Haliç Bezirganları – 7

Saltanat kayığı yaklaşık yüz elli arşın mesafeden görülünce meydandaki heyecan dalgası elle tutulur gözle görülür hale geldi. Sarı Süleyman ve Dilaver Paşa başta olmak üzere bütün tersane zabitanı ile gemilerin yapımında emeği geçen mühendis ve kalfalar unvanlarına göre hazırlanan sırada yer almışlardı. Bütün bu intizamdan mesul olan genç miralay Şefik Bey iki paşanın yanına saygıyla sokularak Kaptan Paşa Hazretleri’ne bir emri olup olmadığını sordu. Sonra aynı saygıyla Dilaver Paşa’ya da sordu. Bu eşit muameleden fazlasıyla memnun olduğunu gözleriyle belli eden Dilaver Paşa aynı kibarlıkla teşekkür etti. İkisinin arasındaki muhabbetten hazzetmeyen Kaptan Paşa kafasını başka tarafa çevirip somurttu.

Kayık kıyıya yanaştığında herkes saygıyla baş eğip el pençe divana durdu. Şimdi koskoca meydandan çıt çıkmıyordu. Sandala uzatılan kalın ahşap merdivene kırmızı halı döşenmişti. Sultanın maiyetindeki halayıklar önden inerek padişahın kardeşleriyle hasekilerinin inmesine yardım etmeye başlamıştı. Süslü hanımları göz ucuyla takip eden Selamet ile Mehmet’in; önlerinden akıp giden güzellikler karşısında dilleri tutulmuştu. Bütün kadınların inmesini müteakip, Ulu Sultan’ın teşrifi ile karşılama merasimi tamama erecekti. En son Haseki Sultan iniyordu ki, nereden geldiği anlaşılamayan çok kuvvetli bir dalganın sahile vurmasıyla birlikte ağır ahşap merdiven küçük bir oyuncak gibi önce havalandı, sonra da büyük bir gürültüyle üzerindeki kadını savurup denize yuvarlandı. Kadın gözden kaybolmuştu. Herkes olduğu yerde adeta donmuş, bir kurtarıcının gelmesini bekler gibi birbirine bakıyordu. Mehmet ne zaman fırladı da hırçın dalgaların arasına atladı, gören eden olmadı. Tam umutlar tükeniyordu ki, önce suyun yüzüne Mehmet’in koca kafası, sonra zavallı kazazedeninki çıktı. Mehmet uzatılan urganların yardımıyla baygın kadını kıyıya çıkardı. Haseki Sultan da, kendisi de çok su yutmuştu. Tersane hekimi Mülâzımı sâni Sadi Bey çoktan yanlarına varmıştı. İki kazazedenin çevresinde genişçe bir çember meydana getirildi. Çemberdekiler arkaları dönük vaziyette dizilmişlerdi. Kadın bir türlü solumuyordu. Sadi Bey kadını ters çevirdikten sonra kollarıyla kadının narin gövdesini iki yandan sımsıkı kavrayıp bir iki kere kaldırıp bıraktı. Sonra gırtlağını sıvazlaya sıvazlaya yuttuğu suları çıkarttı. Mosmor olmuş yüzüyle dünya değiştirmiş gibi görünen kadıncağız şiddetli bir öksürükle yeniden solumaya başlayınca kalabalıktan neşeli ve telaşlı bir uğultu yükseldi. Mehmet’le alakadar olmak başka kimsenin aklına gelmemiş ti. Oysa Selamet çoktan Mehmet’in başında bitmiş, doktorun yaptıklarını maharetle taklit ederek uzun adamın hayata dönmesine vesile olmuştu. Kadını apar topar getirilen kürk mantolara sararak revir binasına götürmek üzere yanaştırılan faytona bindirdiler. Şefik Bey soğukkanlılığını koruyarak nizamı tekrar tesis etti. Şimdi herkes yerine geçmiş, Şefik’in kararlı bir şekilde verdiği komutun ardından mızıka alayı tekrar marş çalmaya başlamıştı. Mehmet’i yan taraftaki sahil nizamiyesinin kulübesine sokmuş, battaniyeyle ısıtıyorlardı.

Sultan hazretleri getirilen yeni merdivenden deminki hadiseyi unutturmak istediğini belli edercesine vakurlu ve azametli iniyordu. Dinlenmesi için hazırlanan çadıra geçmesi için getirilen doru ata usta bir hamleyle tek seferde binip ilerledi. Gemilerin inşasında vazifeli ustabaşılar bu çadırda tertip edilen merasimle gerek sultan gerekse şeyhülislam ve sadrazam başta olmak üzere hazır bulunan vükela heyetince tek tek ve makamlarının ağırlığıyla mukayeseli olarak hediyelere boğuldu. Sultan hazretleri gemileri çok beğenmişti. Hiç belli etmese de karşılama esnasında meydana gelen ciddi kazadan müteessirdi. Şefik Bey’in o esnada sergilediği metaneti ve dirayeti bulunduğu yerden müşahede eden II. Mahmut o anda karar vermişti. Genç miralayla alakalı malumat toplanmasını emretti. Biraz sonra gelen tafsilatlı havadise bakılacak olursa Şefik Bey tam düşündüğü gibi bir zabitti. Az ileride ellerini göbeğinde bitiştirerek saygıyla bekleyen Sarı Süleyman’ı nazik bir parmak hareketi ile huzuruna çağırdı. Paşa hemen ona doğru seğirtip el pençe divana durdu. Sultan ona doğru eğilerek kısık bir sesle konuştu.

”Süleyman Paşa! Şefik Bey’in hizmetinden pek memnun oldum. Ona tersane kethüdalığı pek yakışır, derhal vazifelendiriniz,“ diye buyurdu.

Sarı Süleyman Paşa fazla tanımadığı bu genç delikanlının hizmetinden etkilenmişti etkilenmesine fakat kethüdalık gibi doğrudan akçeli işlerle alakalı böylesi mühim bir makamı nasıl teslim edeceğinden çok emin değildi. İstemese de mecburdu. Renk vermemeye çalışarak başını saygıyla eğip selama durdu. Cevdet Paşa gibi sadık bir komutanını kaybetmiş, koskoca tersanenin para pul idaresini Dilaver’in göz bebeğine kaptırmıştı. Padişah daha sonra oturduğu yerden göz işareti yaparak başmabeyinci Rıza Efendi’yi çağırdı. Adam saygıyla eğilip kulağını sultanın ağzına yanaştırdı. Sultan çok kısa konuştu. Başmabeyinci huzurdan çekilip çadırın dışında gözden kayboldu.

Mehmet ve Selamet revirdeki odada oturmuş, deminki hadiseyi münakaşa ediyorlardı. Selamet ilk defa ona bu kadar hürmet ediyordu. Bu uzun boylu, çocuk akıllı adamın gösterdiği cesarete hayran kalmıştı. Azgın dalgalara rağmen gözünü kırpmadan, öleceğini bile bile soğuk sulara atlamak her babayiğidin harcı olmasa gerekti. Böyle bir cengâverle ahbap olmak onu ziyadesiyle memnun ediyordu. ‘Ne varsa Anadolu gencinde var Selamet, takma kafana aslanım. Bak o kadar İstanbul efendisinden bir tane bile yürekli adam çıkamadı da, Ereğli’nin aslanı, sulak yerin yiğidi cesaret edip kurtardı sultanın velinimetini. Aferin ulan Mehmet, aferin gidinin devesi!’ diye söylendi içinden. Mehmet yeni esvaplarını giymiş, ancak kendine gelebilmişti. Kulübenin kapısı önce nezaketle çalındı. Ardından başmabeyinci Miralay Rıza Bey’in kırlaşmış kafasıyla güleç yüzü göründü. Hemen esas duruşa geçtiler. Daha önce böyle durumlarla defalarca karşılaşmış olmanın rahatlığıyla lafı fazla uzatmadan büyük bir keseyi Mehmet’e, diğerine göre daha küçüğünü de Selamet’in avucuna bırakarak iki ahbap çavuşu selamlayıp çıktı. Sevinçten çılgına dönen iki arkadaş hala esas duruşta dikilmeye devam ediyorlardı. Uzun bir süre konuşmadan bakıştılar. Selamet daha önce davranıp avucundaki keseyi araladı. Gözlerine inanamadı; kesenin içi gıcır gıcır altın liralarla doluydu. Mehmet de cesaretlenip açtı keseyi; çil çil altınlar öğlen güneşinde gözünü kamaştırdı. Tam odayı terk etmek üzere kalkmışlardı ki kapı tekrar çalındı. Zenci bir halayık hızla girip aceleyle konuşmaya başladı. Haseki sultanın canını kurtardığı için kendisine minnet duyduğunu, bu cüzi miktarı kendisini daima hatırlayarak güle güle harcamasını Allah’tan niyaz ettiğini bildirerek bir kese bırakıp gitti. Cevap vermelerini bile beklememiş, gözden kaybolmuştu kara suratlı halayık. Mehmet bu sefer daha alışık açtı kesenin ağzını. Bu kesede de altın liralar vardı. Belliydi ki bu gece ve sonraki izin gecelerinde Manola onlara kız yetiştiremeyecekti.

-SÜRECEK-

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları