Haliç Bezirganları – 20

Mehmet bu işi kimin tertip ettiğini düşünüp duruyor, olanlara bir türlü akıl erdiremiyordu. İzinli çıktıkları bir akşamüzeri soluğu meyhanede aldılar. Konuyu Mehmet Çavuş açtı:
“Yahu Selamet Çavuş, bu konu beni deli ediyor. Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor, kim bu gözü kara serseri ki; koskoca tersanenin içinde kimsenin ruhu duymadan üç koca kayığı delik deşik edip de sırra kadem basarak, senin benim gözümüzden sürmeyi çekip şeytana da pabucunu tersten giydirdi. Düşündükçe aklım havsalam almıyor yahu.“
Selamet, Yorgo’nun az evvel getirdiği tabaktaki birbirinden lezzetli mezelerden yiyor, onu hiç dinlemiyormuş gibi pencereden bakıyor, dalgalarla öpüşmeye hazırlanan kızıl güneşi seyrediyordu. Karafakiyi kavrayıp her ikisinin de bardağını tepeleme doldurdu. Kadehin birini Mehmet’in eline tutuşturup kendisininkini de havaya kaldırdı:
” Sağlığına biraderim, senin saf ve temiz vicdanına içelim bu gece,” deyip bir dikişte bitirdi.

Mehmet geri kalır mı, o da takip etti. Mehmet’in ağzına pastırmadan iri bir dilim sokuşturduktan sonra konuştu:
“Böyle faili meçhul hadiselerde ben hep şunu sorarım kendime. Bu işten kim kârlı çıktı? Kimin düzeni daha cilalı, daha aynalı, daha tadından yenmez oldu diye sorarım. Bu hadisede kârlı çıkan kimse, faili de o teşvik etmiştir a benim temiz yürekli Mehmet Çavuş’um. Hadi şimdi söyle bakalım, bu hadise kime yaradı?”

Mehmet arka arkaya yuvarladığı kadehlerin etkisiyle buğulanmaya başlayan kafasını toplamaya çalıştı. Birden heyecanlanarak bağırdı:
” Tabii ya, niye düşünemedim bunu? Dilaver Paşa yaptırdı. Sarı Süleyman Paşa’yı gözden düşürtüp daha önceden hazırladığı ikbal kapısının ardına kadar açılmasına zemin sağladı. Hay Allah! Yahu Selamet, senden korkulur haa? Nasıl da çabuk çözdün bu düğümü?”

Selamet sakindi:
“Peki, bir soru daha sorayım o zaman. Madem bizim gibi iki zavallı çavuş bu işi anladı da bu kadar okumuş etmiş zabitan içinden yahut da koskoca saray erkânından bir aklı evvel çıkıp da bu işin arkasında kimin olduğunu neden aklına getirmedi? Cevap isterim ağa, cevap isterim. Bizim velinimetimiz Şefik Paşa bile anladığı halde neden anlamazdan geldi herkes? Neden Sarı Paşa hiç itiraz etmeden kaderine razı olup da ardına bile bakmadan memleketine kaçtı?”

İşte şimdi Mehmet iyice tıkanmıştı. Bunun cevabını bilmeye ne aklı ne feraseti ne de öğrendikleri yeterdi. Kıvranmaya başlamıştı. Düşünüyor, düşünüyor bir türlü işin içinden çıkamıyordu. Selamet, boşalan kadehleri ağzına kadar doldurdu bu kez. Mehmet’in, sordukları karşısında çişi gelmiş oğlan çocuğu gibi kıvranmasından çok keyif alıyordu:
“Söyle çabuk Mehmet Çavuş, düşman pusuyu attı, sen daha uyuyorsun. Cevap gelsin tez elden.”
Sıkıştırdıkça sıkıştırıyor, onunla kedinin fare ile oynaması gibi oynuyordu:
“Bak aslanım, demin ne demiştim ben sana? Kimin faydası oldu diye düşüneceksin. Bu azil işinden kimin faydası oldu? Dur sen gücünü üzme de ben söyleyeyim; padişahımızın oldu elbette. Son zamanlarda Sarı Süleyman’ın parası suyunu çekmişti. Donanmayı sefere göndermekte, tersanenin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyordu. Bu azil hem devlete hem de paşaya yaradı. Öte yandan Dilaver Paşa’nın servetiyse epeyi palazlanmıştı. Padişah için yeni para kaynağı demekti bu durum. Süleyman da kaderine razıydı aslında. Şimdi memleketine ayan olarak dönüp, oradaki işleriyle meşgul olup servetini yeniden toparlamak için bir müddet payitahttan uzak olmak işine yarardı. Hiç itirazsız kabul etti. Şefik Paşa’ya gelince, o da farkındaydı durumun.  Dilaver Paşa’nın gelmesiyle, önündeki ikbal merdivenlerini kanatlanarak çıkacak bundan sonra. Paşanın küçük kızının izdivacına talip olması artık an meselesi birader, an meselesi! Düğüne hazır olmalıyız.“

Bu kadar teferruatlı yapılan analiz Mehmet’i dumura uğratmıştı. Selamet’in her lafı gediğine oturdukça aklındaki soru işaretleri yok olmuştu. Demek bu işin başını koskoca padişah çekiyordu; dayanamayıp soracak oldu. Selamet gülümseyerek,
”Kim bilir çavuş, kim bilir? Şefik Paşamızın yaptırmadığını kim bilebilir? Düşünüyorum da Süleyman’ın kendisi bile yapmıştır belki. Baksana ilk önce o başlamıştı bağırmaya ‘batıyoruz, batıyoruz ‘diye. Yahu, gâvurun oğlu; dur bakalım kayık bir iki yalpalandı diye nereden çıkardın battığını? Hemen nasıl anladın durumun vahametini? yok yok odur o, o batırmıştır azizim.”

Kahkahaları birlikte koyverdiler. Mehmet yeni bir hayat dersi almıştı.
“Demek soracaksın öyle mi? Tabii ya, soracaksın bir kere. Kimin bu hadiseden menfaati oldu?”
BÖLÜM XIII

SAÇLARIN İPEK MİDİR, İPEK Mİ ÇİÇEK MİDİR
YOKSA OMUZLARINA DÜŞEN KELEBEK MİDİR
Kemal Şakir Yakar

Dilaver Paşa, yeni vazifesine başladıktan sonra tersane içindeki Kaptan Paşa Köşkü’ne taşınmıştı. Sebeb-i ziyaret uydurmak artık daha kolaydı Şefik için. Müveddet’i her görüşünde heyecanı katlanarak artıyor, kavuşacakları anı bütün gün hayal ederek vakit geçiriyor, buluşmanın ertesi günü de gece tattığı saadeti tekrar tekrar benliğinde yaşatıp avunmaya çalışıyordu. Ona öyle bağlanmış, öyle âşık olmuştu ki yemeden içmeden kesilip günden güne erimeye başlamıştı. Mehmet ondaki değişikliği ilk fark eden olmuştu. Giyimine kuşamına eskiden beri dikkat eden titiz adam, son günlerde daha da huysuzlaşmıştı. Mehmet Çavuş, artık komutanının kıyafetlerini terzihaneden getirip götürürken dünyanın azarını işitiyordu. Huysuz komutan, ya fesin kalıbını beğenmiyor ya ceketin kol yerinin ütüsüne bahane buluyor, hiç bahane bulamazsa da getirip götürürken pantolonun kat yerini düzgün kıvırmadığından dem vurup basıyordu kalayı. Mehmet, bu tür ince işlerden anlamadığından, bir dahaki sefer hata yapmamak için terzihanede vakit geçirmeye, ustalardan ütülenmiş kumaşların taşınması ile ilgili dersler almaya başlamıştı. Selamet onun incelip kibarlaşmak için gösterdiği çabayı uzaktan izleyip Anadolu delikanlısına neler yaptırılabileceğini kafasında oturtmaya çalışıyordu. İri elleriyle o incecik kumaşları taşırken düştüğü halleri, kendisine hiç de yakışmayan yürüyüşünü gördükçe, kibarlık denen mevhumun fıtri bir hususiyet olduğunu daha iyi anlıyordu. Olmuyordu işte, olmuyordu. Adamın ne eli ne ayağı ne de gövdesi böyle işlere uygun değildi ki.

‘Adama göre mi iş verilir, yoksa işe göre mi adam bulunur,’ diye alıp verdi kafasında.
‘Osmanlı toprağı mümbittir,’ diye de ekledi, adam bolluğundan çok ne var ki.
‘Bizdeki adam sayısı havadaki kuştan fazladır yeri gelince. O yüzden bu memlekette işine göre adam değil, adamına göre iş bulunmuştur hep. Boş ver bunları Selamet, Mehmet Çavuş Şefik’le oyalanadursun, sen kalk da esnaftan kıtır toplamaya yollan bakalım’ diye söylenerek yürüyüp gözden kayboldu.

Dilaver Paşa işi fazla uzatmamaya kararlıydı. Bu gençlere bırakacak olsa, kendi başlarına becerip de bir girişimde bulunacakları yoktu. Yakın ahbabı Hüsnü Paşa’yı bulmalıydı.  Şefik Paşa’yı da iyi tanıyan Hüsnü Paşa’ya bir akşam yemeğinde açtı vaziyeti. Durumdan vazife çıkarmakta pek cevval olduğu herkesin malumu olan Hüsnü Paşa, yemeden içmeden konuyu Şefik Paşa’ya açtı. Şefik, makamında otururken aniden kapı açıldı, içeri giren Hüsnü Paşa gök gürültüsü gibi bir nidayla yürüdü üzerine:
“Yahu Şefik, evladım, ayağına kadar gelen misafire bir kahve söylemek de mi yok senin kitabında ha, böyle mi öğrettik biz size mektepte?”

Tiradını tam bitirmişti ki Şefik utangaç bir gülümsemeyle yerinden kalkıp hocası Hüsnü Paşa’nın eline sarılmak için koşmaya başladı. Yaşından beklenmeyecek bir hamleyle elini Şefik’ten kurtardı. İri ve yağlı gövdesini koltuğa bıraktı. Şefik, hocanın elini kavrayamayınca kapıya doğru koşmuştu. Hal hatırdan sonra Hüsnü Paşa hassas konuyu açtı:
“Ee, maşallah arzu ettiğin mevkilere birer birer yükseldin evladım. Ama bir eksiğin kaldı. Hayırlısıyla onu da tamama erdirme vaktidir. Senden beklediğim hayırlı bir izdivaçtır artık. Bu vazifede sana yardım etmek de bana düşer haliyle. Aklında biri varsa hemen söyle ki hazır gelmişken o işi de görüp gözüm arkada kalmadan gideyim. Söyle bakalım, var mı kafanda böyle bir hanım kız? “

Şefik ziyaretin sebebini hemen anlamıştı. Hocayı fazla bekletmeden Müveddet için beslediği halisane duyguları anlattı. Karşı tarafın da kendisinden ümidi olduğunu hissettiğinden bahsederek durumu kibarca izah etti. Hüsnü Paşa tüm konuşulanları yalandan bir şaşkınlıkla dinledi. Mehmet‘in kendi elleri ile yan taraftaki ocakta yaptığı bol köpüklü acı kahveden büyük bir yudum alıp damağını şaklattıktan sonra söze girdi:
“Pekâlâ evladım. Dilaver Paşa senin gibi akıllı, namus ehli, çalışkan ve gayretli bir genci başka nereden bulacak da sevgili kızının mürüvvetini görecek? Bana kalırsa bu iş olup bitmiştir. Fakat sen bana müsaade et biraz. Senin yanından çıkınca onun yanına uğrar, konuyu dillendiririm. Eğer müspet cevap alırsam hemen hazırlıklara başlar, Allah’ın emri peygamberin kavliyle kızımıza talip oluruz. Hadi bakalım, şimdiden hayırlara vesile olsun inşallah“ deyip apar topar kalkıp kapıya yöneldi.

Şefik temennalarla yolladığı hocasının ardından bir süre merdivenin başında dikilip kaldı.  Hayallerinin hakikate dönüşmesine az kalmıştı. Reddedilme korkusu bir şimşek gibi çakıp aynı hızla kayboldu içinden. Müveddet’in arzulu dudaklarını hatırlayınca bunun mümkün olamayacağına yeniden iman edip gülümseyerek Mehmet’e seslendi:
”Mehmet Çavuş, söyle aşçıbaşına, akşama üç kişilik kebap döksün odama. Selamet’i alır gelirsin.”
Mehmet böyle önemli günlerde komutanın nasıl kerem sahibi olduğunu bilirdi. Hemen mükemmel bir sofra hazırlattı odasına. Üç yakın arkadaş, evlilik hazırlıklarını bütün gece konuştular. Şefik sadece onların yanında rahatlıyordu. Taşınacağı evin nerede olacağını, alınacak eşyaların kimlerden temin edileceğini ve diğer önemli teferruatları konuştular. Selamet de Mehmet de esnaf camiasından bu işi yarı fiyatına seve seve halledecek bir dolu adam tanıyordu. Şefik böyle konularda burnundan kıl aldırmaz, kimselere temennada bulunmazdı. Onun yerine bu iki delikanlı yapıyordu pazarlığı. Böylelikle izzet-i nefisini incitmeden, her şeyin ucuzunu ve kalitelisini ayağına getirtmiş oluyordu.

 

E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
E-BÜLTENİMİZE KAYDOLUN
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları