Ankara’nın Bağları 9

New York Metropolitan State Hospital’ın doğum servisi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gibi bir yerdi. Handan’ı gebeliği boyunca bir Çinli, bir Kenyalı, iki de Hintli doktor takip etmişti. Yeri gelmiş, Pakistanlı bir perinatalogla bile görüşmüştü. Anne olma fikrine yeni yeni alışıyordu. Taner’in, pandomim sanatçısı gibi önünde arkasında gezip, mimiklerini taklit etmesine de sinirlenmeye başlamıştı. Vücudundaki acayip değişikliklerden nefret ediyordu. Ayakları büyümüş, burnu kırmızı başlıklı kızın babaannesini yiyen kurdunki gibi olmuştu. Ne kadar dikkat ederse etsin kendine hâkim olamayıp her gece o allahın belası, birbirinden lezzetli çikolatalara operasyon düzenliyor, saklandıkları delikte bulup inlerine giriyordu. Taner’in zekâsı çikolata saklama kategorisinde karısının şeytani yeteneğini alt edemiyordu. O en beğendiği çilek likörü emdirilmiş bitter kapsülü, her ısırışta dibinden fışkırarak insanın gırtlağına zevk dalgaları halinde çarpan ılık çikolata drajelerini tuvaletteki ecza dolabının en dibindeki vazelin kutusunda bulduğunda kendisini İndiana Jones gibi hissetmişti. Taner o akşamdan sonra teslim olmuştu.
******

Doğum sancıları başladığında bilinçli bir anne adayı olmanın sorumluluğu ile başlarda çok sakindi. Allah’ın belası Norveçli anestezist hala epidural analjeziye geçmemiş, onun debelenmesinden zevk alır gibi “ sakin ol, sakin ol” mealinden bir şeyler geveleyip duruyordu. Handan artık çileden çıkmıştı. Son gelen kasılmayla her şeyi göze alıp yaradana sığınarak nara atmaya başladı. Taner onu hiç böyle görmemişti. O minyon, çıtı pıtı, her zaman sakin görünüşlü karısı gitmiş, yerine Bruce Lee ile Wang Yu karışımı garip bir samuray savaşçısı gelmişti. Müdahale edilmezse odanın duvarlarına tırmanıp tavana çıkacağı kesindi. Çipil gözlü Norveçli doktor sonunda epidural anesteziye geçmeye karar verdi. Zaten bir saat sonra da doğum gerçekleşti. Kara saçlı, boncuk boncuk, pırıl pırıl, zeki ve anlamlı gözleri olan bir kızı olmuştu. Bebeğin çıplak bedenini annenin çıplak göğsüne bıraktılar. Şimdi hıçkırıklarla ağlıyor, minik kızını emzirmeye çalışıyordu. Odada yedi milletten insan vardı.
******

Minik Aylin henüz altı aylıktı ki Taner, eğitim programını başarıyla tamamladı. Handan, bu altı ay içinde anneliğin hem çok güzel bir duygu, hem de berbat bir fıçı nöbetinden fersah fersah berbat bir iş olduğunu kavramıştı. Taner ona elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışsa da, yaptıkları Handan’a beceriksiz bir tuluat sanatçısının komik hareketleri gibi görünüyordu. Erkek milletinin eline ne biberon, ne emzik, ne bebek bezi yakışıyor, ne de kucaklarında bebek tutmayı biliyorlardı. Dünyanın en gelişmiş aletiyle mikroskopik safra kesesi ameliyatları yapan adam, biberonu çocuğun ağzına tutup taşırmadan emzirme aşamasına geldiğinde aniden embesilleşiyor, bebeğin üstünü başını berbat ediyordu.
“Bir de sırıtmaz mı, bir de arsız arsız bakmaz mı insanın yüzüne! Yahu kardeşim, mahsus da yapmıyorsun biliyorum ama; bir ver kendini bana, bir izle dikkatle. Bak bu biberonu hafifçe tutacaksın, golf sopasına sarılır gibi değil. O bebeğin emme potansiyelini hesaplayacaksın. Öyle hortumla çiçek sular gibi sıkmayacaksın ağzına. Amaan ver şunu ver, robotik cerrah efendi!”
Taner sonunda pes ediyor, en iyi bildiği işi yaparak, canı burnundaki kadına sırtlan gibi arkadan yanaşıp boynunu kırtlamaya başlayınca tartışma bitiyordu.
******

Ankara Esenboğa Havaalanı’na soğuk bir kış günü sisler içinde alçalarak indiler. Taner,  istifa dilekçesini başhekimliğe çoktan teslim etmişti. Ertesi hafta A Plus bir özel hastanede yeni görevine başladı. Aldığı ücret ortalama bir Amerikalı cerrah için çerez parası sayılsa da Türkiye için  Süper Lig futbolcusu standartlarına yakın bir rakamdı. Çok çalışır, hastanesine çok kazandırırsa sonraki yıllarda Bundesliga ligi futbolcuları kadar da kazanırdı belki. Ama böylesi yüklü bir parayı kazanmak için hem şansa, hem de kuvvetli ilişkilere gereksinimi vardı. Taner bu konuda hep iddialı bir adam olmuştu. Hem kendisi, hem de sevgili eşi için tasarladığı sosyal projeleri birer birer hayata geçirmeye kararlıydı.

Handan, yeniden işe başlamanın geçici sarhoşluğunu bir ayda atlattı. Ülke son bir senede sağlık yönünden daha da ormanlaşmıştı. Özel hastanelerdeki tüccar zihniyetinin fütursuzluğunu da, meslektaşlarının daha çok kazanmak için olmadık işlere kalkışarak hastane sahiplerinin suçlarına ortak olmalarını da acıyla seyrediyordu. Devlet hastanelerindeki mezalim ise başka bir faciaya dönüşmüştü. Doktorların durumu içler acısıydı. Herkes ucu açık beslenme zincirinden daha çok pay alıp, akşamları eve daha büyük ekmek dilimleri götürebilmek için, kendi meslektaşlarının sırtına, omzuna basmakta beis görmüyordu. Üç kuruş fazla kazanmak için büyük riskleri göze alarak çalışıyordu insanlar. Düzenin acımasız çarklarına kolunu kaptıran herkes, çaresizliğin tuhaf sarhoşluğuyla aklını yitirip, bu acımasız ormanda ayaklar altında kalıp ezilmemek için her türlü prensibi hiçe sayıyordu. Bu kadar berbat şartlarda bilim yapmak da artık hayaldi. Eğitim kadrosundakiler de kendi canlarını kurtarmanın telaşına kapılmış, zar zor elde ettikleri makamları alttan gelenlere kaptırmamak için olmadık engeller çıkarıyorlardı.

Her akşam eve, bir önceki akşamdan daha bitkin, daha karamsar, daha mutsuz dönmeye başlamıştı. Taner ondan daha farkı düşünüyordu. Ona göre zaman, diğerlerinden bir farkı olanların kazanacağı bir yönde ilerliyordu. Handan’ın potansiyelini çok iyi bildiği için ona değişik bir yol izlemesini önerdi. Handan için en iyi çıkış yolu, farklı bir konsept yakalayıp camiada fark yaratmaktan geçiyordu. Ne demek istediğini çok geçmeden anlamıştı Handan. Taner’in önerdiği yöntemi uygularsa en az riski alıp en az emeği harcayacak, bunun karşılığında da en az stresi yaşayarak en fazla kazancı elde edip, en popüler doktor olup, Ankara’da nam salacaktı. İnternetin başına geçip alternatif doğum yöntemlerini incelemeye başladı. Bu konuda kapitalizmin sınır tanımadığını gördükçe dehşete kapılmıştı. “Doğal doğum “ şamatası her ülkede giderek taraftar toplamaya başlıyordu. Gelişmiş ülkelerde yıllardır sessiz sedasız uygulanan, aklı başında hastanelerin aklı başında, yetişmiş, akıllı ebe ve doktorları tarafından hiç reklam yapılmadan uygulanan değişik bir felsefeyle tanışmıştı. Bu işi öğrenip layığıyla uygulamaya sokarsa belli ki çok kazanacaktı. Fakat bu işler için sıkı bir reklam ve tanıtım kampanyası da gerekecekti. Taner ona teminat veriyordu. Babasının masonik ilişkileri sayesinde basın dünyasına da rahatça nüfuz edebilirlerdi. Handan kararını verdi. İngiltere’deki bir merkezle yazışmaya başladı. Londra’daki kursu düzenleyen bir ebeydi. Eğitim ücreti de makuldü doğrusu. Altı ay boyunca Londra’da yaşamak zorundaydı. Aylin’i bırakmak çok zor geliyordu ona. Ayda bir kez ziyarete gelmeye söz verdi Taner.

– SÜRECEK –

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları