Ankara’nın Bağları 8

        Düğün için yapılan hazırlıklar bir türlü bitmek bilmiyordu. Hayri Bey’in bürokrasi dünyasındaki ilişkilerini hesaplayarak yaptığı davetli listesi uzadıkça uzamış, parti merkezlerinde yapılan bayramlaşma törenlerindekiler gibi samimiyetten uzak bir topluluk davet etmişti. Handan’ın hazırladığı alçak gönüllü listede yalnızca yakın arkadaşları ve akrabaları yer alıyordu. Kayınvalide Şükran Hanım olgun kadındı allahtan. Gelinlik seçiminde hep yanında olmuş, hiç fikir sahibi olmadığı bu kategoride onu yıldız yapmıştı. İnce beline uygun, kemikleri sayılan sırtını saklayan,  aynı zamanda da geniş kalçalarını örten enfes bir model seçmişlerdi. Türkiye ortalamalarını reddetmeyen boyunu kısmen uzun gösterecek gelin başını da meşhur kuaför Hakkı’ya yaptırmışlardı.

Taner Efendi düğünden bir gece önce düzenlediği Amerikan özentisi bekârlığa veda partisinin cılkını çıkarmış, Maltepe pavyonlarından birinde dört masaya aynı anda kusarak garsonların belleklerine altın harflerle kazınmıştı. Törene iki saat kala ancak katılabilmişti müstakbel karısına. Handan’ı gelin odasında buldu. Yanında getirdiği kola şişesini kimselere göstermeden kızın ağzına dayadı. Dur mur demeye fırsat bırakmadan şişenin yarısını gelinin midesine yolladıktan sonra, ” Bak kızım biraz sakin ol. Babamın davet ettiği zombi topluluğunu fazla ciddiye alma. Birazdan üzerimize dikilecek teyze gözlerinin her biri Hubble teleskopu gücünde detay alabilen, bırak yüzümüzü gözümüzü, dalağımızı, böbreğimizi hatta testis ve overlerimizin kapasitesini bile bile inceleyebilecek yetkinlikte. O yüzden incelemeleri esnasında rahatlaman  ve acı çekmemen için bu şişeyi bir an önce bitirmelisin. İçinde üç ayıyı aynı anda rahatlatabilecek miktarda votka var. Hadi bakalım, bir iki üç, yallah! ”Votkanın gırtlağında bıraktığı yanma hissi giderek yerini tuhaf bir ılıklığa, hoş bir baş dönmesine bırakıyordu. Handan aniden gevşeyip ocaktan yeni indirilmiş muhallebi kıvamına geldi. Kolalı votka iyi gelmişti.

Tarihin görüp göreceği en şen şakrak, en edepsizce göbek atan, en pistten inemeyen, kayınbabasına bile zorla zeybek oynatan en rahat gelini Handan’a dönüşmüştü. Taner karısına sevgiyle sarılıyor, monşer babasının katı kuralları ile büyütülmenin acısını şimdi Handan’ın İzmir şakraklığında çıkarıyordu. Kız tarafının ezici üstünlüğü oyun havalarına geçilince ortaya çıktı. Başlarda çalınan bir iki ağır dans havası esnasında önlerindeki tabaklara yumulan Kemeraltı eşrafı şimdi pistlerin kralı olmuştu. Ceketini belinin yanına asarak roman havası tutturanını mı ararsın, yoksa kadim Bayraklı göbek havasını büyükelçi eşlerine zorla öğretmeye kalkan teyzeleri mi? Velhasıl bütün Handan taraftarları ayaktaydı. Gün ışımaya başlarken düğün ancak dağılmıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde Ankara’nın yüksek tepelerinde oturan ağır ağabeylerle ablalar da deli İzmirlilere uyunca Ankara düğün tarihinin en tantanalı gecelerinden biri yaşanmıştı.

Taner onu kucağına alarak ilerledi. Kapıyı boştaki eliyle ustaca aralayıp koridora geçti. Handan onun kucağında uslu bir kedi yavrusu gibi mışıldayarak uyuyordu. Yatak odasının kapısını güç bela açarak uyuyan güzeli yatağa bıraktı. Sonrasını anımsamıyordu. Öğleden sonra uyandıklarında hala damatlık ve gelinlik üzerlerindeydi.
******

İki yıldır canla başla çalışıyordu. Taner eş durumu tayini ile Ankara’da kalmış, kendi kliniğinde başasistanlık yapıyordu. Nöbetleri genellikle denk getirip birlikte tutuyorlardı. Soğuk bir gece acilden çağırıldı Handan. Sedyedeki soluk yüzlü kadın, yakındaki ilçelerden birinden gönderilmişti. Sevk kağıdında ön tanı olarak “perforasyon???” yazılıydı. Sevk eden doktorun adını görünce irkildi. Asistanlık yıllarının Saddam’ı, Miloseviç’i, Hitler’i, şerefsiz İhsan’dan başkası değildi bu. Kadını biraz şefkatle sorgulayınca her şeyi anladı. 14 haftalık gebeliği muayenehanesinde boşaltmaya kalkmış, aniden gelişen kanama yüzünden panikle göndermişti hastayı. Hastayla daha fazla konuşacak zaman yoktu. Hemen ameliyata girdi. Kadının bağırsakları parçalanmıştı. Taner’i yardıma çağırdı. Kolostomi yaparak, kanamayı durdurup kalan gebeliği de boşaltarak çıktılar. Nöbet odasına geçmişti ki telefon edepsiz edepsiz çaldı. Santral memuru karşıda bekleyen İhsan’ı bağladı.
“ Ehehe ne haber fıstık, nasıl gidiyor? Ya baksana, bir hasta göndermiştim biraz önce, nasıl oldu durumu? Gerekeni yaptınız değil mi?”
O anda Handan’ın hızlı çalışan beyin hücreleri çeşitli yanıtlar üretiyordu. En can acıtıcı olanını seçmeye kıyamıyor, belki daha berbatı vardır bakın bakalım diye hücrelerini acımasızca yoruyordu. Sonunda en uygununu bulmuştu. “ Valla İhsancığım, senin hasta ölse daha mı iyi olurdu diye düşünmedim değil. Ne yapmışsın ulan kadına, kolondan mı almaya kalktın gebeliği? Uterusu falan parçalamışsın anladım da, bokları görünce niye durmadın ki? Bak Taner olmasa kadın ölmüştü çoktan. Kolostomi falan yaparak ancak toparladık. “ Karşıdan yanıt gelmiyordu. Telefon sessizce kapandı. Birkaç gün gazetelerin üçüncü sayfalarında İhsan’ın intihar haberini aradı. Yoktu, herif öküz duyarlılığıyla yaşamaya devam ediyordu.
******

Bir gece Taner eve neşeyle geldi. Boston’daki üniversite, başvurusunu sonunda kabul etmişti. Robotik cerrahi eğitimi için sağlanan bursu babasının masonik ilişkileri sayesinde ayarlamışlardı. Handan’a da ücretsiz izin alarak birlikte gitmeyi teklif etti. Çocukluğundan beri hayaliydi aslında onun da. Amerika bilim, Amerika ilerleme, Amerika çağ atlama, Amerika her şey demekti Taner’e göre. Ertesi gün dilekçelerini yazıp başhekimliğe teslim ettiler. Öğle yemeğine giderken aniden Handan’ın hiç bulanmayan midesi aniden bulandı. Tuvalette arka arkaya öğürmekten bitap düşmüştü. Klozetten kafasını kaldırırken dehşete kapıldı. Doğum kontrol haplarını aksatmış olamazdı. Eğer öyleyse tarihe altın harflerle adını yazdırabilirdi.
“Haplarını içmeyi unutarak doğum kontrolünde başarılı olamayan ilk kadın doğum uzmanı” Öğleden sonra elindeki “B-hCG 780 mIU” yazılı kâğıdı hırsla buruşturarak Taner’in yanına gitti. Amerika’ya üç kişi gidiyorlardı.

Yolculuk hazırlıklarını bir ayda ancak tamamlamışlardı. Havaalanına giderken taksinin radyosundan haberleri dinliyordu. Spikerin dalga geçer gibi bir ses tonuyla haber sunmasına hastaydı Handan. Belli ki kadın dudaklarını büzdüre büzdüre konuşmayı marifet sanıyordu. “Ruslar Antalya’ya nükleer bomba bıraktı” derken de, “Türkiye Avrupa Birliği’ne girmeyi bu sene de reddetti, adamlar şokta” haberini verirken de hep aynı tonlamayı yapıyor, haberin değerini beş paralık yapıyordu. “Yayın yönetmeniyle aşk yaşıyor olmalı… ” diye geçirdi içinden. “Evet, sayın dinleyenler. Bir haber de Tunceli’den. Gün geçmiyor ki trafik can almasın. Tunceli- Pülümür yolu çıkışında tır altına giren araçta sıkışan genç feci halde can verdi. Tuncay Pehlivan’ın mecburi hizmet yapan bir kadın doğum uzmanı olduğu öğrenildi. Direksiyon başındaki vatandaşlarımıza, aman dikkat diyor, Galatasaraylı oyuncu genç Semih’in transfer haberine geçiyoruz…”

Handan’ın gözyaşları yanaklarından sicim gibi akıyordu. Taner bir şey anlamamış, duyduklarına anlam veremeden onu yatıştırmaya çalışıyordu. Ne Taner’in sesini, ne radyoyu, ne de arabanın motor uğultusunu duyuyordu şimdi. Kulaklarındaki iki kelime gittikçe şiddetlenerek yankılanıp duruyordu. Tuncay Pehlivan, Tuncay Pehlivan, Tuncay Pehlivan…
-SÜRECEK –

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları