Nakilbend Sokakta Bir Sabah

“Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır derler tamam da bu sefer biraz fazla ileri gitmedin mi Mart kardeşim?”
Sanki yukarıdan ilahi bir cevap gelecekmiş gibi tavana kulak kabarttı. Odanın ortasına kurulu eski püskü sobada birkaç saat önce harıl harıl yanan sarıçam odunları epeydir suskunluğa gömülmüştü. Kalın perdelerin gerisinden çıt çıkmıyordu. Bir süre daha bekledi. Mart kardeş konuşmayacaktı anlaşılan. Bu ömür törpüsü odayı ne zaman tutmuştu? Kaç zamandır sıkıntıdan geberiyordu? Hiç bir ayrıntıyı hatırlamıyordu.

“Zannederim iki sene dolmak üzere. Öyle ya, Neviser hanımı gömdüğümüzde zemheri ayazları henüz başlamamıştı. Ondan iki ay sonra hayırsız oğlanın kumar borcu yüzünden evde kalan üç beş parça eşyayı da Mart ayında sattığıma göre…” Bir süre, ince hesaplara daldığında hep yaptığı gibi kaşlarını adamakıllı yukarı kaldırıp gözünü tavana dikerek düşünüp kaldı. Neden sonra hatırlamış olacak ki bu defa kaşlarını öfkeyle indirip somurttu.

“Neviser Hanım, Neviser Hanım! Kalkın da Vefa Lisesi Müdür Başmuavini Dursun Karabatak ne vaziyette görün bakalım! Ne vardı böyle alelacele çekip gidecek ha, ne vardı? Sırayı bozmakla hiç iyi etmediniz doğrusu. Bana kalsa hiç durasım yok hanımefendi, biliyorsunuzdur siz de. Lakin münasip bir yol bulamıyorum. Dün gece çok düşündüm bu işi. Ama o kadar gülünç vaziyetteyim ki, size gelebilmek için bu berbat odanın içinde yeterli malzemeyi temin edemiyorum bir türlü. İyisi mi birazdan çıkıp kalın bir urgan bakayım nalbur Hasan Efendi’den. O değil de, beni asıl tavandan sarkan iptidai elektrik lambasının asılı durduğu demir çengel düşündürüyor efendim. Tabureyi tekmeleyip de kurumuş üzüm salkımı gibi dal yaprak sallanmayı umarken üst kattaki Elena Hanım’ı kucağımıza alırız diye korkuyorum. Gülmeyin gülmeyin! Bu köhne apartmanın ne oyun oynayacağı belli olmaz insana. Ağırlığımı taşımaz da tavan çöker diye aklım çıkıyor. Zavallı kadının yatağı tam üzerine denk geliyor gudubet lambanın. Neyse inşallah giderayak rezil olmam el âleme. Şu yeni neşredilmeye başlanan renkli matbuatın ilk sayfasında bir sabah, ‘Baş Muavin Dursun Karabatak Ermeni bir dulla kucak kucağa basıldı’ diye manşet olmayalım da”. Kendi söylediğine kendi güldü uzun uzun.

Keyiflenmişti yaşlı adam. Paltosunu giymeden önce rahmetli hanımının yıllar önce kendi elleriyle ördüğü kaşkolu askıdan alıp özenle boynuna sardı. Paltosunu acele etmeden giydi. Pabuçlarını aynı özenle fırçaladı. Eski püskü aynanın karşısına geçip fötr şapkasının kenarlarını dikkatle hizalayıp kabartarak başına geçirdi. Her şey tamamdı. Bir zamanlar zengin bir esnafa konaklık etmiş bina işten anlamayan inşaatçıların elinde iyice maskaraya döndükten hayli sonra odalara bölünerek apartmana çevrilmişti. Odanın kapısını çekip tahta merdivenlere yöneldi. Kar bastırdı bastıralı sofaya, merdivenlere, duvarlara sinen soğan kızartması kokusu daha bir kesifleşmişti sanki. Bu fakirler de âlemdi doğrusu. Patates soğan yemekten hiç bıkmıyorlardı. Kendi haline bakmadan zavallıların haline acıdı. Dışarı çıkar çıkmaz burnuna taze kar kokusu geldi. Sokak yavaş yavaş canlanıyordu. Yerdeki buzlarda kaymamaya dikkat ederek tetikte yürüyordu.
“Dua edelim de Nalbur Hasan dükkânı erken açmış olsun bu sabah! ”
Nakilbend sokakta o sabah da hayat hep aynı yeknesaklıkta yeniden başlıyordu.
******
Fazlı ellerini paltosunun ceplerinden çıkarmadan yürüyor, geveze herifi dinlermiş gibi yapıyordu. “Konuş sen konuş. Son sözlerini de ardına koyma bakalım. Ağanın karısını da böyle gevezelik ederek mi kandırdın Allahsız pezevenk! Bak bak bak! Şunun meymenetsiz suratına bak! Ulan gül gibi Asiye bacı sana mı gönül indirecek sandıydın nursuz eşkıya? Kadının peşinde aylarca dolaşmışsın da kimselerin haberi olmamış öyle mi? Meraya çıkılacak günü fırsat bildin de evde kimseler yokken zavallının başına alıcı kuşlar gibi çökmeyi bildin he mi? Ağamın arı yerde kalır belledin değil mi? Kalmaaazz, katiyen kalabilemez! Bak İstanbullara kaçtın da ne oldu, bulamadık mı seni uğursuz şeytan? Evelallah ağam eliyle koymuş gibi buldu adresini. Allah’ıma çok şükür ki kanını içmeğe beni münasip gördü. Onun mübarek öcünü alma fırsatı benim elime geçti çok şükür. O pis kanını şu bembeyaz karların üzerine akıtmama az kaldı. Hele şu metruk binanın arkasına dönelim de Allah kerim…”

Suphi bir yandan hızlı hızlı yürüyor, beri yanındakinin içinden geçen nefret katarlarının yükünden habersiz, anlatıyor da anlatıyordu. Fazlı’yı Mercan yokuşundaki Malatyalılar Kıraathanesi’nde tanıyalı henüz on beş gün olmuştu. Köyden kaçtığından beri tanınmamak için kimselerle fazla yüz göz olmadan yaşıyordu Suphi. Sırtçılık işini de yanına sığındığı Berbat Dalyan’dan öğrenmişti. Dalyan bu âlemin en bıçkın adamıymış bir zamanlar. Lakin elden ayaktan düşünce bileğine de fazla güvenemediğinden hurdacılığa başlamış. Suphi’yi de güçlü kuvvetli diye yanına almıştı zaten. Gel zaman git zaman mesleğin bütün inceliklerini ondan öğrenmişti Suphi. İşe yarar antikayı daha uzaktan görür görmez şıp diye anlıyor, sahibi gözü açık biri çıkmazsa bütün o güzelim fincanları, vazoları, halıları, kalem işlerini üç beş kuruşa kapatıyordu . Hatta camii müezzinlerini bile ayarlamıştı şerefsiz Suphi. Yüzlerce yıllık hat eserlerini kim vurduya getirip heriflerin elinden kapıyordu.

İki yıl önceki vukuatı aklına getirdiğinde ölecekmiş gibi korkuyordu. Ağanın intikam ateşini hala ciğerine değecek kadar yakından hissediyordu. İşini gördükten sonra kadını oracıkta boğmadığına çok pişman olmuştu. Korkuya kapılıp köyü terk etmeseydi belki kadın hiç konuşmayacaktı. Fakat ağanın küçük oğlu Bedrettin’in olan biteni gördüğünden habersizdi. Tecavüz hadisesi daha akşama kalmadan öğrenilmiş, köyde kıyamet kopmuştu. Günlerce dağlarda izini kaybettirmek için o kovuk senin, bu mağara benim saklanmış, sonunda Kömürler kavşağına ulaşmayı becermişti. Sultanahmet meydanına çıkan ara sokaklarda herkes Maraşlı Suphi’yi Nizipli sanıyordu.

Fazlı çok işine yarayacaktı.  Onu kahvehanenin bir köşesinde ıslak köpek yavrusu gibi büzüşmüş, çaresiz, aç, üşümüş görünce kendi çaresiz günleri aklına gelmişti. Köşe başındaki çorbacıda iki tas işkembeyi gövdeye indirene kadar soluksuz kaşık sallamıştı oğlan. Adana’nın Kozlu’sundanmış. Evleri yanmış güzün. Zavallının ana babası evden çıkamadan kavrulup kül olmuş. Köyün ağası da iş vermeyince ne yapsın delikanlı, soluğu İstanbul’da almış. Lakin ne gideceği bir akrabası, ne de başını sokabileceği bir damı varmış. Hemen kanı ısınmıştı delikanlıya. Onu evine aldı. İşi belletmesi bir haftasını almıştı. Maraşlı olmasa da toprağına yakın yerden gelmişti ya, Suphi’nin kanı ısınmıştı bu kara kuru delikanlıya.

Sokağın içine girince Fazlı’nın dili damağı kurudu. Heyecandan karnı buruluyordu. Altına pisleyecek gibiydi sanki. Paltonun içinde tuttuğu sol elindeki bıçağa dehşetle, nefretle, öfkeyle, daha çok da korkuyla sımsıkı sarıldı. Bıçak elini kesmişti galiba. Suphi her şeyden habersiz konuşmaya devam ediyordu. Apartmanın arkasındaki korulukta yaşayan yaşlı kadına uğrayacaklardı birazdan. Kadın kaynanasından kalan eski şamdanları elden çıkartmak istediğini söylemişti geçen gün. Nakilbend sokakta yükselmeye başlayan kış güneşi sanki her günkünden daha başka bir şeyler olacağını müjdeler gibiydi.
******
“Sene 1968, sen hala at arabası tepesinde patates soğan satarak para kazanmaya çalışıyorsun. Yahu Haydar Ağa, bırak şu inadı da gel dükkânımda otur sıcak sıcak! O işten kazandığının hepsini ben vereceğim sana. Ne inatçı herifsin sen yahu? ”

Arnavut Mükerrem böyle takaza ediyordu her karşılaştıklarında. Haydar çok mu bayılıyordu sanki bu işe? Ama çaresizdi, Mevla böyle istemişti elbette. Tıpkı senelerce arayıp da sonunda kucağına aldığı Nuri’nin özürlü olması gibi! Mevla istemese böyle mi doğardı o çocuk? Gözleri çekikliğini şirin bulmuşlardı başlarda. Fakat çocuk bir yaşına girip de oturması kalkması gecikince götürdükleri doktorlar, “Mongol bu bebek!” diye suratlarına yumruk atar gibi söylemişlerdi acı gerçeği.  Hiç düzelmezmiş bir daha! “Ne kadar yaşayacağını da biz bilemeyiz Allah bilir! ”demişlerdi. İşte o günden beri yeminliydi Haydar Ağa. Göçüp gidene kadar çalışacak, arkasında zavallı sabinin gırtlağına iki lokma ekmek girecek kadar sermaye bırakmadan gitmeyecekti. Nuri’nin doğumunun üzerinden on beş yıl geçmişti. Hangi işe elini attıysa makûs talihini yenememişti. Elde avuçta kalan son sermayeyi de bankerin birine kaptırınca konu komşunun yardımıyla bu at arabasını tedarikleyebilmişti.

“İyi güzel de Mükerrem Efendi, hak vaki olur da yarın ölüp gidersen ne yapar Haydar kulun? Hiç düşündün mü bunu? O meymenetsiz kızın daha senin cesedin soğumadan sattırır o dükkânı. O sattıramazsa sarhoş oğlun satar. Haydar’ın kıçına da esaslı bir tekme vurdular mıydı ben de senin yanında alırım soluğu. Yok, yağma yok beyim! Bırak yakamı bırak, öleceksek bırak elimizdeki dizginleri tutarak ölelim! Öyle ya, Allah kerimdir. Hep de fenalıkla sınayacak değil ya zavallı Haydar kulunu. Sıra bize de gelecek elbette! ”

Kendi kendine söylenerek ne kadar yürüdüpğünden habersizdi. Hayvan yavaşlamıştı. Deminden beri kayarak zar zor çıktıkları yokuşun başına gelmiş, Nakilbend sokağa girmişlerdi.  Demin yağan kar ayaklarının altında henüz cıvımaya başlamıştı. Birazdan sertleşip buza kesecek; ata da, Haydar’a da hayli müşkül çıkaracaktı. Hayvanın sırtındaki örtünün yanından soğuk terler sızmaya başlamıştı. Haydar’ın şansı bugün iyi gidecekti anlaşılan. Karşıdaki konaktan bozma apartmanın penceresinden kafasını çıkaran ufak tefek bir kadın ayaz görmemiş sesiyle haykırdı:
”Haydar Ağa tart bakalım iki okka soğanla iki okka patates. İrilerinden verme sakın! ”Hemen teraziye sarılıp patatesleri örten ıslak bezi kaldırdı.

“ Ukalalık yapmasanız olmaz değil mi? Gören de patatesle sanat eseri yapacaksın sanır. Patates çorbası için iriliğin ufaklığın ehemmiyeti nedir allasen? Kadın milleti işte! “

Kadına seslendi:
“Hiç merak etme bacım. Patateslerim çok kavi bu sefer. Avucunda kaybolur hepsi. Soğan üç okka mı demiştin? ” Kadın başını hayır manasında sallayarak gözden kayboldu. Adamın yanına gelmeye karar vermişti demek ki. Nakilbend Sokak’taki yeknesaklık artık yeni bir şeylere iyice hazırdı.
******
Düpedüz cüceydi Maviş. Anacığı çok ilenmişti o doğduğunda. “Haseki Hastanesi’nde dünyaya geldiğinde bunu doğurtan Gülpembe ebe ağlayarak çıkmış odadan” diye her yerde anlatıp geziyordu çenesi düşük komşuları Hayriye abla. Oysa konuşulanları anlayacak, bunlardan mana çıkartıp içlenecek yaşa çoktan ermişti Maviş. Boyunun kısalığından mıdır nedir, ona bebek muamelesi yapan, nasılsa anlamaz diye düşünerek boyuna alay eden mahalle karılarından nefret ederek büyüdü Maviş. Gök gözlerini çok beğendiği için bu ismi ona rahmetli babası koymuştu. İlkokuldan sonra okumadı Maviş. Fakat Allah vergisi bir resim kabiliyeti vardı. Babası elinden tutup Kabataş’taki büyük okula götürmüştü bir seferinde.
Yaşlı, kalın gözlüklü bir adam pek alakadar olmuştu Maviş’le. Bir hafta gidip geldiler. Adam sonunda, “Kızınız pek kabiliyetli. Lakin ilerlemesi için en azından ortaokulu bitirmesi icap edecek. Okula yazdırdıktan sonra tekrar görüşelim” demişti. Maviş okuldan nefret ediyordu. Okul sıralarına oturduğunda kafası masanın altında kayboluyor, diğer çocuklar tarafından alaylı laflara maruz kalınca yerin dibine giriyor, kaçacak delik arıyordu. Ressamlık hayalleri de böylece çöpe gitmişti. Zaten bir süre sonra babası da hakkın rahmetine kavuşuverdi. Şimdi babadan kalma ufacık bakkal dükkânında annesine yardım ederek hayata tutunuyordu.

Kar geceden fena bastırmıştı. O sabah dükkânı açma işi annesine kalmıştı. Yaşlı kadın sabah erkenden yola düşüp fırıncıdan önce yetişmişti bakkalın kapısına. Maviş düşündü taşındı, o akşam için patates çorbası yapmaya karar verdi. Bunun için fazla düşünmesine de gerek yoktu aslında. Ne de olsa hemen her Allah’ın günü patates yemeği yapıyorlardı. Kiler niyetine kullandıkları gömme dolabın kapağı her zamnki gibi ahlaya oflaya açtı. Tabureyi altına çekip en üstteki rafa bir çırpıda tırmandı. Kutunun içinde sadece küflü bir patatesle birkaç soğan kalmıştı. Şimdi ta dükkâna kadar gidip patates almalıydı. Ne yapacağına karar vermeye çalışırken gözü pencerenin önündeki siluete takıldı.

Yaşlı satıcı bu sabah erkenciydi. Çok sevindi. Hemen pencereye koştu. Buzdan takır takır olmuş pencere pervazlarını ite kaka güç bela açabildi. Buz gibi ayaz yüzüne tokat gibi çarptı. Çocuk sanılmasın diye sesini kartlaştırardı:
“Haydar Ağa tart bakalım iki okka soğanla iki okka patates. İrilerinden verme sakın!” Adam, “ Soğan üç okka mı olacak dedin?” diye sorunca sinirlendi. Dikiş makinesinin gözüne sakladığı paraları avucuna alıp ayağına geçirdiği şıpıdık terliklerle fırladı kapıdan. Tamam işte! Nakilbend Sokak’ın yeknesaklığını dağıtacak adamakıllı bir şeyler bu sefer gerçekleşmek üzereydi.
******
Günlerdir asılı durduğu yağmur oluğunda incele incele sivri bir kama kıvamına gelen buz parçası rüzgârla birlikte uğursuz uğursuz sallanıyor, boşlukta kimsenin duyamayacağı bir felaketin ayak sesleri yankılanıyordu. Suphi sırtına saplanan keskin bıçağın acısını hissettiğinde iş işten geçmişti. Fazlı hiç ara vermeden, nefes almaksızın vur ha vuruyor,  saplıyor da saplıyordu. Karların üzeri kızıl kana boyandı. Ne bir gören oldu ne de bir duyan. Ellerinin kirini karla ovaladı. Kan ter içinde kalmıştı. Gömleğinin ucunu yeniden pantolonunun içine sokuşturup üstüne başına çeki düzen verdi. Arkasını dönüp yürüdü gitti.
******
Buzdan kılıç, esen ilk güçlü rüzgârla yerinden koptu. Önce havada belli belirsiz bir ıslık çıkararak süzüldü, sonra Maviş’in kafatasından kolayca geçip beynine saplanıverdi. Zavallı kız ses bile çıkaramadan olduğu yere yığılıp kaldı. Ne haykırış, ne yalvarış; öylece kıvrılıp sonsuz uykuya yattı Maviş. Haydar Ağa yetişti önce. Sonra sağdan soldan bir iki aylak adam toplandı başına. Bir kuş gibi hafif gövdesini kaldırıp eve götürdüler. Küçük odanın bütün duvarlarında resimler vardı; Maviş’in hayallerini süsleyen bin bir türlü çiçek, böcek, kuş, kedi, köpek, ağaç… Resimler öksüz, duvarlar kimsesiz kalmıştı. Vefa Lisesi Emekli Müdür başmuavini Dursun Karabatak az ilerde yatan Maviş’in cesedini görünce hırdavatçıya gitmekten vazgeçti.

“Ölüm dediğin nedir ki, nasılsa gelir bulur bir gün seni de Dursun efendi!”
Aklına işkembe çorbası içmek geldi. Adımlarını Divan yoluna çevirdi.

Hikâye anlatan adamlara eskiden Nakilbend derlermiş. Nakletmekten geliyor yani.

 

nakilbend2

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları