke krizine kapıldı. Hasta yakınlarının tacizlerinden eğitimli olduğu için kendine hâkim olmayı başarıp derin nefesler alarak sordu.
”Hangi Turhan? Hani şu lisedeyken bana çıkma teklif ettiğinde babamın darp ettiği Turhan mı?”
Yasemin gözlerini devirerek konuşma modunu başlattı.
“Üstüne bastın kaldır ayağını! Ay bir gör, bir gör. Ya da iyisi mi görme kızım görme. Hani şu müzelerde falan oluyor ya mermer heykeller. Hani pipili mipili, kaslı maslı. Ayol herifin o heykellerden fazlası var eksiği yok, o derece bir abide olmuş. Sesi de sanki böyle; eee, nasıl desem, kızgın kumlardan serin sulara atlar gibi, şey gibi…”
Yasemin anlatırken, her Turhan deyişinde kızın gözlerinin şaşılaştığını gören Handan, Yaso’ya bir haller olduğunu anlamıştı. Kızın gözlerinin içine, hatta retina tabakasını da aşıp görme merkezine doğru bakmaya başladı. Trinity için tasarladığı laser ışınlarına sahip olamadığı için kahroldu. Onu şuracıkta yakıp kül etmek için neler vermezdi. Yıllar önce içine gömdüğünü sandığı aşk yeniden alevlenmişti. Tıpkı bir Zeyna, bir Trinity, bir Amazon savaşçısı edasıyla kalktı sandalyeden. Evde işi olduğu yalanını bir kalkan gibi kullanarak eczanenin mahşeri kalabalığında ilerleyip dışarı fırladı.

Eve gidene kadar kendini acımasız sanal mahkemelerde defalarca yargıladı. Nasıl olmuştu da pasaklı, tembel, denyo, çirkin ve bir o kadar gudubet Yasemin; hem darphane sahibi bir vergi mükellefi olmuş, hem de cillop gibi bir sevgili yapmıştı? İyi ki “Ne mayiş alıyon sen? ” diye sormamıştı patavatsız kadın. Metronun karanlık dehlizine giren insan yığınına karışarak gözden kayboldu. Aklında deli sorularla eve dönüyordu.

SÜRECEK…

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları