Haliç Bezirganları – 21

Dilaver Paşa kendisini o akşam köşkte bekliyordu. Hüsnü Paşa ve zevcesi İnayet Hanım ile Şefik Paşa’yı taşıyan fayton akşam namazından sonra köşkün kapısına yanaştı. Onları büyük kapıda Dilaver Paşa’nın kâhyası karşılayarak konuk salonuna çıkardı. Dilaver Paşa ve zevcesi Fazilet Hanım misafirleri salonun başköşesine oturttu. Yaşlıların sohbeti devam ederken Şefik, sanki bu eve ilk kez geliyormuş gibi heyecanlı, ellerini dizlerinin üzerinden ayırmadan daha önce defalarca gördüğü salon perdelerinin kıvrımlarına dalıp gitmişti. Kalın bordo güneşlikleri seyrederken, Müveddet ile Çamlıca Tepesi’nde serin bir ağaç gölgesinin altında koyun koyuna yattığını hayal ediyordu.  -Akşam olmak üzereydi. Öğlenki mahşeri kalabalık aniden yok olmuş, şimdi o kuru hengâmenin yerini bülbül sesleri almıştı. Müveddet, erkeğinin göğsüne yasladığı başını hafifçe kaldırdı. Bal dudaklarını Şefik’in sıcak ve arzulu dudakları örttü. Şefik’in eli yavaş yavaş genç kızın karnına doğru iniyordu- ki, kalın bir öksürük sesiyle irkilen Şefik bir an nerede olduğunu hatırlayamadan şaşkın şaşkın çevresine bakındı. Herkes ona bakıp gülümsüyordu. Utancından ne yapacağını bilemedi. Nasıl olmuş da bu denli derin bir hayale dalabilmişti; kendine şaşırdı. Hüsnü Paşa, demin kaldığı yerden konuşmasını sürdürdü:
”Evet azizim. Eğer siz de münasip görürseniz, Allah’ın emri…”

Evet, olmuştu işte. Dilaver Paşa kısa bir konuşma yaparak, Şefik’i evladı gibi sevdiğinden, onun damadı olmasını büyük bir memnuniyetle kabul edeceğinden bahsetmiş, kayınvalidenin gözlerini buğulandıran konuşma bitince elini damat namzetine öptürerek muvafakat vermişti. Bunun üzerine içeri çağırılan Müveddet, elindeki gümüş tepside zangırdayan kahveleri büyüklerden başlayarak sırayla dağıttı; en son Şefik Paşa’nın önüne geldiğinde nazikçe eğilip kahveyi ikram etti. Şefik heyecandan eli titreyerek aldığı fincandan bir yudum içince beyninden vurulmuşa döndü. Müveddet tuzu iyice abartmış, zehir zıkkım bir kahve hazırlamıştı. Herkesin alaycı bakışları altında sonuna kadar içti kahvesini. Evliliğin bütün meşakkatlerine katlanabileceğinin mesajını vermekti bu; mesaj alınmıştı. Müveddet ile bütün gece bakıştılar. Kısa ziyaretleri, düğün hazırlıklarının konuşulacağı bir sonraki randevuda görüşmek üzere sonlandırıldı. O gece Şefik, tekrar tekrar bu sahneleri yaşadı. Sabah olmuştu.  Mehmet’in yol yordamdan anlamadığını belli eden yumruklarıyla dövdüğü kapıdan çıkan korkunç sesleri duymasaydı, rüyasındaki Çamlıca macerasını yarıda kesmeyecek, Müveddet’in soluk kesen inlemelerini çoğaltmaya devam edecekti.
******

Düğünün üç ay sonra, Kurban Bayramı ertesine rast gelen ilk Cuma günü yapılması münasip görülmüştü. Mehmet’in şahsi serveti son zamanlarda Selamet’in işleri iyice ele alması sayesinde oldukça ciddi miktarlara ulaşmıştı. Hastanede çalışan sıhhiye onbaşısı Mürsel, kendi köyüne yakın bir köydendi. Bu sakin tabiatlı, becerikli oğlan, konuşurken bile yüzü kızaran utangaç biriydi. Altı sene süren askerliği en nihayetinde bitmiş, bu sabah da önce komutanlarıyla, sonra da asker arkadaşları ile vedalaşıp şükür namazını kıldıktan sonra soluğu Mehmetgilin odasında almıştı. Nedendir bilinmez Selamet’ten her zaman uzak durmayı tercih etmişti. Mehmet onu kardeş sıcaklığıyla kapıda karşılayıp köşedeki sedire buyur etti. O gelmeden önce hazır ettiği yirmi akçeyi kara bir mendilin içine sarıp düğümlemişti:
“Mürsel kardeşim; senden ricam olsun ki bu mendilin içindeki emaneti anama teslim et. Bu paraları seferlerde gösterdiği kahramanlıklardan ötürü padişah efendimiz bağışlamış dersin. Parayı alır almaz üstüne başına yeni kıyafetler almasını, kalan parayla da evin lüzum eden yerlerini tamir ettirmesini istediğimi söyle. Yaşlı kadın itiraz edecek olursa, Allah kısmet eder de seneye bu vakit eve dönersem çok daha fazlasıyla geleceğimi bilmesini isterim.”

Mürsel, lafın ötesini berisini sorgulamayı ne bilir ne de severdi. Başıyla onayladıktan sonra mendili cebine sokuşturup çayını yudumlamaya başladı. Selamet’i bekleyen ne ana babası ne de kardeşleri vardı. Oturduğu yerden kafasını kaldırmadan Mehmet’i dinliyordu. Sessizce kalkıp arkadaki küçük girintide kayboldu. Birazdan avucunda iki gümüş akçeyle döndü. Mürsel’in cebine usulca bıraktı paraları. Arkasını dönüp kapıya yürürken kısık bir sesle, ”erkek adama yolda para iktiza eder. Dönünce helalleşiriz Mürsel Ağa, hakkını helal et! “dedi. O çıkıp gittikten sonra Mürsel dolu dolu gözlerle vedalaştı hemşerisiyle. Biraz sonra Mehmet odada yalnız kalmış, demin Selamet’in gösterdiği babayiğitliği neden kendisinin yapamadığını sorgulamaya, kendi kendini ayıplamaya başlamıştı.
******

Ramazan ayı sıcak bir Nisan günü başladı. Her ikisinin de itikadı kuvvetli değildi. Yine de peygamber ocağında oruç tutmamanın hiç hoş karşılanmadığın farkındaydılar. Ortalıkta gezinen o kadar adama bakacak olunursa, bir tek Allah’ın kulu bile orucunu bir gün bile aksatmadan tutuyordu. Hakikatin böyle olmadığını herkes biliyordu. En azından neferlerin yarısına yakını aleviydi. Gayrimüslim ustalar bile gündüz vakti yemekhaneye uğramıyor, yanlarındaki öteberiyi de gözden uzak yemeyi tercih ediyorlardı. Mehmet bu riyakârlığa bir türlü mana veremiyordu. Günah da sevap da kendisine yazıldığına göre, bundan padişah efendimize nasıl bir pay düşüyordu? Başkasının oruca niyetlenmediğini gören diğer müslümanların imanı o kadar zayıf mıydı ki tutmayanlardan etkileneceklerdi? Bunların cevabını senelerdir bulamıyordu. Bir keresinde Selamet’e de sormuştu; o her zamanki tavırlarıyla dinlemez görünüp başka işlerle meşgul olmuş, elindeki işi bitirdikten sonra yine ölçe biçe konuşarak cevaplamıştı. Zaten böyle konuşmaya başladığında Mehmet duyacaklarına ne kadar hazırlanırsa hazırlansın, şaşkınlık kuyularına düşmekten bir türlü kurtulamıyordu:
“Bak birader, şu küçücük esnaf tayfasının içinde bile çeşit çeşit insan yok mu? Elbette var. Tabiata bakacak olursan daha iyi anlarsın söyleyeceklerimi. Her türden hayvanatın beslenmesi aynı mı, yediği içtiği aynı mı, değil elbette. İnsanlar da öyledir. Kimisi on öğün yer doymaz, kimisine de iki gün ekmek verme, acıktım demez de iki gün daha ardın sıra gezer dağda bayırda.  Allah’ı kimin ne kadar sevdiğini, ona kimin daha çok ve gönülden ibadet ettiğini ne peygamberler ne de padişahlar bilebilir. O hesap Allah ile kulu arasındadır. Bu o kadar sarih bir hakikat olduğu halde, Allah ile kulu arasında vekil tutmak bütün dinlerde âdet olagelmiştir. Bu iş Yahudi’sinde de Hıristiyan’ında da, bilmediğimiz çeşit çeşit dinlerde de böyledir. Biliyorsun ki padişahımız aynı zamanda da halifemizdir. Yani demek oluyor ki Allah’ın yeryüzündeki büyük ve mübarek gölgesidir. E, o zaman ne yapmalı? Senin dinini o korumalı değil midir? Seni o gözetlemeli değil midir biraderim? Vazifelendirdiği din âlimleri işte o vazifeyi icra ediyorlar. Senin benim orucumdan kendilerini mesul tutuyorlar. Ha bak bu neye yarıyor biliyor musun? Sen dininden korkmaya başlıyorsun. Dolayısı ile padişahtan ve seni güden ötekilerden korkmaya başlıyorsun. Padişahın gölgesinden korkan adam gövdesinden korkmaz mı, korkar elbette. İşte o yüzdendir ki ta Fizan’daki çiftçinin öşürünü İstanbul’dan toplatıp, Kâğıthane’deki köşkünde afiyetle yer padişahımız ve saltanat erbabı. Anladın mı yiğidim? Sen ben korkacağız ki, onların borusu ötsün dursun ebediyete kadar”
Mehmet bir şeyler anlar gibi olsa da manalandıramadığı soruların bütün cevaplarını alamadığından emindi. Bu konuyu bir daha açmadı. İftara herkesten önce gidip başköşeyi kapmaya devam ettiler.

-SÜRECEK-

 

E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları