Haliç Bezirgânları – 8

Bölüm VI

Nargilem Duman Duman
Bayıldım Aman Aman
İstanbul Güzel Ama
Zabitleri Pek Yaman

Yeni Türkü

İki kafadar Beyoğlu’na çıkar çıkmaz meşhur Pandeli meyhanesine uğramış, kafaları bir güzel çekip hayatlarında hiç görmedikleri mezelerin hepsini iştahla yalayıp yuttuktan sonra ara sokaklardaki saz meclislerinden birine dalmışlardı. Kantocu kızların yarı çıplak sergiledikleri sanattan ziyadesiyle memnun olup sızmadan önce, son bir vazifeye daha yetişircesine Madam Manola’nın evine kapağı attılar. Selamet ilk gördüğü kadınla merdivenlerde anlaşıp gözden kayboldu. Ne kadar içerse içsin Mehmet’in gövdesi içkiyi kaldırıyordu. Fakat bu sefer öyle olmamış, başı tatlı tatlı dönmeye başlamıştı. Bir ara Manola yengesini iki tane gördüğünü sanınca hoşuna gitti. Eftelya’sından da iki tane olursa hiç fena olmazdı. Hayâsızca gülümseyip Manola’ya seslendi. Ağzını yaydırarak Eftelya’sını sordu. Manola, acemi oğlanın dev gibi cüssesinin altında yatan utangaç oğlan çocuğunun farkındaydı.

“Az bekle civanım, amcaoğlu gelmiş de yukarıda hasbıhal ediyorlar. Birazdan iner gelir yanına” demesiyle salonda oturan diğer kızlar kaşarlı kahkahalar attılar. Ortam neşelenmişti. Mehmet’in Eftelya ile baş başa kalmasıyla odadan süklüm püklüm, ezik büzük çıkması bir olmuştu. Kadının bütün cilve ve gayretine rağmen, Mehmet o Mehmet olamamıştı. Bir daha o kadar içmemeye yeminler etti. Aldığı yüklü bahşişi sutyeninin içine saklayan Eftelya, ”Üzülme aslanım, bir dahaki sefere çıkarırız acısını,” diyerek onu teselli edip yan odaya, bir başka amcaoğlunun yanına geçti.
******

Ertesi hafta Şefik Bey’in mirliva yapılarak tersane kethüdalığına getirildiğine dair sadaret makamından tebligat geldi. Kaptan Paşa tarafından huzura çağırılan Şefik Bey’e öğle namazından sonra yeni vazifesi tevdi edildi. Kaptan Paşa, genç delikanlıyı karşısına oturtup yüzündeki kılları uzun uzun inceledikten sonra konuşmaya başladı. Ona, getirildiği makamın vicdani mesuliyetlerini uzun uzun anlattı. Donanmanın bütün akçeli işlerinin idaresi bundan sonra ona emanet edilecekti. Emaneti canından aziz bilerek çalışması gerekecekti. Harcanacak her kör kuruşun hesabını sıkı sıkı tutmasını, her an teftiş olunacakmış gibi bütün hesabı kitabı her vakit hazır tutmasını istedi. Kendisinden önce bu işe bakan kethüdanın vazifesine bağlı, namazında abdestinde bir adam olduğunu, haramdan uzak durması sayesinde donanmanın yüz akı olduğunu anlattı durdu. Şefik Bey onu saygıyla dinledi. Çıkarken kethüdalık mührünü teslim alıp namusu ve şerefi üzerine yemin verip mührü üç kere dudaklarına götürdü. İçinden “Allah’ım sen beni utandırma,” diye tekrarlayarak merdivenlere yöneldi. Kuşlar kadar azade hissediyordu. Merdivenin basamaklarından adeta uçarak indi. Aşağıda Mehmet ve Selamet esas duruşa geçmiş, otuz iki dişleri meydanda, onu bekliyorlardı. Tersane terzisi Mahmut Ağa ertesi güne yeni üniformasını yetiştirmiş, makamını Cevdet Paşa’dan teslim alan Şefik Paşa vakarla oturduğu yeni koltuğunda verdiği ilk emirle Mehmet ve Selamet’i çavuşluğa terfi ettirmişti. İki sadık nefer bundan sonra vazifelerine kethüdalık makamında devam edeceklerdi. İki kafadara umumi koğuştan ayrı bir yerde, hastane kısmında oda ayrılmıştı. Şefik Bey gayet güzel döşenmiş makam odasında şimdi gözlerini semâya dikmiş, oradan kendisini seyrettiğine emin olduğu babacığıyla tatlı tatlı sohbet ediyordu.
******

1824 senesinin aralık ayında kış bütün şiddetiyle çökmüş, ortalığı kasıp kavuruyordu. Donanma bütün kışı Haliç ve civarında demirleyerek geçirecekti. Azgın dalgalarda dümen tutmak kabil olmadığından, Marmara ve Ege sularında yapılacak tatbikatlar da ertelenmişti. Bazı günler hava iyi gidince kar kalkacak gibi oluyor, ahali daha sevinemeden yeni bir kar fırtınasıyla yollar yeniden kapanıyordu. Son yağan kardan sonra bir yerden bir yere gitmek neredeyse imkânsız hale gelmişti. İki kafadar odalarında oturmuş, sıcak sobanın başında kestane patlatıp sohbet ediyorlardı. Şefik Bey, kethüda oldu olalı meşguliyeti arttığından mı nedir, onlarla fazla yüz göz olmuyordu. Aslına bakılırsa aralarında küslük de yoktu. Daha geçen akşam Tersane-i Amire içinde yer alan büyük mahpushanenin arka tarafındaki küçük hamamı hususi olarak yaktırıp hazırlatan komutan efendi, bu ikisini de davet etmiş, birlikte hem yemek yiyip hem de bir güzel keselenmişlerdi. Yine de eskiden her müşkülünü onlarla konuşan bu mahcup tabiatlı adam, artık hususi sohbetlerini başkalarıyla, daha önce hiç görmedikleri genç zabitlerle yapmaya başlamıştı. Mehmet bir kaç seferinde yanına girip imzaladığı evrakı beklerken konuşulanlara kulak misafiri olmuştu. Heyecanla konuşan genç zabitlerden duyduklarına bakılırsa; ordu teşkilatının değiştirilmesinden, yeniçeri ocağının küstah davranışlarının sultanı nasıl rahatsız ettiğinden bahsediliyordu. Fazla dikkat çekmeden odadan çıkıp durumu Selamet’le istişare etmeyi münasip bulmuştu. Selamet önce sinsi gibi dinledi, sonra da müthiş ferasetiyle fikrini beyan etti:
“Yahu Uzun Mehmet biraderim, bunların derdi bizi mi gerdi allasen? Filler tepişir, olan ayakaltındaki çimenlere olur. Diyeceğim odur ki birader; yeniçeri ağaları çok zalim, çok cahil, çok talepkâr olabilir, doğrudur. Bunlara nizam intizam vermek lazımdır, o da doğrudur. Amma velâkin bu genç zabit takımından mürettep bir ordu teşkil edecek olsa vaziyet değişecek mi sanıyorsun? Değişmez, değişemez aziz kardeşim. Sopa kimin elindeyse sürüyü o güder anladın mı? Tokmak kimin elindeyse de davulu o döver demişler. Vallahi doğrudur, billahi doğrudur. Padişahın uçsuz bucaksız, güneşin bir yerinde doğup başka bir yerinde battığı bu kadar toprağının, malının, mülkünün başını kim bekliyor? Tebaasının namusunu, esenliğini, asayişi kim temin ediyor söyle bana? Orduları olmasa, güçlü kuvvetli askerleri olmasa, padişahın kilosu kaç dirhem eder Mehmet Ağa? Deyiver bana, kaç dirheme sayarsın bu kürklü soytarıların okkasını? Laf aramızda kalsın, bu aç, taze et peşinde, ağızlarından yal akıta akıta gezen zabit sürüsüne bırak bu orduyu da, geçip seyrine dur bakalım. Koca imparatorluğu itin köpeğin önüne atarlar da, ’aman da pek güzel tüketiyorlar’ diye türkü çığırır bunlar. Boş ver biz işimize bakalım azizim. Memlekete dönmemize ne kaldı şunun şurasında. Devir menfaat devri Mehmet’im. Vakit önümüzdeki fırsatları nakde çevirip güzel Allah’ın izni, aklımızın kavliyle dünyalığımızı arttırma vaktidir.”

Önündeki nargilesinden derin bir nefes çekti Selamet. Odanın sessizliği, nargilenin seramik şişesinden gelen fokurtulara boğuldu. Bu çelimsiz, kavruk suratlı delikanlıyı giderek daha çok seviyordu Mehmet. Sözünü bir tek onun yanında sakınmadan konuşan Selamet’in her zamanki temkinli kurnazlığı onun yanında kayboluyor, herkesten sakladığı saf tabiatı, ancak Mehmet’in yanındayken ortaya çıkıyordu. Bu nargile merakına kapılalı beri belki üç, belki de dört nargile değiştirmişti deli oğlan. Padişahların geçmişte tembelliğe ve dedikoduya mahal verdiğini düşünerek yasakladıkları nargile bugünlerde tekrar hortlamış, yeniçerilerle şimdilik ters düşmekten imtina eden sultan da buna göz yummuştu. Mercan Yokuşu’na sırf bu nargile merakı yüzünden üç kere gitmişlerdi. Mehmet’in oldubitti böylesi değişik zevkleri olmamıştı. Onun için iyi bir yemek, sıcak bir yatak, eğer oluruna gelirse ücret mukabili koynuna girilebilecek eli yüzü düzgün bir hatun kâfiydi. Öyle giyimle kuşamla da arası yoktu pek. Selamet’in her eli para gördüğünde böyle meraklara kapılışını seyretmek hoşuna gidiyordu.

-SÜRECEK-

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları