Haliç Bezirganları- 23

Bölüm XI

Ömrümün Manası Gayesi Sensin
Böyle Kötü Şaka Yapma Bir Daha
Hakkı Bulut

Düğün hazırlıkları sakin, sessiz fakat kararlı bir nizam içinde ilerliyordu. Şefik Paşa, sağdan soldan buldurduğu yabancı mecmualardaki ev eşyalarını inceliyor, kesesine uygun olanları temin etmenin yollarını arıyordu. Böyle zengin ve nüfuzlu bir aileye damat olmanın gereğini yapmak için yanıp tutuşsa da bütçesi ancak hayallerinin dörtte birine yetebiliyordu. Her zaman olduğu gibi bu müşkülünde de imdadına Selamet Çavuş yetişti. Fransız stili bir koltuk takımı için tersane tedarikçilerinden Mıgırdiç Bey ile görüşmüştü. Adam sevinerek siparişi kabul etmiş, en geç bir ay sonra teslim etmeye söz vermişti. Koltuk takımının kaça mal olacağını sorup duran Şefik Bey’e bir türlü fiyatı söylemiyordu. Gümrükten girdikten sonra geliş fiyatına bakıp söyleyebileceğini belirtmişti sadece. Bu konuşmaya şahit olan Selamet, ertesi gün Mıgırdiç Efendi ile baş başa konuşmuştu. Şefik Paşa’nın hassas ruhundan, hediye kabul etmeyi sevmediğinden bahsetmiş fakat hediye sayılabilecek cüzi bir ödemeyi de seve seve yapabileceğini belirtmişti. Kendisiyle senede bilmem kaç bin liralık ticaret yapıyorlardı neticede. Bu koltuk takımından iki tane bile hediye etse ne gamdı Mıgırdiç için. Selamet’e lezzetli bir kebap ikram edip uğurladı.

Konuşmanın üzerinden bir ay geçmişti. Tam da Mıgırdiç’ın dediği vakitte Şefik Paşa’nın koltuk takımları ile birlikte iki değerli acem halısı da geldi yeni konağa. Paşanın bütün ısrarlarına rağmen hamallar halıları geri almadı. Mıgırdiç’ın gönderdiği faturada yazan rakam piyasanın çok altında, gülünç sayılabilecek bir rakamdı. Şefik önünü ardını sorgulamadan ödedi parayı. Selamet uzaktan seyredip bıyık altından gülümsüyordu. Şefik Paşa mahcuptu ama mesuttu, bunu en iyi Selamet biliyordu.
******

Tersaneye bağlı kalyonlardaki yeniçeri ve levent takımı serserilikleri ve haytalıkları ile pek meşhurdu. Bunların bekâr odalarında yaptıkları afyon âlemleri, fahişeler ve oğlanlarla tuttukları işret âlemleri dilden dile konuşuluyor, bu rezil heriflerin etrafa verdiği rahatsızlıklar II. Mahmut’un kulağına kadar gidiyordu. Ne çare ki, devrin padişahının gücü bu rezillikleri bertaraf etmeye yetmiyordu. Çarşıya pazara çıkmak ya da halkın arasına karışmak yeniçeri ananelerine göre hem ayıp hem de yasaktı. Ancak son zamanlarda iyice azıtan bu serseri tayfa güruhu çarşı pazar dinlemiyor, yanlarındaki analarını babalarını umursamadan genç kızların namuslarına fütursuzca dil uzatıp, elleri ve gözleriyle adeta zinaya kalkıyorlardı. Ettikleri küfürlerin bini bir paraydı. Şefik Paşa önceleri sert çıkıp elebaşı birkaç serseriyi zindana atacak olmuş, ancak yeniçeri kethüdasının kaptan paşayı sert bir üslupla uyarmasıyla serbest bırakılmışlardı. Oturmaktan kalkmaktan anlamayan serseri güruhunun ahlaksızlığı Şefik Paşa’nın kendi neferleri üzerinde de etkili oluyordu. Selamet ile Mehmet’in bile çirkin fıkralar anlatıp güldüklerine şahit oluyordu zaman zaman. Yine böyle gülüştüklerini gördüğü bir gün iki kafadarı yakalayıp sorguya çekti.
“Bre gevrek gevrek ne gülersiniz evladım, açıkta bir şey mi gördünüz?”
Mehmet utancından kızıla batmış çıkmıştı. Selamet dürtünce cevap vermeye mecbur hissetti:
”Şey, komutanım bu Selamet olacak gâvur bir fıkra anlattı da ona güldüm affedersiniz.”
Şefik Paşa ısrarcı oldu:
“Anlatın da ben de güleyim o halde. Neymiş bu fıkra?”
Mehmet yalan söylemeyi beceremediği için döküldü:
”Komutanım hani devletlû padişahımızın can düşmanı şu Fransız eşkıyası Napolyon yok mudur? Onun zevcesi Cosefin mi, Jozefin mi ne, adı batasıca bir kadın varmış. Bu kadın biraz hafifmeşrepmiş ya, af buyurun Napolyon’un ordularında tatmadık subay bırakmamışmış da…”
Mehmet bu iğrenç fıkrayı kafa göz yarmadan nasıl bağlayacağını düşünürken imdadına Selamet yetişti: “Komutanım işte bu kadının hallerini anlatır eğlenirdik. Daha karısına sahip çıkamayan bu gâvur dölü ordusuna nasıl sahip çıksın diyor, gülüp geçiyorduk. Af buyurun…”
Şefik derin bir soluk çekip, iki cahil herifin suratlarına şaşkınlıkla baktı:
“Dua edin de benden başkasının yanında anlatmadınız bunları. Yoksa tatlı canınızı çoktan teslim edip gitmiştiniz padişahımız efendimizin cellâtlarına”
İkisi de hakiki birer aptal gibi paşanın ağzının içine bakıyorlardı. Şefik, yaptığı tesirden memnun olmuştu. Çokbilmiş Selamet’in gözünün içine baka baka anlatmaya devam etti:
“ Tanımadığınız devlet adamlarını ağzınıza dolamadan önce yüz kere düşünmelisiniz. Gelmiş geçmiş padişahların zevceleri kimlerdir, nesebi nasıldır, hangi ana babadan peydahlanmışlardır bilmezseniz, tatlı canınızı alıverirler durduk yerde. Beni iyi dinleyin şimdi…”
Mehmet pür dikkat kesilmiş dinliyordu. Selamet lafın sonunun bağlanacağı düğümü kestirememiş, cin gibi olmuştu. Şefik Paşa ipleri ele almanın keyfiyle ağırdan alıyordu:
“Padişahımız efendimizin validesi kimdi söyleyin bakalım?“
Cevap gelmedi, birbirlerine bakıp mahcup mahcup başlarını öne eğdiler.
“Peki ben söylüyorum. Nakşidil Valide Sultan’dı. Buna cevap gelsin o zaman, bu mübarek insan ne zaman hakkın rahmetine kavuştu?” Yine cevap gelmedi.
“Bundan on bir sene evvel tabii ki. Öğrendiniz öğrenmesine fakat bunun bize faydası nedir diye sormalısınız şimdi de.”
Selamet içinden geçeni okuyan Şefik Paşa’ya soran gözlerle baktı. Şefik oyundan memnun, tadını çıkara çıkara bekliyor, kıvranmalarını istiyordu:
“Evlatlarım, bu mübarek insanın hazin bir hikâyesi vardır. Bunu ecnebi kitaplardan okuyup öğrendiğim için biliyorum. Şimdi 1766 senesinde Martinik denen bir Fransız adasında yaşayan Dübuk ailesi varmış. Bu zengin ailenin küçük kızını tahsil için Fransa’ya yollar babası. Kız orada okuyup rahibe olur. On sekiz yaşına gelen genç kız memleketine gitmek için gemiye biner. Yolda fırtınaya yakalanırlar. Tam batacakken, bir başka gemi onları kurtarır. Fakat bu gemi Martinik yerine Mayorka adasına gitmektedir. Çaresiz kız, titreye titreye gemide beklerken, Sebte Boğazı’ndan geçen gemiye Cezayir korsanları musallat olup gemiyi ele geçirirler. Korsanların reisi kızı çok beğenir. Onu tuttuğu gibi İstanbul’a padişah efendimize hediye olarak gönderir. İşte o kız rahmetli sultanımız Abdulhamid Han’ın aguşi muhabbetinde bulunur ki…” İkisi de ağızları açık dinliyordu. Selamet durumu anlasa da Mehmet ağzı açık ayran delisi gibi dinliyordu. Şefik Paşa devam etti:
“İşte padişahımız II. Mahmud Han’ı doğurup dünyaya getiren de bu Eme Dübuk, yani bildiğimiz adıyla rahmetli Nakşidil Valide Sultan’ın ta kendisiydi. Gelelim meselenin can damarına. İşte bu Dübuk ailesi pek bereketli bir aileymiş derler. Bunların büyük kızları da yani Eme Dübuk’un büyük ablası da, sizin ağzınıza pelesenk olan Josephin Hanım imiş. O da Fransa imparatoru Napolyon ile izdivaçta bulununca sizin dilinize düşmek zorunda kalmış. Baltayı nasıl bir taşa vurduğunuzu anladınız mı şimdi? Padişahımız efendimizin öz teyzesine küfürler düzmektesiniz şu anda. Eğer bu ihtimal doğruysa ki doğru olması kuvvetle muhtemeldir, Napolyon dediğiniz hergele var ya, işte o da padişahımızın öz be öz eniştesi olurlar“

Gülerek suratlarına baktı. Bu kadarını Selamet bile beklemiyordu. Bu iğrenç fıkrayı bir düşmanlarının yanında anlatacak olmaları halinde başlarına gelecekleri düşününce sırtında tuhaf bir ürperti dolaştı. Şefik Paşa, onlara güzel bir ders vermişti. Yaşayan ya da yaşamayan kudret sahipleri ile ilgili olur olmaz konuşmak tehlikeli olabiliyordu demek. Fakir bir başka fakirin eğlencesi olabilirdi, bunda mahzur yoktu pek. Ancak zengini ya da kudretliyi dilinize dolamanız için ya güç kaybetmesini ya da ayağa düşmesini beklemeniz gerekirdi demek ki. Bunu bir iyice belledi Selamet. Mehmet olduğu yerde mıhlanmış, ne diyeceğini bilemeden bekliyordu. Şefik Paşa, “Haydi şimdi bir kahve yapıp getirin de içelim ağız tadıyla,” diyerek gönderdi iki kafadarı. İlim denen hazinenin değerini bir kere daha anlamıştı iki kafadar. Ancak her birinin aldığı ders aynı mıydı? Bunu zaman gösterecekti.

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları