Genç Ökten’in Acıları

        1969… Temmuz… Küçük kuşlar, sıcağa dayanamayıp ağaçlardan patır patır yere düşüyorlar…

Güneş akşamüzerine doğru işkenceye doymuş olacak ki, Kapıdağ’ın ardına doğru nazlanarak çekiliyor. Gelenek olduğu üzere, az sonra Bandırma ahalisinin gazino keyfi başlayacak. Cumhuriyet Meydanı’na bitişik alçak gazinoyla başlayıp şehir kulübüne doğru yan yana yükselen üç gazinodur Bandırma’nın seyir, eğlence ve dedikodu merkezi. Bir önceki akşamüzerinden kalan dedikoduların devamına, kız alıp verme işlemlerinin başlangıç adımlarına, ergen sevdalarının tohum atma törenlerine, hatta yeni diktirilen japone kollu elbiselerin konu komşuya sergilenmesine bile ev sahipliği yapar belediye gazinoları…

Hacı Yusuf Camisi’nin önünden geçip yokuş aşağı uzanan İnönü Caddesi’nden aşağıya doğru yürürken gitgide heyecanlanıyorum. Aklımda birazdan Roma Dondurmacısı’ndan alacağım kaymaklı-limonlu dondurma külahı var. Düşünürken ağzım sulanıyor. Koç Taksi’nin büyük, yaylı Cadillac’ı gıcırdayarak çıkıyor yokuşu. Yanımızdan geçerken içinde kim var diye merakla bakıyoruz. Taksiye binmek zengin işi o zamanlar. Ali amca şoför mahallinden sol kolunu fiyakalı fiyakalı çıkarmış, yüzüne çarpan havanın keyfini çıkarıyor. Muhittin ağabeyin faytonunu fiyakayla sollarken sadece ikisinin bildiği okkalı bir küfür savuruyor. Muhittin ağabey de hepimizin bildiği o galiz küfürle karşılık vererek atlardan alıyor öcünü. Kamçı soldaki doru atın sırtında şaklıyor. Atlar hızlanır gibi oluyor, bakkalın önüne gelince yeniden hımbıllaşıyorlar. Arkama baktığım için kızan annem kolumdan çekiştiriyor. O sırık kız annesinin yanında karşı kaldırımda yürürken kolumun halini görmüş olmalı ki, yine pis pis sırıtıyor. Bu kıza iyice uyuz oluyorum artık.

Yokuşun altına ulaşınca karakol binasının önündeki kalabalığa gözüm çarpıyor. Romanlar, ipe dizili kuru incirler misali kaldırıma dizilmiş, sere serpe oturuyorlar. İçlerinde en cazgır olanı, şişman, diğerlerinden daha esmer, konuşurken tükürükler saçan, diğerlerinden daha yaşlı, ağzındaki sigarayı çiğneyerek konuşan bir kadın. İkide bir oturduğu yerden horoz gibi sıçrayıp şalvarını sağa sola sallayıp küfürler savurarak Çilek denen genç bir kadını haşlıyor:
“Gacısını pavyonda çalıştıran kadın kıskanç olmayacak!”

Dediğinden bir şey anlamıyorum. En zayıf olan adam kısık bir sesle ne söylediyse artık, şişman teyze iyice kuduruyor. Bir anda kavga başlıyor. Saç saça, baş başa saldırıyorlar birbirlerine. Karakolun içinden iki bekçi çıkıyor. Pek aceleci değil bekçiler. Adımlarındaki müşkülpesentlikten anlıyorum kavganın sonunu beklediklerini. Her kavgada küfür dağarcığıma bir yenisi ekleniyor.

Roma Dondurmacısı’nın önü her zaman olduğu gibi yine ana baba günü olmuş. Kuyruğa girmeden önce babamdan bozuk para alıyorum. O gittikten sonra gizli bir hazine sandığının kapağını açar gibi heyecanla açıyorum avucumu. Belki bu sefer üç top alacak kadar para vermiştir diye gözlerimi dört açarak bakıyorum bozukluklara. Beş kuruş, on kuruş, beş daha! Yok, işte yok, yine iki top dondurma alacak kadar para koymuş avucuma! Şeref amca ile göz teması kurmaya çalışıyorum. Belki limon topunu çok koyar bu sefer. Adamın sıcaktan nevri dönmüş olmalı ki, fark etmiyor bile ona baktığımı. Dondurma kepçesini önce sade dondurma haznesine daldırıyor. Her zaman koyduğu kadar alıyor, kepçenin kollarını büyük bir marifetle açıp kapatıyor, hop demeye kalmadan külaha bırakıyor. Sonra kepçesini tezgâhın önündeki kirli sarı sünger parçasına bastırıp bir güzel temizleyerek bu sefer de limon haznesine daldırıyor. Son bir umutla kepçenin ucunu gözlüyorum. İşte oldu galiba, evet, evet oldu vallahi! Limon topu sünerek çıkıyor hazneden. Bir an göz göze geliyoruz:
‘Ne yapalım demek ki kısmetinmiş kerata!’

Der gibi şefkatle bakıp sünen kısımları da topun üzerinde bir güzel gezdirip külahı uzatıyor minik ellerime. Dünyanın en mutlu çocuğuyum ben, vallahi bak!

Üst gazinoya doğru sekerek sevinçle yürüyorum. Annemler denizin hemen kıyısındaki masalara oturmuşlar. Dört masa birleştirilmiş. Ne konuştukları umurumda değil. Arkadaşlarımdan gelen var mıdır diye etrafı gözlüyorum. Çanakkale harbinde mevzide nöbet tutan nefer bile ufku benim kadar dikkatli gözlememiştir. Fakat yok, mahalleden de sınıftan da kimseler yok ortalıkta. İstanbul’dan misafir gelen bir iki şımarık oğlanla Almancı çocukları kaynıyor ortalıkta. Bu Almancı çocuklar hem uyuşuk, hem görgüsüz oluyorlar. Neyse, onu da bir başka sefer anlatırım.

Gazinonun kapısından çıkıp kıyıya yürüyorum. Tam iskeleye vardığımda büyük bir kalabalık toplanıyor iskelenin başına. Uğultular, vah vahlar dolduruyor havayı. Amcaların gövdelerinin arasına sokulup yol bularak iskele merdivenlerinin başına ulaşıyorum. Herkes eğilmiş yerde yatan cesede bakıyor. Genç bir delikanlı yerde yatıyor. Yüzü gözü mosmor olmuş, dudakları şişmiş, donuk gözleri sanki bana doğru bakıyor. Denizden henüz çıkarılmış gövdesinden süzülen sular ayaklarımın altında gölleniyor. Arkada dikilen yaşlı bir amca söylenmeye başlıyor:
” Kasap Hayri’nin oğlu Ökten bu!” .

Bir başkası ona destek olmak için ekliyor:
“Yazık oldu oğlana, sonunda kıydı canına! ”

Kel kafalı bir amca son noktayı koymakta gecikmiyor:
“İmkânsız aşktı onunki. Biri karakola haber versin bari!”

Midem bulanıyor. Koşa koşa gazinoya dönüyorum. Kapıdan girerken genç garson pikaba yeni bir plak takıyor. Yeni yeni duymaya başladığım bir şarkının hüzünlü sesi yükseliyor. Gözlerim yaşarıyor yaşarmasına da, sebebini bilemiyorum.

Hani ne oldu aşkımız
Şimdi bilmem kimlerdesin
Boş geçmezdi bir anımız
Şimdi esen yerlerdesin

Sevgi denen şey yalanmış
Daldan dala konan için
Her çiçeğin balı varmış
Aşk sarhoşu olmak için

Nisan yağmuru kadar
Kısa süren hayatımız
Durmaz bir saadet arar
Bir sevgiye canı adar

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları