Haliç Bezirganları – 22

İki kafadarın en büyük alışkanlığı iftardan sonra Şefik Paşa’nın hususi izni ile dışarıya çıkıp Şehzadebaşı’na gitmekti. Masrafları padişah ve ileri gelen saray erkânı tarafından ödenen Direklerarası eğlenceleri pek meşhurdu. Beyazıt tarafından gelindiğinde Vezneciler‘in iki yanına karşılıklı kurulan çadırlar ve kahvehaneler ta caminin alt başına kadar uzanıyordu. Cambaz ve meddah gösterileri ile kumpanyalar tarafından getirtilen kantocu kızların dansları en çok alakaya mazhar olanlardı. Ellerinde bezden fenerleriyle karanlık sokakları neşeli ateşböcekleri gibi aydınlatarak yürüyen ahalinin sergilediği manzara bile başlı başına seyirlik bir oyun gibiydi. Teravih namazına kadar süren eğlenceler, namazdan sonra sahura kadar devam eder, sıcak yaz gecelerinde ailece gelenlere bile rastlanırdı. Gece boyunca gürültü patırtı eksik olmaz, genç kızların güzel gözlerini bir an olsun görebilmek için peşleri sıra yürüyen delikanlılar o hengâme içinde birbirlerini ezerdi. Büyük şehrin tanınmış meddahları da bu gecelerde rol alırdı. Onların uğradığı kahvehaneler tıka basa dolar, her gece başka hikâyeler anlatan bu delidolu adamlar ahalinin bütün derdini tasasını birkaç saatliğine de olsa eritir, onları bambaşka bir dünyanın büyülü hikâyeleriyle tanıştırırlardı. Meddah milletinin içinde gözü kara olanlarına da rast gelinirdi bazen. Geçmiş zaman padişahlarının rezilliklerini, korkaklıklarını, oğlancılıklarını, işret sofralarına düşkünlüklerini üstü kapalı bir şekilde anlattıklarında, seyredenlerin kahkahaları katmerlenirdi. Meddahlar kadar olmasa da tuluat yapanlardan da böyle cesaretlilerin çıktığı olurdu. Eğreti bir sahne üzerine çıkılarak yapılan gösterilerde öyle yakası açılmadık küfürler edilirdi ki, dinlemeye cesaret isterdi. Tesadüfen orada bulunan aileler arkalarına bakmadan çoluk çocuk kaçarken, küfre alışık kaba saba erkek kalabalığı etraflarında kadın olup olmadığına bakmadan sahnedekilere laf yetiştirmeye çalışır, dağarcıklarındaki yeni küfürleri yüksek sesle ortalığa boca etmekten hiç utanmazlardı. Küfür etmekten çok hoşlanan bir milletin, kendisine küfür edildiğinde gözünü kırpmadan cinayet işlemesi hep tuhaf gelmişti Mehmet’e.  Ortaoyunu seyrederken bazen o da kahkahalara kapılsa da, genellikle çevredeki kadınların varlığından rahatsız olur, bir an önce oradan uzaklaşmak isterdi. Selamet ise bu tuhaf temaşayı efsunlanmış gibi seyreder, oyuncular sahneyi terk etmeden de bir yere kıpırdamazdı. Oyuncuların taklitlerini, sahnedeki abartılı el kol hareketlerini adeta ezberler gibi dikkatle takip ediyordu. Ona bunun sebebini hiç sormadı Mehmet. Tek bildiği, Selamet gibi cin fikirli birinin işine yaramayacak hiçbir şeye öyle kolayından dikkatini vermeyeceğiydi. Delikanlı, bu sahnelerde kullanılan üslupları, değişik şivelerin taklitlerini, mübalağa sanatının inceliklerini bir bir öğreniyordu. Ticarette iyi bir tiyatrocu kadar maharetli konuşmak icap ediyordu. Onun bu hesaplarından bihaber Mehmet daha fazla kalmaktan sıkılıp az ilerideki macuncuya yanaşıp kocaman bir kamışa sardırdığı renkli macun topağını yalamaya başlamıştı bile.

Teravih vakti gelip de ezan sesi duyulunca ortalık aniden sessizliğe bürünür, erkekler apar topar camiye yollanırdı. İki ahbap çavuşun bu taraklarda bezi yoktu. Fakat her ne hikmetse bu sene Selamet adeta hidayete ermişti. Mehmet’in şaşkın bakışları arasında o da ardına bakmadan camiye doğru koşa koşa gidiyor, herkes meydana toplanmadan da geri gelmiyordu. Mehmet günlerce bu yeni durumu düşündü. Selamet’e ne olmuştu da birdenbire dine imana sarılmış, Allah’ın ipine tutunmaya karar vermişti. Gerçi oruçla hala yakınlaşmamıştı, diğer vakit namazlarının yanından bile geçmiyordu ama ille de teravih, ille de teravih… Ramazan başladığından beri tek bir yatsı ezanını bile kaçırmadan onu her defasında terk ediyor, camiye doğru içine deli kaçmış gibi koştura koştura uzaklaşıyordu. Mehmet’in ısrarlı sorularına o meşhur duymazdan gelme taktiğini kullanarak cevap vermekten kaçınıyordu. Fazla ısrar etmemeye karar verdi. Nasılsa zamanı geldiğinde kendisi anlatacaktı. Gerçekten de bu muamma dolu hidayete erme macerasının nereden icap ettiğini neden sonra kendisi anlattı.

Ramazan Bayramı’nın ikinci günü gecesi Kumkapı’da Arap Yorgi’nin meyhanesinde döküldü Selamet:
“Bak aslanım, o zaman itiraz edecek olursun diye fazla dillendirmedim mevzuyu. Bizim Ereğli köylüklerinde bir laf vardır. Avradın gamsızı tefçi, adamın gamsızı bekçi olur derler.” Mehmet bön bön bakınca ekledi.
“Bir de derler ki erkeğin sofusu da hovardası da teravih vaktini bekler. Bizim oraların hovardaları için Ramazan Bayramı otuz gece evvelinden başlayıp tamı tamına otuz gece eda edilir. Anladın değil mi?” Mehmet saflık mertebesini inanılmaz derecelere taşıdığını belli eden bakışlarını Selamet’in üzerinde gezdirince konuşmaya devam etti:
” Aziz kardeşim anlamayacak ne var bunda? Adamlar körpecik karılarını evde bir başlarına bırakıp o cami senin, bu cami benim gezip durmuyorlar mı? Hovarda erbabı da boş mu dursun; o da başlıyor o evdeki senin, bu evdeki benim diye otuz mübarek gece boyunca ramazan davulcusu gibi evden eve gezmeye. Anlayacağın esnaf ziyaretlerim sırasında nerede teşne hatun var, nerede bir sümsüğün yakın alakasından mahrum kalmış bir dilber varsa önceden tespit etmiştim. Ramazan ayının gelmesiyle hepsini sıraya koymak da zor olmadı haliyle. Bakma, bakma doldur şu bardağı. Allah boş duranı sevmez,” deyip kahkahayı patlattı.

Bu Şam şeytanıyla nasıl baş edilebilirdi ki? Mehmet kendine gelene kadar önündeki boş bardağı dolu niyetine iki kere kafasına dikti. Neden sonra ağzındaki kuruluğun geçmediğini fark edip karafakiye uzandı. Selamet hala pis pis sırıtıyordu.

-SÜRECEK –

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları