Haliç Bezirganları – 11

Bunları düşünürken ne kadar oyalandığından habersizdi. Dükkânın arka tarafındaki koyu karanlıktan gelen ince bir kadın sesiyle irkildi:
“ Mehmet Efendii! Kahveniz hazır. Buyurun Allah aşkına, yukarıda ikram edeyim.“

Ses geldiği gibi kaybolmuştu. Oturduğu iskemleden doğrulup sesin geldiği yere yöneldi. Loş merdivenlerin tahta basamakları genç adamın ayakları altında gıcırdıyordu. Üst kata vardığında kendini enikonu geniş bir sofada buldu. Karşısında dikilen genç kadın tesettürden çıkmış, başındaki beyaz ipek örtüyü, saçlarını tam da kapatmayacak şekilde yüzünün iki yanına sarkıtmıştı. Beyaz yanakları heyecanını ele verecek şekilde kırmızı olmuştu. Sesinin titremesini belli etmemeye çalışarak, konuğunu pencerenin önündeki sedire buyur etti. Mehmet şaşkınlıktan ne yapacağını bilemiyor, iri kemikli ellerini ve ayaklarını nerelere koyacağını bilemeden ezilip büzülüyordu. Sessizliği yine kadın bozdu:
“ Efendim, benim adım Nigâr. Muhiddin Ağa’nın ikinci zevcesiyim. Sizi buraya davet etme gayemizi sarahatle vuzuha kavuşturmak için kendilerinden müsaade almış bulunuyorum. Evliliğimiz takriben üç seneyi tamamladı. Kendilerinin ilk zevceleriyle olan evlilikleri de yirmi sene sürmüş fakat çocuk yapmaya muvaffak olamadan kadıncağız hakkın rahmetine kavuşmuş. Canım efendim, şimdi kendileri de ben de evlat hasretiyle yanıp tutuşuyoruz. Lakin Allah nasip etmedi şimdiye kadar, edecek gibi de görünmüyor. Muhiddin Ağa’nın bu işe hem takati kalmadı hem de ilk evliliğinden çocuk sahibi olamaması münasebetiyle arızanın kendisinde olduğuna kanaat getirdi. Lütfen kahvenizi soğutmayın efendim.”

Mehmet işin nereye varacağını kestiremiyordu. Kahveden büyük bir yudum höpletti. Nigar’ın sesindeki yumuşamadan şimdi biraz daha rahatladığı anlaşılıyordu. Büyük bir meselenin ekseriyetini tamama erdirmiş birinin memnuniyetiyle yeniden anlatmaya koyuldu:
“ Ne diyorduk, hah tamam hatırladım efendim. Kendisi, sizi tanıdı tanıyalı her gelişinizde uzun uzun tetkik etti. İtimat edilebilir, sır tutmayı bilen, şefkatli ve iyi bir insan olduğunuzdan bahsetti. Ben de konuşmalarınızı haddim olmayarak buradan dinledim efendim. İkimize de itimat telkin ettiniz. Biz bu bebeği çok istiyoruz canım efendim.”
Bebek deyince midir nedir, kadının gözleri aniden buğulandı. Dokunsan zırıl zırıl ağlayacak gibi bir surat ifadesiyle sürdürdü:
“Eğer çocuksuz kalırsam ben bunun acısına dayanamayıp kendi canıma kıyarım. O da çok sevdiği hanımına kavuşmak için arkamdan gelir, biliyorum. Eğer teklifimizi kabul ederseniz hem iki canı kurtaracak hem de…” Gırtlağına gelip takılan bir hıçkırık daha fazla konuşmasına engel oldu. Kadının kızıl yanaklarından süzülen damlaları seyreden Mehmet, yanı başında oturan kadının ne kadar utandığını fark ederek kendinden utandı. Kadın hemen toparlanıp sözlerine devam etti:
”Evet efendim, böylece hem iki canı kurtaracak hem de…” Tekrar yutkunup ekledi:
” Yeni bir canın dünyaya gelmesine vesile olacaksınız. Eğer kabul ederseniz, Muhiddin Ağa size hatırı sayılır bir meblağ vermeye de hazırdır efendim,” diye bir solukta anlattı meramını.

Mehmet şaşkınlıkla kadının göğüslerine, ellerine, yüzüne, karnına bakıyor, teklif edilen şeyin ciddiyetine anlam vermeye çabalıyordu. Kadın daha da yaklaşıp adamın iri ellerini yavaşça avuçlarının içine aldı:
“ Bunun günahı da vebali de benim ve kocamın üzerindedir kıymetli efendim. Bizim derdimizin dermanı olursanız ömür boyu minnettar kalacağız size,”
diyerek başını mahcup bir şekilde önüne eğip avuçlarının içindeki elleri bırakmadan bekledi. Mehmet önünü sonunu düşünmeye fırsat bulamadan dudaklarını uzatıp kadının sımsıcak dudaklarını buldu. Kucağına aldığı Nigâr’la yandaki misafir odasının kapısından geçip kayboldular.

Muhiddin Ağa gelmeden önceki bir saat boyunca elinden geleni yaptı. Kadının sımsıcak öpücüklerle teşekkür edip kapıdan uğurladığı Mehmet kanatlanarak döndü tersaneye. O akşam birlikte yemekhaneye gittiklerinde Selamet, ‘Bunda bir iş var ama hayırlısı! Dur bakalım; şayet kendiliğinden ötmezse, öttürmesini bilirim ben’ diye mırıldandı. Mehmet, gece yarısına kadar bol bol kahkaha atıp, etrafındakilere olmadık şaklabanlıklar yaptıktan sonra uyumaya gitti.
Sonraki on gün boyunca Nigâr Hanım’ın lezzetli kahvesini içmeye devam etti. Selamet’in bütün ısrarlı sorularını yüzündeki müstehzi ifadeyi hiç değiştirmeden cevapsız bırakıyordu. Muhittin Ağa ile Mehmet bir daha hiç karşılaşmadılar. Mehmet’in geliş saati yaklaştığında zavallı adam çoktan gitmiş oluyordu. Dükkânın içindeki üç beş müşteriyi de aceleyle kapıdan uğurlayan Nigâr, genç adamı yukarı çıkardıktan sonra kapıyı telaşla kilitleyerek vazifesini deruhte etmek üzere koşarak yukarı çıkıyordu.

Muhiddin Ağa, dükkândan ayrıldıktan sonra soluğu Karaköy’deki Kemankeş Koca Mustafa Paşa Camii’nde alıyordu. İçerdeki mütevazı eşyanın vasfı sayesinde insanda ibadet etme hissinden başka bir hisse müsaade etmeyen küçük, gösterişten uzak camide namaz sonrası tefekküre dalıyor, Mehmet ve Nigâr’ın günahlarının sadece kendisine yazılması için Allah’a yalvarıyordu. Mehmet’in gayretlerinin boşa çıkmaması için de ayrıca yalvarıyordu. İçindeki kıskançlık ve öfke fırtınasını ancak bu büyülü mekânda yenebiliyordu. Eve, zevcesine döndüğünde her şeyden bihaber davranabilmek için bu dualara çok ihtiyacı vardı zavallı adamın.

Mehmet’in şansından mıdır, yoksa Nigâr Hanım’ınkinden mi bilinmez, vazife ilk ayda tamamlanamamış, sonraki iki ay boyunca gelip gitmelere devam etmek mecburiyetinde kalmıştı. Son ziyaretinde beklenen haberi aldı. Nigar’ın günü gecikmişti. Bir daha görüşmeyeceklerdi. Nigar onu yolcu ederken sımsıkı sarılıp, o farkına varmadan geniş cepkeninin cebine küçük bir kese bıraktı. Tersanedeki odasına dönüp de cepkenden gelen şıngırtıyı duyunca ayıldı. Kesede yirmi altın vardı. Gözleri doldu. Göremeyeceği evladı onu şimdiden zengin etmişti. Söz verdiği gibi bir daha hiç uğramadı dükkâna. Aradan dokuz ay geçmişti ki, Muhiddin Ağa’nın dükkânından alışveriş yapmak için vazifelendirdiği Saffet Onbaşı, elinde iki külahla gelip Muhiddin Ağa’nın oğlunun mevlidinde dağıtılan şekerleri bizzat Nigâr hanımın gönderdiğini söyleyerek avuçlarına bıraktı. O akşam Selamet’i ikna edip Pera’ya çıktılar. Sabaha kadar içip zilzurna sarhoş oldu. Selamet bütün bu olanlara anlam veremiyordu. Sırık herifin kör inadına, anlamsız ketumluğuna hayran kalmıştı. Bütün zorlamalarına rağmen, bir küp şarabı içirip körkütük sarhoş ederek yıkılacak hale getirmesine rağmen ser verip sır vermemişti gâvur.

-SÜRECEK-

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları