Haliç Bezirganları – 10

Bu mühim kararların alınmasının üzerinden neredeyse yedi ay geçmişti. Adamlar bizzat Şefik Bey’in sevk ve idaresi altında büyük muvaffakiyet kazanmışlardı. Yapılan kıyasıya pazarlıklarla bütün sarf kalemlerinde neredeyse yarıya yakın tasarruf yapılmıştı. İki kethüdanın harcamaları arasındaki hatırı sayılır farklılık sadaret makamının da gözünden kaçmamıştı. Sonunda beklenen olmuş, Kaptan Paşa’nın ikaz edilmesiyle defterler maliye nezaretinde tetkike alınmıştı. Teftiş raporunda eski kethüdanın bu harcamalardan bizzat mesul olduğu belirtiliyordu. Ayrıca yeni kethüdanın takdire şayan gayretlerinden sitayişle söz edilerek mükâfatlandırılması teklif ediliyordu. Sarı Süleyman Paşa daha önce aptal yerine koyulduğunu sonunda öğrenmişti. Odasının içinde aç bırakılmış aslanlar gibi,  bir o yana bir bu yana volta atarak sarı bıyığının uçlarını kemirip duruyordu. Sadaret Makamı’nda bütün bu olan bitenin gözlendiğini gayet iyi biliyordu. Hem kendi servetinin göz göre erimesine göz yummuş hem de sultanın gözündeki ehemmiyetini zedelemişti. Bu belayı atlatmanın, tekrar göze girmenin yolunu düşünüp duruyordu. En sonunda parasına gücü yetecekti, biliyordu. Başka çaresi kalmamıştı. Senelerdir el atılmayı bekleyen Cami Altı Çeşmesi’ni tamir ettirmeye karar verdi. Epeyce yüklü bir servet harcayacaktı harcamasına, ama sonu selametti bu işin. Sadaret Makamı’na bir mektup yazdırarak çeşmenin ve civarındaki avlunun onarımı için sultan hazretlerinin yüksek müsaadelerini istedi. İki hafta sonra gelen müspet cevapla içi rahatlayarak Mimarbaşı Celadet’i huzuruna çağırttı. İşin intikam kısmına gelince; yalancı ve sinsi sabık kethüda için bir tasarrufta bulunmasına gerek kalmamış,  sultanın emriyle Hazine-i Hümayun’da sorguya alınan kethüda ile üç yardımcısı alelacele Yemen mutasarrıflığı emrine tayin edilerek sürgüne gönderilmişti. Şefik Efendi’ye kızsın mı, minnettar mı kalsın tam bilemiyordu. “Dilaver Paşa çıkardı bu işleri başıma!“ diye söylenerek acı kahvesinden bir yudum aldı. Kızsa da söylense de akşam vereceği ziyafete Şefik’i de çağırmıştı.

Selamet’in zehir gibi çalışan kafası ve memleketteyken pazarcılıkta edindiği engin tecrübeden Şefik Bey kadar olmasa da Mehmet de faydalanıyordu. İş tutulabilecek dükkân sahipleriyle yeni anlaşmalar yapılmıştı. Selamet yeri geldiğinde açık konuşmaktan hiç çekinmeyen bir mizaca sahipti. Bütün esnafla kıyasıya pazarlık etmişlerdi. Eti, sütü, yoğurdu, sebzeyi meyveyi, baharatı, kahveyi, peksimeti, ekmeği, akla gelebilecek her türlü malzemeyi pazarlık usulüyle alıyorlardı. İşi bağlayıp mühürlemeye gelindiğinde Selamet rüşveti usulca kulaklarına fısıldıyordu. Talep ettiği miktar önceki azgın çavuşlarınkinden çok daha azdı. Buna karşılık Selamet’in tek bir şartı vardı. Verilen malzeme taze, hilesiz hurdasız olacak, kullanan herkes memnun kalacaktı. Böylelikle alan razı satan razı oluyor, herkes kârlı çıkıyordu.

Mehmet bir iki kere korkarak sormuştu Selamet’e bu işin sonunu. Odada yalnız kaldıkları bir akşam meseleye açıklık getirdi Selamet:
“Bak sevgili kardeşim Mehmet Ağa,” diye başlayıp, aynı yumuşak dille devamını getirdi:
“Biliyorsun bir aydan beri işler gayet yolunda. Şefik Efendi’yi sorarsan halinden memnun; gülücükler atıp duruyor. Hazinenin kazancı şimdiden ikiye katlandı. Kaptan Paşa dersen yüzünden nur akıyor adamcağızın. E, bize gelecek olursan, kazancımız Allah’a şükür şimdiden altmış lirayı geçti. Bu durumdan esnaf da memnun biliyorsun. Zararlı çıkanlar, dönmekte olan çarkı az bulup abartarak fazla paraya tamah eden esnaf takımıyla onların başında zebella kesilen kethüda ve adamları oldu. Onlar da bizden şikâyetçi olacak vaziyette değiller. Olurlarsa hem kendi suçlarını itiraf etmiş olurlar hem de tekerlerine çomak sokanlara iftiradan zindanı boylarlar. Sen hiç kafanı yorma can kardeşim. Biz onlar gibi aynı hataya düşmez de karıncanın belini incitmeden işimizi görmeye devam edersek tezkere alıp memlekete döndüğümüzde eşrafa, ayana karışmamamız için hiç sebep kalmayacak. Şefik bize kendine olduğu kadar itimat ediyor. Hem merak etme, bizim aldığımız can suyunun miktarı o kadar az ki, bu paraları çıkarıp cebimize koyarken esnafın bir tek zil çalıp oynamadığı kalıyor yahu. Adam hiç görmediği kadar fazla malı elden çıkarıyor bir günde; böyle tatlı lokmayı yutmadan duramaz onlar. Anladın mı aslanım, anladın mı koçum? ”

Mehmet aklının yettiği kadar ölçüp biçti cin herifin izahatını. Hak vermemek kabil değildi.  Oturduğu kilimden doğrulup yeni yeni beğenmeye başladığı nargilesine köz hazırlamak için odadan dışarı çıktı. Gökte tek bulut kalmamış, yer gök yıldıza kesmişti. Önce köyü, sonra anacığı düştü aklına. Dönerken ona en güzel esvaplardan bir çuval satın alacak, gider gitmez evin üst yanındaki tarlayı satın alıp bir çift has öküzü evin damına bağlayacaktı. Hele bir de güç yetirip yeni bir ev yaptırabilirse değmeyin gitsin keyfine. Bağrından sökülüp gırtlağında sıraya giren kahkahalar dışarı kaçmasın diye soluğunu tuttu. Selamet ile tanıştığı için çok bahtiyardı.
******

Mehmet artık kendi mahallindeki esnafı tek başına ziyaret ediyor, o gün tedarik edilecek malzemenin miktarını ve fiyatını pazarlıkla tespit ettikten sonra tersaneye dönüyor, vazifelendirdiği neferleri yaylı ile yollayıp siparişleri getirttiriyordu. Vazifesini bir gün dahi aksatmamıştı. O gün de erkenden kalkmış, sabah ezanıyla yola düşmüştü. Perşembe Pazarı’ndaki üç dükkâna uğradıktan sonra sıra caddenin en kalabalık yerindeki Hacı Muhiddin Efendi’nin baharatçısına gelmişti. İhtiyar adam onu asık suratından beklenmeyecek şekilde her defasında neşeyle karşılıyor, her gelişinde üst kattaki hanımına seslenerek kahve yaptırıp içirmeden göndermiyordu. Feracesinin altındaki dolgun bedeni yürürken salım salım salınan, gözleri bal rengi bu genç kadın Hacı’nın son göz ağrısı olmalıydı. İki katlı binanın alt katını dükkân, üst katını da mesken niyetine kullanıyordu Hacı Muhiddin. Kalabalıktan bunalan Mehmet, iri gövdesiyle etrafındaki kalabalığı kenara itekleyip kapıya kadar güçlükle gelebilmişti. Büyük kapıyı ittirip içeri girerken, kapının üzerindeki küçük çan çıngır çıngır öttü. Hacı, dükkânın arka tarafında bir şeylerle meşguldü. Kafasını kaldıran yaşlı adam karşısında Mehmet’in iri gövdesini görünce hayli isteksiz ama bir o kadar da kendinden emin tavırlarla yürüyüp dükkânın ortasında karşıladı Mehmet’i:
“Geç otur hele yiğidim, hoş geldin sefalar getirdin. Yorgunsundur, hemen kahveni yaptırıyorum”
Mehmet’i orada bırakıp üst kata çıkan merdivenlere doğru yönelerek dükkânın arkasında kayboldu. Kahveyi kadının elinden alırken parmakları birbirine temas edince içi gıcıklanıp irkilen Mehmet, kadının elini çekmemesi üzerine bir tuhaf oldu. Biraz sonra üzerinde yeşil kaftanıyla Hacı çıkageldi. Mehmet’in elindeki listeyi gözden geçirerek aceleyle hazırladı siparişleri. Genç delikanlının can suyunu çoktan hazırlamıştı. Avucunun içine ürkek bir kuş bırakır gibi nazikçe bıraktı kuruşları. Sonra kapıya yönelip arkasına dönmeden kapının tokmağını tutarak canı alıyorlarmış gibi fısıldadı:
”Ben şimdi öğlen namazı için camiye gidiyorum delikanlı. En az bir saat gelemem. Sen kahveni rahat rahat iç, benim için telaşlanma. Dükkânın kapısını kilitleyeceğim ki gelen giden seni rahatsız etmesin. Lüzum ederse bir anahtar daha var hanımda. Malları akşamüstü aldırırsın artık”

Cevabı beklemeden kapıyı arkasından çekip çıktı. Anahtar kilidin içinde üç kere ağır ağır döndü. Dükkânın içinde tuhaf bir sessizlik kaldı. Mehmet olanlara anlam veremeden beklemeye başladı. Bu aksi ihtiyar durduk yerde neden böyle apar topar gitmişti ki? Kapıyı üzerinden kilitlemesi ne manaya geliyordu, onu da kestiremedi. Kalsa mı iyiydi, gitse mi?

-SÜRECEK-

 

Yazarın Diğer Yazıları
deneme bonusu veren siteler yeniokul.net casino deneme bonusu veren siteler