Haliç Bezirgânları – 4

1824 senesinin mayıs ayının yirmi altıncı günü gelip çatmıştı. Tersane-i Amire’nin yüz akı olacak iki kalyonla üç yelkenlinin’ tenzil ‘merasimi için bütün hazırlıklar artık tamamlanmak üzereydi.  Cuma namazını müteakiben, beş göz nuru harp gemisi padişahın teşrifiyle denize indirilecekti. Böylesine mühim merasimler hemen her sene tertip edilir, ahalinin de geniş iştiraki temin edilerek devletin kuvvet ve kudretinin yerinde olduğuna herkesin bir kere daha iman etmesi temin edilirdi.

Harbe gitmek, şehzade ve sultan hanımlar için düğün merasimleri düzenlemek, sadrazam tayin etmek gibi mühim devlet merasimlerinin tarihleri gibi, bu yeni gemilerin tenzil merasimlerinin tarihi de müneccimbaşı denen zat-ı muhteremden sual olunurdu. Onun yıldıznamesine bakarak tayin ettiği tarihten başka bir günde harekete geçmek uğursuzluk kabul edilir, padişahlar bile buna riayet etmeye çalışırlardı. ‘Raiçe’ denen bu usulden feyiz alan diğer düşük rütbeli din âlimleri ve imamlar da mahalle aralarında ya da küçük kasabalarda müneccimliğe soyunarak ahalinin mühim merasimlerinin tarihini bildirmek için türlü şaklabanlıklara soyunup ekmeklerini taştan çıkarmanın yolunu bulmaya çabalarlardı.

II. Mahmut’un amcası III. Selim, bu müneccimbaşılık müessesesinden hiç hoşlanmazdı. Yine bir vesileyle tenzil merasimi için tarih tayini yapan müneccimbaşına öfkelenip, ‘ Allahın her günü uğurlu, her günü mübarek; ben ki halifenizim, hangi günün daha mübarek olduğunu, kerameti kendinden menkul bu zata mı soracağım? Önümüzdeki Cuma gününe hazırlıkları tamamlayın’ diye kükreyerek kalkıp hışımla odasına çekilmişti. Ancak III. Selim’in feci sonundan sonra iktidara getirilen IV. Mustafa, yeniçeri ağaları ve din âlimleri gibi gerici takımıyla iyi geçinmeye devam etmiş, raiçe saçmalığını sürdürmüştü. Din âlimleri, yeniçeri ağaları ve ayanlar gibi fitne fesattan başka şey bilmeyen menfaat sürüsüne henüz sözünü geçirmekte zorlanan II. Mahmud, böyle bir şeyin ilim ve fenne aykırı, saçma bir iş olduğuna bütün kalbiyle inandığı halde, şimdilik kaydıyla çevresindekilere ses çıkarmıyor, gerici takımının tekerine çomak sokup sokmama hususunda tereddüt ediyordu.
******

Miralay Şefik, bu merasimi de kazasız belasız atlatmaya muvaffak olursa padişahın ve bahriye nazırı tarafından rütbesinin yükseltilerek mirliva yapılacağından emindi. Dilaver Paşa’yla son yaşadıkları kötü hadisenin etrafa yayılmaması için gösterdiği gayretkeşlik sayesinde bir kere daha paşanın gözüne girmeyi becermişti. Dilaver Paşa, hadiseyi bir daha kimselerden duymayınca ona olan itimadı bin kat artmış, vakitli vakitsiz yanına uğrayarak halini hatırını sormaya başlamıştı. Şefik durmadan çalışarak gecesini gündüzüne katıyor, merasim sırasında olabilecek her türlü aksiliği engellemek için alınacak tedbirleri uykusunda bile gözden geçiriyordu. Uzun Mehmet’i son iki aydır yanına almış, getir götür işlerinde kullanıyordu. Garip gövdeli tuhaf delikanlı çok gayretli biriydi. Onun bir dediğini iki etmiyor, bütün emirlerini tereddütsüz, harfiyen yerine getiriyordu. Şefik, bu zor günlerinde onun sıcak yakınlığını hissetmekten memnundu.
Gemilerin son temizliği de tamamlanmış, ertesi günkü merasim için hazır hale getirilerek indirme kızaklarına çekilmişti. Mehmet ile birlikte akşamüzeri gemilerin yanına inip, onları evlatlarının mürüvvetini görmek üzere olan bir baba gibi gururla seyre daldı. Aklında yarınki merasimi canlandırıyor, bütün teferruatları düşünerek, bir müşkül halinde nasıl müdahale edebileceğini ölçüp biçiyordu. Mehmet ise onun iki adım gerisinde kollarını iki yanına sımsıkı yapıştırmış, hazır ol vaziyetinde hayallere dalmıştı. Bir haftadır aklı fikri geçen haftaki izin gününde, yakın arkadaşı Kelleci Selamet’le gittikleri kerhanedeydi. Bu Selamet çok uyanık oğlandı canım! Karabük köylüklerinde doğup büyüdüğü halde babasının kellecilik mesleği sayesinde g Karadeniz civarında gezmediği vilayet kalmamıştı. Kelle ütmekte, pişirmekte, parça parça doğrayıp, işe yaramaz bağırsak etleriyle harmanlayıp pazar pazar dolaşarak millete kakalamakta üstüne yoktu. Küçük yaştan beri esnafla ve pazarcılarla hemhal olduğundan mı nedir bilinmez, bu oğlanda şeytan tüyü vardı. Zerre kadar utanma duygusu yoktu. En yakası açılmadık küfürleri bilir, en olmayacak adama en utanılacak teklifleri hiç sıkılmadan yapar, istediğini de önünde sonunda alırdı. Bu çelimsiz delikanlı ile Mehmet’in dillere destan kuvveti bir araya gelince yarattıkları insicamdan ikisi de azami fayda sağlıyordu. O cuma çıktıkları çarşı izninde parmak uçlarından el ele tutuşarak yürüyüp Hasköy’den Tepebaşı’na kadar gelmiş, sonra Asmalımescit’e saparak Tünel’e çıkmış, sonunda da meşhur İstanbul kerhanelerinin yuvalandığı semte ulaşmışlardı. Selamet daha önce çok girip çıktığı için buraları avucunun içi gibi biliyordu. Madam Manola’nın kerhanesini de eliyle koymuş gibi buldu. Yol boyunca Rum kızlarının muamelelerini ballandıra ballandıra anlatmış, Mehmet’in yalanmaktan avurtlarının birbirine geçmesine sebep olmuştu. Manola, dar kapının ufacık penceresinden kafasını sokarak kızları inceleyen Selamet’in çocuksu suratını görür görmez tanıyıp,
“VreSeloo, hoş gelmişsin vre! Gir çocuumm, gir çabuk! Kizlar çıplak üşüdüler, hadi el atıverin de ısınsın yavrucaklar” diye edepsiz edepsiz seslendi.

Selamet de aynı arsızlıkla sırıtarak Mehmet’i kolundan tutup hızla sürükledi içeriye. Mehmet o gece yaşadıklarını bir hafta boyunca her gece rüyasında gördü. Eftelya’ydı kadının adı. Göründüğünden hayli yaşlı olduğu, sarkık memelerine ve yüzündeki komik makyajın saklayamadığı suratına bakılınca hemen anlaşılan Rum karısı, onu önceden iyi bildiğini sandığı ama hiç bilmediği bir dünyayla tanıştırmıştı. Kestaneci köyünden Nergiz, artık aklından çıkmıştı. Bundan sonra sadece ama sadece Eftelya için atacaktı kalbi. Merasimden sonra Şefik Bey’den müsaade koparabilirse doğruca Eftelya’sının yanına gidecek, bu tatlı rüya âleminin prensesine yeniden kavuşacaktı.

Şefik Bey, arkasında hülyalara dalan Mehmet’ten habersiz kendi hülyalarına dalmıştı. Hayal meyal hatırlar gibi olduğu babası da kendisi gibi zabitmiş. Rahmetli babası Miralay Hakkı Bey, 1799’da Cezzar Ahmet Paşa’nın birliklerinde savaşmış, Akka’da Napolyon ordularını durdurmaya muvaffak olduktan sonra aldığı yaralarla baş edemeyerek hakka yürümüştü. Şefik’in gözleri yine dolu dolu oldu. Bu kahraman ordunun şerefli bir zabiti olarak kendiyle gurur duyuyor, daha da yükselip önemli mevkilere gelerek sultanı, ümmeti ve rahmetli babasının mübarek ruhunun aziz hatırası için hayırlı vazifeler görmek arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Ama bunun yolunun sadece çalışkanlık, doğruluk, fedakârlık gibi meziyetlerden geçmediğinin de çoktandır farkındaydı. Dilaver Paşa ve onun gibi yüksek rütbeli zabit takımının şahsi sohbetlerinin konusu hiç de vatan, sultan, İslam’la ilgili değildi. Hepsi kendi küçük hesaplarıyla meşgul oluyor, birbirlerinden bir şeyler koparmanın, sultana ve sadarete yaranmanın sinsi planlarının peşinde koşuyorlardı. Yükselmek için bu çarkın dişlilerine tam olarak vâkıf olmalıydı. Teşrifat komutanlığındaki vazifesi onun gözünü açmıştı. Kendi değerlerinden taviz vermeden, bu açgözlü, sinsi komutan takımının gözüne girmeliydi. Omuzlarındaki ferik apoletleriyle mabeyin-i hümayun odasında volta atıp, sultan tarafından kabul edilmeyi beklerken düşledi kendini. Şimdi hayalinde sarayın denize bakan bu geniş ve ferah odasında açık camlardan vuran boğaz havası, baharın bütün güzel çiçek kokularını getiriyor, son derece pahalı eşyalarla döşenmiş odada içi sevinçle doluyordu.
******

Mehmet’in kart sesiyle kendine geldi. Hülyasının anlaşılmasından korktu bir an, hafifçe öksürerek, “Ne var evladım?” diye sordu. Mehmet’in söylediklerini sahiden de anlamamıştı:
“Komutanım, şu nefer size bir şey arz etmek istiyor, çağırmamı emreder misiniz?”
Mehmet’in gösterdiği yöne bakınca kendine geldi. Askeri hemen tanıdı. Bu sabah Galata Mevlevihanesi’nin bulunduğu sokağa yolladığı askerdi bu. Tören için hazırlanan gemilerin sancak âlemlerine ve Kaptan Paşa’nın kalyonunun grandi direğine asılmak için hazırlanan Mushaf‘ları teslim almak için göndermişti onu. Bu da işinin intizam ve dikkat gerektiren bir kısmıydı. Neyin nerede en iyi şekilde yapıldığını, en usta yazıcıların kimler olduğunu bilmek onun vazifesiydi. Bu küçük Mushaf parçaları o kadar ince ve küçük kâğıtlara yazılıyordu ki Kuran-ı- Kerim gibi kutsal bir kitabı, o küçücük kâğıt parçalarına tastamam işlemek için günlerce uğraşıp göz nuru dökmek gerekiyordu. Hattat Mehdi ve kalfaları bu işte nam salmıştı. Bir ay öncesinden parası peşinen ödenmesi bilâ- kayd u şartıyla işi teslim alan aksi ihtiyar, tam da söylediği gün teslime hazır hale getirmişti Mushaf’ları. Daha fazla oyalanmadan makam odasına yöneldi. Mehmet getirilen evrakı alıp, Şefik Bey’in arkasından seğirterek odaya girdi. Sıcak mayıs güneşi bütün gün içeri vurmuş, odayı hamam gibi ısıtmıştı. Camları açtırarak odayı denizden gelen bol iyotlu rüzgârla dolduran Şefik Bey, Mushaf’ları muhafaza eden kalın kartonu kaldırıp minik kâğıt parçalarının dikkatle ciltlenmesiyle husule getirilen mübarek kitapçıkları teker teker inceledi. İşçiliğin zarafetine bir kere daha hayran kaldı. Şimdi sıra bu ince kâğıtları haddehane ustası Haydar Ağa’nın günler önceden hazırladığı kurşun mahfazaların içine koydurarak lehimletmeye, sonra da gemilerdeki yerlerine asmaya gelmişti. Mehmet’e dönerek:
“Oğlum, bir koşu mutfağa gidip Sadrullah Ağa’yı bul ve benim selamımı söyle; şöyle soğuk birer demirhindi şerbeti hazırlatıp kap gel. Hadi benim uzunum, hadi yiğidim!” dedi.

Mehmet böyle iltifatları duyunca sırık boyu daha bir uzuyor, dut sapı gibi ince boynunu daha bir dikip uzun adımlarla leylek gibi seke seke koşturmaya başlıyordu.

“Emrin olur komutanım,” deyip gözden kayboldu.

 

DEVAM EDECEK…

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları