Ankaranın Bağları – 3

ANKARA’NIN BAĞLARI
3

Şans meleği her zaman olduğu gibi o gün de yanında değildi. Bekleme salonu o kadar kalabalıktı ki, sanki o gün Ankara’nın bütün işsiz güçsüzleri bir araya gelip miting yaptıktan sonra orada buluşmuşlardı. Yüzünde en ufak bir nur kırıntısı olmayan ne kadar Çinçin bağı tayfası varsa gelmişti. Yenimahalle istasyonunda inene kadar tıklım tıklım vagonun içinde sayısız taciz girişimine maruz kaldı. Koltukların hemen tamamı, ayakta dikilen yaşlı, hamile, hasta ve bebekli kadınlara yer vermek zorunda kalmamak için ölü taklidi yapan iri kıyım, genç erkek müsveddeleri tarafından işgal edilmişti. Oturdukları koltukta o kadar ölü görünüyorardı ki, Handan bir ara, “bunlara CPR yapılsa nasıl olur acaba?” diye geçirdi içinden.  Tam da, önündeki koltukta yağlı suratından terler akıtarak ölü taklidi yapan şişkoya 360 J’e ayarlanmış defibrilatörün kaşıklarını yalattığını hayal ederken sarsıntıyla kendine geldi. Önündeki insan seli dışarı akmaya başlamıştı. Kendini akıntının kucağına bıraktı. Merdivenleri çıkıp güneşe kavuşunca bu belayı da atlattığı için şükretti. Metrodan sağ çıkmıştı ya, bir şekilde bu günü de tamamlardı nasıl olsa.
******

“Temeloğlu Apt 1983” ibaresi, apartmanın girişindeki hacı yeşili kirli mozaiklerin üzerine çingene pembesi ufak taşlarla işlenmişti. Otuz üçüncü şeref yılına giren binanın bahçe katında oturan Mualla teyze – teyzeden ziyade cadı, kaknem ya da şirret kategorisinde yarışması gereken kronik bekar, emekli bir vergi dairesi memuruydu- Kafayı Handan’a takmıştı.  Handan, köşeyi dönüp, apartmanın bulunduğu sokağa girer girmez kadının ultra hassas duyargaları bir şekilde devreye giriyordu. Kızcağız giriş kapısını açtığında bizim cadaloz, camın köşesinde ya da iç kapının gözetleme deliğinde çoktan mevzilenmiş oluyordu. Handan delice bir merak içindeydi. Kendi kendine söyleniyordu,
“ Be hey teyzelerin yüz karası! MİT’in kadrosuz elemanı!tTneşirlerde yuvarlanasıca kadın! Benden ne istiyorsun sen? Al işte bininci kez izliyorsun! Elimdeki market torbalarından, kirli yeşillerimle dolu sırt çantamdan başka ne gördün şimdiye kadar? O çantaya Kıvanç Tatlıtuğ mu doldurdum? Brad Pitt’i mi sığdırdım küçücük torbalara? Haa, söyle bana; cillop mankenleri lego gibi parçalarına ayırıp da mundar ederek mi taşıyorum eve? Neyin peşindesin sahi sen? ”
Bir gören olsa Handan’ın delirdiğine noter huzurunda yemin edebilirdi.  Merdivenleri tırmanmış, o gazla da oturduğu katı pas geçip, üst kattaki Ferdi Bey’in kapısının önüne gelmişti. Facianın eşiğinden son anda dönerek gerisin geri alt kata inip ışık hızıyla kapıyı arkasından kapadı. Ferdi Bey, yılların tacizcisiydi.

“Dört yıl daha, dört yıl daha, dört yıl daha, dört yıl daha… ”
Duş başlığının altında, kafasından aşağı inmek için başlığın deliklerinden çıktıktan sonra o kadar üst düzey fizik okuduğu halde bir türlü çözemediği bir mekanizmayla kafasından başka her yere doğru yayılan sıcak suları saçlarına denk getirmeye çalışarak oraya buraya hamle ederken, bir yandan da o üç kelimeyi tekrarlıyordu. Bir tür Tao ya da Buda, belki de öğretisiyle henüz tanışamadığı uzak doğulu başka bir bilge olmuştu adeta. İhtisası bitirince yeni bir hayata yelken açacak, geçmişteki sefalete nanik yaparak, ince topuklu ayakkabılarının üzerine giyeceği kırmızı balo kıyafetini esen meltemde dalgalandırarak süzülecekti Çırağan Sarayı’nın merdivenlerinde bekleyen diri vücutlu doçente doğru. Ne çare ki, aldığı maaş şimdilik ancak bu dairenin kirasını ödemeye yetiyordu. Berbat apartmanın bir o kadar berbat banyosunun en berbat öğesi de, berbat ötesi duş başlığıydı.

“Köy enstitülerinin kıymetini bilemeyen büyüklerimi şiddetle protesto ediyorum” dedi iç sesi. “Şimdi bir köy enstitülü olsaydım, bu duş başlığını anasından yeni doğmuş bir kıza çevirir, mis gibi yıkanır, cillop gibi de çıkardım banyodan, “diye de sürdürdü iddiasını. Okuduğu fen lisesinde öğrendiklerini bir türlü gerçek hayatta getiriye dönüştürememişti zavallı Handan. Hele bu sabah Yasemin Eczanesi’nde yaşadığı beyinsizlik fırtınasından sonra babasına daha da içlenmişti. Milyoncu baba mağazasındaki en ucuz  duş başlığını almayı bir sonraki gün yapacağı aktivite listesine eklemeye karar vererek banyodan çıktı.

Üzerindeki bornozu çıkarmadan mutfağa yöneldi. Ketıla doldurduğu çay suyu kaynamaya başlayınca keyfi yerine geldi. Buzdolabının kapağını açıp lunaparkta eğlenen kız çocuğu neşesiyle yiyecek bir şeyler aramaya başladı.
“Oha, gerçekten oha! Ohalar ötesi yani! Ne ara yemişim peyniri, zeytini, sucuğu ve dahi tereyağını?” Konuşurken boş dolabın içinde tiz sesi yankılanıyordu. Alışveriş listesini dört gün önce yaptığını, listeyi tedarikleyemeden fıçı nöbetine sokulduğunu dudaklarını ısırarak anımsadı. Ağzının içi zehir gibi olmuştu sinirden. Bornozun altındaki çıplak bedeni Auschwitz toplama kampında aylardır aç bırakılmış zavallı bir Yahudi’nin bedeni gibi titremeye başlamıştı. Bir an önce dışarı çıkıp alışveriş yapmalıydı.
Evyenin tabanına yayılan kirli tabaklar dikkatini çekti. Dört gün önce suyun altına bıraktığı tabaktaki menemen artıklarında yuvalanan  mikrop ve mantar kolonileri İstanbul Modern’ de sergilenmeye aday kreatif bir tablo ortaya çıkarmıştı. Çıkmadan önce tabağı ılık suda ıslatmaya karar verdi. Musluğu açıp beklemeye başladı. Tabaktaki muhteşem eser görücüye çıkamadan hızla eridi. Musluğu kapatmak için uzandı. Uzanmasıyla birlikte başından aşağı kaynar sular dökülmeye başladı. Musluk bir türlü kapanmıyor, aksine suyun giderek hızlanarak akmasına sebep oluyordu. Her zaman gördüğü kâbuslardan biri miydi acaba? Kendine kötü davranıp orasını burasını çimdiklemek için de zamanı yoktu. İğrenç musluk hayatında ilk defa yangına koşan Alaska Belediyesi itfaiye aracı sürücüsü gibi coşkun ve saçma bir hevesle akıyordu. Handan, şimdi incecik bilekleriyle musluğun kafasına sarılmış, aksi yönde döndürmeye çalışıyordu. Olmadı, olmadı, olamadı. Mücadeleyi yitirmek üzereydi ki, dairenin dışındaki ana vanayı akıl etti. Eder etmez de koşarak kapıyı açıp vanayı buldu. Allahtan ki ana vana fazla direnmeden dönmeye başladı. Kısa bir süre sonra mutfaktaki şelalenin sesi önce azaldı, sonra da tamamen kesildi. Conkbayırı kahramanı Uşaklı İsmail Onbaşı gibi hissetti kendini. Savaşı kazanmıştı. Ancak henüz her şey bitmemişti. Savaşın yaralarını sarmak için musluk tamircisi aramalıydı. Geçen ay eşinin doğumunu yaptırdığı Sucu Nihat’ı anımsadı. Hemen telefona sarıldı. Daha tuşlara dokunamadan telefon “dirili, dirili, dirili” çalmaya başladı. Deminden beri süregelen talihsizliklerden iyice huylanmaya başlamıştı artık. Telefonda hiç bilmediği bir numara yanıp sönüyordu.

“Ya kızım, korku filmi falan mı çekiliyor yoksa bu evde? Şaka mı bütün bu olanlar? Nasıl çakma bir mizansen bu? Birazdan Çaki de çıkarsa yatak odasından hiç şaşırmayacağım ha! ”diye söylendi.

Korku ve dehşet dozu yüksek bir dokunuşla telefonu açtı. Önce ses gelmedi. Sonra mahcup ve yakışıklı bir erkek sesi duyuldu. Sesin sahibinin yakışıklı olduğuna nasıl karar verdiğini bilmiyordu.

-SÜRECEK-

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları