Haliç Bezirganları – 5

Şefik, ardına kadar açık pencereden gelen sert esintiye bağrını vermiş, tatlı hayallere dalmaya hazırlanıyordu. Uzun uzun yellenerek pencereye doğru yürüdü. Tam pencerenin karşı hizasındaki martıların gemilere doğru süzülüşlerini seyre dalmıştı ki, nereden geldiğini anlamadığı çok sert bir rüzgârla tokat yemiş gibi oldu. Yüzü gözü kum taneleriyle kaplanmıştı. Gözünü açamıyor, o an can havliyle ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Pencere pervazı yerinden kopup suratına patlamak üzereydi. İçeriye kaçmak için arkasını döndüğünde gördüğü manzara karşısında aklı başından gitti. İncecik Mushaflar havada şakacı taklalar atarak karşıdaki pencereden çıkıp boşlukta süzülmeye başlamıştı. Koştu koşmasına; ama artık çok geçti. Kâğıt parçalarının hemen tamamı şimdi havada raks ederek denizin üzerinde bayram neşesiyle coşmuş şen çocuklar gibi şekiller çiziyordu. Odanın ortasında deli gibi dört dönmeye başlayan Şefik ne yapacağını bilemiyor, içine düştüğü felaketin tesiriyle tuhaf hırıltılar çıkarıyordu. Kâğıtları denizden toplasa bile çini mürekkebinin çoktan eriyip yok olacağından emindi. Bütün emekleri pencereden uçup gitmişti. Olacakları düşünmek bile istemiyordu. Birden kendini Şehzadebaşı Camisi’nin yan duvarı önünde dilenirken hayal etti. Üstü başı perperişan, gelen geçenin iğrenerek bakıp uzaktan attığı metelikleri havada kaparak gülümsüyordu. Odanın ortasında dizlerinin üzerine çöktü; hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Şimdi hayallerindeki o Ferik Şefik Paşa gitmiş, yerine Sefil Şefik gelmişti.

Mehmet, iki elinde tuttuğu uzun bardakların içindeki iri buz parçalarını şıngırdatarak odaya daldı. Koca dişlerini göstererek sırıtıp bir şeyler söylemeye başlayacaktı ki gördüğü manzaraya şaştı kaldı. Şefik, geniş koltuğunda yarı uzanmış, bitkin bir vaziyette iç çekerek ağlıyordu. Buz dolu bardakları dökmemeye dikkat ederek şıngırtılarla bıraktı masaya:
“Hayırdır komutanım, az evvel pek mesuttunuz. Ne bu haliniz? Allah saklasın bir yakınınızın acı haberi mi geldi yoksa? Kulunuz köleniz olayım komutanım konuşun ne olur. Ne yapmalı ki acaba? Komutanım, komutanım! “
Şefik onun sesini duymadığı gibi varlığından bile habersiz gibiydi. Açık pencerenin pervazına güç bela dayanmış bir vaziyette ufuklara bakıyor, kimsenin göremediği korkunç bir deniz canavarıyla karşılaşmış gibi endişeyle bir şeyler mırıldanıyor, Mehmet onun mırıltılarından hiçbir şey anlamıyordu. Neden sonra, korkudan donup kalmış gözlerini hayali canavardan alıp Mehmet’e çevirdi:
“Bittik aslanım bittik, bundan sonra Şefik yok, o gitti artık. Dönülmez akşamın ufkunda ara onu Mehmet, talihsiz Şefik ebediyete doğru yola çıktı aslanım. Ne yapalım kader böyleymiş yavrucuğum,” diye söylenip son nefesini veriyormuş gibi bıraktı soluğunu.

“Ne oldu ki komutanım, Allah çaresiz dert vermesin yeter ki. Hallederiz her ne hal geldiyse başınıza. Evvel Allah kederinize sebep her ne halse üstesinden geliriz. Hele deyiverin kulunuza, ne oldu da böyle tarifsiz kederler içindesiniz?”
Şefik suratını ekşiterek anlattı olanı biteni. O hala oturduğu yerde başını elleri arasına almış kara kara düşünürken, Mehmet odanın içinde ileri geri yürüyor, aklında türlü şeytanlıklar peydahlama gayretiyle bütün beyin hücrelerine fazladan mesai yaptırıyordu. Çok geçmeden mesaisi sonlandı:
“Az bekleyin komutanım, aklıma hiçbir şey gelmiyor ama müsaade ederseniz Selamet kardeşimle bu hassas meseleyi konuşup bir de onun fikrini alayım; ha, ne dersiniz?”

Şefik öyle çaresizdi ki şeytanla bile hasbıhale razıydı; başıyla tasdik etti. Uzun adam odadan kaybolmuş, ardında geniş tahta merdivenlerden inerken çıkardığı telaşlı takırtılar kalmıştı.
Birazdan Selamet her şeyi öğrenmiş, öğrenmesiyle de planını yapmıştı. Tam da ondan bekleneceği gibi tamamen vaziyeti kurtarmaya dönük, ahlaksız olmasının yanında, yakalanacak olurlarsa ölümlerine bile fetva verdirebilecek cinsten tehlikeli bir desiseydi bu. Tehlikesinin bu kadar yüksek olmasına karşılık muvaffak olunması halinde Şefik için kurtuluşun kapıları ardına kadar açılacaktı. Mehmet’in de aklına yatmıştı iblis Selamet’in oyunu. Sıra bunu lisan-ı münasiple komutana anlatmaya gelmişti. İki kafadar odaya döndüklerinde Şefik göğüs bağır açık oturmuş, pencerenin önünden geçen kuş sürülerini bir heykel gibi donuk bakışlarla seyrediyordu. Yalandan bir iki öksürerek geldiklerini belli ettiler. Şefik, bu dünyadan çoktan ayrılmış bir fani gibi telaşsız dönüp iki kafadara boş gözlerle baktı. Selamet durumun vahametini komutanın feri kaçmış gözleri görünce daha iyi anladı. Telaşla:
“Komutanım bu arkadaş, yani Selamet Efendi durumu biliyor. Bu kısa müddet içinde kendi aklı erdiğince bir plan yaptı ama ne diyeceğinizi, nasıl karşılayacağınızı bilemedik. Sanki bir başka kurtuluş şansımız da yokmuş gibi bu beladan. Siz bize güvenirseniz Allah’ın izniyle savacağız bu belayı.”

Onlar gelene kadar kafasındaki bütün tilkileri harekete geçirip çıkış yolu bulmaya gayret etse de tek bir fikir kırıntısı bile bulamayan Şefik’in, onları dinlemekten başka çaresi kalmamıştı. Selamet pazarcılık yaptığı günlerdeki esnaf muhabbetlerinden alışıktı böyle mevzulara. Arsız arsız anlatmaya başladı:
“Komutanım şimdi planımız şöyle ki…”
******

Şefik, Selamet’in sakin sakin anlattığı planı önce umursamaz tavırlarla dinlemiş, Şam şeytanının ince teferruatlarla renklendirmesiyle gözünün önünde sanki olmuş bitmiş gibi can bulan dâhiyane plandan etkilendikçe can havliyle her kelimesini farkında olmadan hatmetmeye başlamıştı. “Oğlum Mehmet, ne halden anlamaz adamsın. Baksana arkadaşının da benim de ağzımız kurudu da yapış yapış kaldı. Şu demirhindi şerbetlerini uzat bakalım,” diye gülümsedi. Şefik’in yüzünün gülmesinden sevince boğulan Mehmet, yalancı bir telaşla koşturup iki dolu bardağı dolaptaki misafir bardaklarından birine aktararak pay edip suç ortaklarına sundu. Yolda görse adama benzetemeyeceği bu ufak tefek çelimsiz delikanlı o kadar ikna ediciydi ki, adamı Fransa Kralı’nın karşısına dikip de “İngiliz Kralı, validenizle oynaşmış geçen hafta; benden söylemesi,” diye söyletseler, zinhar adamcağız inanır, ordularını gemilere doldurup tez elden İngiltere topraklarının üzerine sürerdi. Böylelerinden korkulurdu korkulmasına ya, Şefik denize düşmüştü bir kere. Şimdi keyfi yerine gelir gibi olmuştu. Planı tatbik edebilirse pekâlâ paçayı kurtarırdı. Her ne kadar mümkün gibi görünse de günahından çok korkuyordu. Mushafların yerine saçma sapan kelimelerle dolu birtakım kâğıt parçalarını lehimleyip asacaklardı. O kadar fazla ince kâğıdı ancak Menuhin’den satın alabilirlerdi. Şefik, senelerdir biriktirdiği evlenme parasının önemli bir kısmını bu iş için gözden çıkarmıştı. Menuhin Efendi’yi alışveriş için ikna edebileceğini biliyordu. Paranın sıcak yüzünü görünce yola geleceğinden adı gibi emin olduğu cimri Yahudi’den, sadece din adamlarının kullanması için hazırlanan ve satışı zinhar yasak olan Mushaf kâğıtlarından yapılmış kalınca bir top isteyecekti. Ederinin iki katını teklif ettiğinde bir acı kahvesini içmeden salmayacaktı onu paragöz Menuhin, bundan adı kadar emindi. Kâğıtların kurşun muhafazası kazara açılır da bir gören olursa diye, kâğıtların içini kargacık burgacık yazılarla dolduracaklardı ki, ilk ağızda bir şey anlaşılmasın. Kâğıtların üzerinin doldurulması işini bizzat kendi yapmak zorundaydı. Bu cahil heriflerin ellerinin kaleme değmediğinden emindi Şefik.

Mushaf muhafazalarının lehimlenme işini senelerdir Haydar Ağa kendi uğurlu elleriyle yapar, bu kutsal vazifeyi kimselere bırakmazdı. Emrinde çalışan bir vazifelinin okuma yazma bilmemesine hiç bu kadar sevineceğini tahmin etmemişti Şefik. Haydar Ağa iyi bir lehimci, iyi bir kurşun döküm ustasıydı fakat hakiki bir ümmiydi, elifi görse mertek sanacak kadar bihaberdi yazıdan. Mushafların yazımı bitince Haydar’ a bunları kakalamak çok kolay olacaktı. Gerisi zaten her sene olduğu gibi yapılacaktı. Tersane-i Amire’nin Hasköy tarafındaki Çorlulu Ali Paşa Camisi’nin imamının refakatinde mübarek Mushaf’ları sancak direklerine ve yeni kalyonların grandi direklerine dualar eşliğinde asacaklardı. Çok günaha giriyordu, çok. Ama istikbalini gözünün önüne getirdikçe, battığı günahtan çıkmak için şimdiden Allah’a yakarmaya başlamıştı. Şefik öyle bir kabullenmişti ki bu planı, sanki tamamen kendi icadıymış gibi planın tatbikine koyulmuş, sadık neferlerine yağdırdığı emirlerle çoktan işin başına geçmişti. Osmanlı komutanlarının hemen tamamında mevcut olan refleks onda da vardı. Fazla düşünmeden yola koyulmak, kervanı yolda düzmek fikri hücrelerine işlenmişti adeta. Analize fazla ihtiyaç duymazdı devrin zabit takımı.

Şefik Bey, daha o akşam Menuhin’in kapısını çalarak kaybolan kâğıtları hayli dolgun bir ücret mukabilinde temin etmişti. Uyanık tüccar bunu kimseye anlatmaması gerektiğini biliyordu. İçilen acı kahvenin hatırına her şey unutuldu. Zavallı Şefik, gözüne uyku girmeden bütün gece bildiği duaları yarım yamalak yazarak doldurdu küçük kâğıtların üzerini. Sabah ezanı okunurken Mehmet’i üzerinde sızdığı şilteden dürterek uyandırdı. Uzun, ağzının kenarına süzülmüş tükürükleri toplayıp, aceleyle potinlerini giyerek komutanın kahvaltısını getirmek için mutfakhaneye doğru koşarak uzaklaştı. İşte sonunda bitmişti. Aceleyle bir iki lokma atıştırıp haddehanenin yolunu tuttu. Elindeki torbayı sımsıkı tutarak içinde canlı bir kuş varmış da her an elinden uçup gidecekmiş gibi korkuyla, ikide bir torbanın düğümlerinin açılıp açılmadığına bakarak yürüyordu.

Haydar Ağa onu sabahın köründe karşısında görünce şaşkınlığını gizlemedi:
” Hayırdır kumandan, sabah sabah kargalar bile gıdasını alıp da şükür Allah’ıma demedi daha, sebeb-i ziyaretinizi neye borçluyuz acaba?” diye alaycı alaycı gülümsedi.

“Başımda çok iş var Haydar Ağa, sen de alaya alma allasen. Her şeye yetişmek için koşuşturmaktan anam ağlıyor zaten. Hayır; itimat edecek kadar aklı başında adam da yok yanımda yöremde. Bak bu mübarek Mushaf’ları lehimletmek bile bana kaldı, düşün gerisini. Şu beş geminin tenzili bitene kadar ben benlikten çıkmazsam iyidir. Hadi gözünü seveyim vur şunların lehimini de öğlen olmadan yerlerine asalım mübarekleri. Bak bunları namazdan önce teslim edersen akşama tepsi böreğini benden say. Hadi gayret senden, takdir Allahtan ağam, gazan mübarek olsun“. Tiran göçmeni Haydar Ağa’nın hamur işine düşkünlüğü dillere destandı. Şefik onu boş böğründen yakalamıştı. Tepsi böreği lafı geçer geçmez Haydar Ağa koca dudaklarını farkında olmadan şapırdatmaya başlamıştı bile.

“Evvel Allah’ın izniyle, olmuş bil kumandan. Sırık oğlan iki saat sonra yanımda olsun. Yalnız bir şartım var“
Durup biraz düşünür gibi yaptıktan sonra Şefik’i fazla merakta koymadan devam etti:
“Eyüp’te yeni bir börekçi açıldı. Mürsel Efendi’nin dükkânı diye sorsun; caminin alt yanındaki sokakta olacak.  O da bizim oralardan gelmedir. Uzun oğlanı akşamüzeri yolla ki, sıcak sıcak yetiştirsin böreği. Varınca benim selamımı söylesin Mürsel Efendi’ye, böreğin tereyağını, peynirini bol tutsun da lehimimiz kavi olsun değil mi komutan?”Haydar keyifle işe koyulunca Şefik ondan daha çok keyiflendi. Sahiden de öğle namazı kavuşmadan hazırlanıp kapı ağzına yığılan gıcır gıcır mahfazalar grandi direklerine asılmayı bekliyorlardı. Şefik Bey ve yardımcıları mushafların yerleştirilişine bizzat nezaret ettiler.

-DEVAMI HAFTAYA-

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları