Haliç Bezirgânları – 2

BÖLÜM III

GEMİLERDE TALİM VAR BAHRİYELİ YÂRİM VAR
O DA GİTTİ SEFERE NE TALİHSİZ BAŞIM VAR
Anonim-İnebolu Yöresi

Seferberlik dairesindeki kuyruğa bakılırsa sıranın kendisine ancak akşamüzeri geleceği belliydi. Evden çıkarken anasının zorla eline tutuşturduğu yirmi para da olmasa acından ölecekti. Deniz kenarındaki sandallarda balık ekmek satanları fark etti. Muamele sırasının kendine gelmesini beklerken mide kazıntısından bayılacak gibi olmuş, sıradan çıkıp kokuyu takip ederek kendini balıkçıların önünde bulmuştu. Büyükçe bir somunun içine bol soğan ve maydanoz karışımı ile istiflenmiş balık parçalarını arka arkaya yuvarladı. Şimdi kendine gelmişti. Yokuşa tekrar tırmanarak daireye ulaştığında muamele sırasını kaçırdığını anladı. Bu yüzden de muameleci Himmet Onbaşı’dan daha önce hiç duymadığı yeni küfürler öğrendi. Akşam karanlığı basmaya yakın, bütün eratın muamelesi tamamlandı. Dörtlü sıra halinde dizilip önlerindeki Himmet Onbaşı’nın sert ikazlarına kulak asmadan, sallapati adımlarla kıyıya doğru inmeye başladılar. Hepsinin gözü, geçtikleri genişçe caddenin iki yanına dizili cumbalı evlerin camlarındaydı.

Kalabalık sersem sürüsünün Arnavut kaldırımları üzerinde çıkarttığı takırtı tukurtunun evlerin içinden duyulmasıyla birlikte genç kızlar cumbalardaki yerlerini almıştı. Keten perdelerin oya işlemeli kenarlarından onları takip eden asudelerin süzüm süzüm süzülen gözleriyle temas kurmaya çalışıyor, avanak avanak cumbalara bakınırken birbirlerinin kâh omuzlarına kâh kalçalarına çarpıp düşecek gibi oluyorlardı. Himmet Onbaşı, ara sıra kenara çekilip bu düzensiz delikanlı güruhunun saçma sapan, gelişigüzel yürüyüşünü gördükçe gülümsüyordu. Nedense bu merasimlere refakat ederken, hep köydeki davar sürüsünü güdüşü geliyordu aklına. Bunlar o davarlardan da zor yaratıklardı. Ne bağırıp çağırmakla ne de zor kullanmakla yola geliyorlardı.
“Neyse yahu!” dedi kendi kendine, “Benim işim bunları gemiye yerleştirip, evrakı da kumandana teslim edince bitecek. Allah talim çavuşlarına güç kuvvet versin bundan sonra. Bak bak; şu deveye bak, bundan ne hayır gelecek padişahımızın ordularına allasen! “diye hayıflandı. Uzun Mehmet onu duymadı. O şimdi gözünü yol boyundaki cumbalardan ayırmadan, sağında solundaki diğer nefer namzetlerine çarpa çarpa ilerliyordu.

Hüsn-i Bahri yelkenlisi senelerdir Karadeniz kıyıları ile payitaht arasında gidip gelmekten usanmış, senelerdir aynı sıkıcı işi yapan bir tahrirat kâtibi gibi süklüm püklüm sallanıyordu bağlı olduğu yaşlı iskelede. Himmet Onbaşı bir an önce devir teslim işini nihayete erdirip dün akşamdan sözünü aldığı boğma rakılı balık kayıntısı için Kavas Süleyman Ağa’nın bekâr evinin yolunu tutmak istiyordu. Kelle sayımını alelacele tamamlayıp, hepsini eksiksiz teslim etti gemi komutanı Mülazım-ı Sani Cafer Bey’e. Yelkenlinin kıç tarafının altındaki geniş ambara balık istifi doldurulan yüz kırk beş eratla birlikte İstanbul yüksek cemiyetinin ağzını tatlandırmak için götürülen türlü türlü peynir, tütsülenmiş balık, lakerda kavanozları, kurutulmuş sebze meyve sandıkları da aynı ambarda seyahat edecekti.

Mehmet, gözünü kör karanlığa alıştırır alıştırmaz etrafını dikkatlice kolaçan edip kıvrılıp yatmaya müsait, nispeten sessiz bir köşe aramaya başladı. Herkes ilk gecenin şaşkınlığıyla durum muhasebesi yapıp birbirleriyle ahbaplık kurmaya koyulmuşken o, çoktan yumuşak bir çuvalı altına çekmiş, kalın bir brandayı da yorgan yapıp uykuya geçmişti. Gecenin bir vakti uyandığında dünya değiştirip cehennem lağımlarına atıldığını sandı. Daha önce hiç karşılaşmadığı, insanı tatlı canından vazgeçirecek kadar ağır, iğrenç bir koku gelip çarptı burnunun direğine. Yüz kırk beş adamın osuruk ve geğirtileri birbirine karışmış, ambar bir kibrit çakmasıyla infilak edecek hale gelmişti. Sabah olup da güverteye çıkmalarına müsaade edilir edilmez yataktan fırladı. Gökyüzünde berrak bir hava vardı. Denizin imanına kadar iyotla dolu kokusunu ciğerlerinin derinliklerine kadar doldurmaya çalıştı. O anda aklına köyünün yukarı koruluğu geldi. Bu temiz deniz kokusu oraya da böyle ulaşırdı. Bir daha, bir daha çekti havayı; köyünün, anasının kokusunu da doldurdu ciğerlerine. Aklına Nergiz düştü aniden, ardından da dünkü güreş tutuşları. Önündeki kabartıyı kimse görmesin diye küpeşteye dayanarak, geminin ardına takılıp bir iki lokma ekmek atıldığında kapma telaşıyla bağrışarak birbirini kovalayan martıları seyre koyuldu. Bundan sonraki seneleri İstanbul’da geçecekti demek ki. “İstanbul’da sevk edileceğim ordugâhta bir hemşeriye rast gelirsem ne iyi olur” diye düşündü. Bildiği yarım yamalak duaları arka arkaya dizdi. Denizi de kokusunu da oldum olası çok severdi Mehmet. Köyün bütün delikanlıları gibi o da çocukken öğrenmişti yüzmeyi. Asıl mahareti ise dalgıçlıktı. Kimsenin cesaret edip de inemediği derinliklere bir solukta iner, en lezzetli midyeleri o çıkarır, uzun kolları sayesinde en hızlı o yüzerdi. Kahvede konuşurlarken duymuştu; Osmanlının en rahat neferleri bahriyelilermiş. Sorarlarsa övünmekte kararlıydı. “Yüzmek ne demek komutanım, koyun beni mübarek yunus balığıyla yan yana, yarışalım akşama kadar, o mu hızlı ben mi bakalım!” diyecekti. Kapağı bir gemiye attı mıydı gerisi kolaydı. Hem dünyayı gezecek hem de bahriyeliğin kebabını yapıp yiyecekti. Bu fikrini bir kere daha beğenip küpeştenin tahtalarına tak tak vurarak bir türkü mırıldanmaya başladı, keyiflenmişti. İstanbul’a daha çok vardı.
******
Seyahatin ikinci günü akşama doğru yine güverteye çıkmış, dokunsa tutuverecekmiş gibi yakınından geçen yoksul kıyı köylerini seyrediyordu. Yalın ayak, başı kabak, cılız mı cılız oğlanlar kıyıdan bağıra çağıra el sallayarak bir şeyler söylüyor, sonra da kendi söylediklerine kahkahalarla gülüp kaçışıyorlardı. Birden arkasında bir gürültü koptu. On adım ötesindeki kalabalığın ortasında bir kavga çıkmıştı. Hızla yaklaşıp kalabalığı yararak olup biteni anlamaya çalıştı. Dört kişi bir olmuş, aralarına aldıkları ufak tefek, kara kuru delikanlıyı galiz küfürlerle tartaklıyorlardı. Yanındaki şişman, gamsız suratlı, sarışın oğlana sordu:
“Hayırdır hemşerim, kim kimin kanlısıymış, anlayabildin mi?”
Beriki gözünü kavgaya tutuşanlardan ayırmayarak sırıttı:
“Kanlı işi değil birader, bunlarınki düpedüz kumarcı şamatası. Bu yamuk herif, köy çocuklarını punduna getirip üçkâğıt açmış kaşla göz arasında. Dördünün de paracıklarını beş dakikada cebellezi etmiş tabii. Şimdi de kandırılmanın acısını dayaktan çıkarmanın peşinde garibanlar. Ne hali varsa görsün kerata; Peygamber ocağında kumar mı olurmuş?”
Mehmet yine de bu haksızlığa için için çok kızmıştı.

“Oynarken akılları neredeydi bu tereslerin? Parayı kaybedince dört kişi bir olup, adam dövmek de neyin nesiymiş ulan? ” diye mırıldanıp dudaklarını öfkeyle ısırdı. Ortadaki çaresiz genç, aralarından kurtulmanın yolunu bulamamıştı. İlk yumruk aptal suratlı genç irisinden geldi. Ondan cesaretlenen diğerleri de vurmaya başladı. Zavallı delikanlı kendini korumak için iki büklüm olmuş, kollarını kullanarak suratını yumruklardan korumaya çalışıyordu. Bacaklarıyla ara sıra usturuplu tekmeler atarak üzerine çullanmalarına izin vermeden idare etse de fazla dayanacak gibi değildi. Gemi komutanı Cafer Bey haberdar edilene kadar parçalayacaklardı oğlanı. Mehmet daha fazla dayanamayıp yıldırım gibi daldı içlerine. Göz açıp kapayana kadar iki tanesini şimşek gibi salladığı yumruklarla yere serdi. Şaşkınlıkla birbirlerine bakınan diğer ikisi, daha ne olduğunu anlayamadan ortada iki büklüm yumulup kalmış diğer delikanlının yumruklarıyla tanıştı. Şimdi ikisi bir olmuş, dört saldırganı evire çevire dövüyordu. Kalabalıktan hayret nidaları yükselmeye başladı. Mehmet’in uzun kolları tırpan gibi çalışıyordu. Köy yerinde sadece güreşmeyi öğrenerek kavgaya girilebileceğini sanan tosuncuklar, karşılarındakilerin yaman dövüştüğünü anlamışlardı. Neden sonra araya giren beş on kişinin gayretiyle dördünü de alıp uzaklaştırdılar. Güvertede kimse kalmamıştı. Mehmet ellerini küpeşte kenarından sarkan kovaya daldırıp deniz suyuyla bir güzel yıkadıktan sonra kovayı berikine tuttu. Yaşadıkları heyecan dolu anlara rağmen diğer delikanlı çok sakin görünüyordu. Yıkanma işini bitirdikten sonra cebindeki kirli, yağlı mendili çıkarıp güzelce silindi, kafasını kaldırıp Mehmet’in kara gözlerini aradı:
“Sağ ol hemşehrim, bizim memleketin adamı mağlubiyeti hiç hazmedemez. İlk defa başıma gelmiyor. Ama sen olmasan fena hırpalayacaktı bu dürzüler beni. Yiğit adammışsın, sağ olasın var olasın. Adım Selamet, Ereğli köylüklerindenim ama kulak asma, hayatım çokluk kasaba pazarlarında dolana dolana geçti“

Elini uzatıp Mehmet’in boşlukta sallanan elini yakalayarak hararetle sıktı. Aralarında tatlı bir sohbet başladı. Bu tuhaf delikanlı konuştukça Mehmet bambaşka diyarlarda dolaşıyor hissine kapılıyordu. Durmaksızın konuşmaya devam ettiler. Havanın kararmasıyla birlikte serin bir güz rüzgarı esmeye başladı. Konuşa konuşa ambara indiler.
******

Yorgun yelkenli Tersane-i Amire iskelelerinden sol baştakine yanaştığında, Ereğli’den ayrılalı tam üç gün olmuştu. Bütün acemileri güvertede yeniden dört sıra halinde dizip sayım yapan Cafer Bey, sağında solunda düzeni tutturmaya çabalayan onbaşılara ateş püskürüyordu:
“Ulan uşaklar, bu zırtapozları hizaya sokamazsanız hepinizi tek tek ben hizaya sokarım zindanda ona göre. Elinizi çabuk tutun, Miralay Şefik Bey’in gelmesine ne kaldı şunun şurasında. Bana bir laf gelirse olan size olur!” diye haykırıyor, olur olmaz emirler yağdırarak işini bir an önce görmeye bakıyordu. Hayatlarında ilk defa büyük bir şehir gören Ereğli ve Zonguldak yöresinin gençleri ağızları bir karış açık, Haliç çevresini, muhteşem tersane binalarını, dev gibi iskeleleri, kocaman camileri, kiliseleri gördükçe hangi birine bakacaklarını şaşırmış vaziyette tuhaf bir rüyada yaşıyorlardı. Onları bu efsunlanmış halleriyle tekrar hakikate döndürmek imkânsıza yakın bir şeydi. Cafer Bey böyle durumlarla daha önce defalarca karşılaştığı için ne yapacağını biliyordu. Bulunduğu yükseltiden afacan bir çocuk gibi zıplayarak güverteye ayak basmasıyla önlerdeki iki ufak tefek delikanlıya saldırması bir oldu. Gençleri altına alarak gelişigüzel yumruklamaya başladı. Boş böğürlerine aldıkları darbelerle bağırmaya başlayan zavallıların sesi güvertedeki anlamsız uğultuyu bastırmaya yetti. Şimdi sessizlik nispeten tesis edilmişti. Hızını alamayan Cafer Bey tam önündeki üçüncü nefere dalmaya kalkmıştı ki yumruk atmak için kaldırdığı kolunun, karşısındakinin ancak göğüs hizasına geldiğini görünce başını gayri ihtiyari kaldırıp oğlanın kafasını görmeye çalıştı. Mehmet ona bulutların üzerinden bakıyor gibiydi. Cafer Bey hafifçe öksürdükten sonra hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp yerine yürüdü. Nizam sağlanmıştı.

– DEVAMI VAR –

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları