Sen Dur Sen Geç Hamdi

Gaz ocağının altını biraz daha pompaladı. Fitili erimeye yüz tuttuğundan mıdır nedir, eski ocak zaman zaman kendiliğinden sönüyor, o da böyle pompalayarak alevi kuvvetlendirdiğine inanıyordu. Çayın altı yeniden kaynamaya başlayınca keyfi yerine geldi. Az evvel musluğun altına bıraktığı yumurtalar çoktan soğumuştu. Ferhunde Hanım’ın gözleri artık eskisi kadar iyi görmüyordu. Yine de yumurtaları kabuk bırakmadan soymayı becerdi, buna da hayli sevindi. Kahvaltı masasını her zamanki gibi erkenden hazırlamış, yumurtaları tam da onun, Hamdiciğinin sevdiği gibi ılıtmıştı. Odanın kapısını bir kere daha tıklattı. Ses gelsin diye bir süre bekledikten sonra seslendi:
“Hamdi kalk hadi evladım, hemen giyinmezsen yumurtalar soğuyacak! ”
Ses gelmedi. Telaşlandı.
“Oğlum kalk; bak işe geç kalacaksın. Vatan senden hizmet bekliyor unuttun mu?” İri bir gövdenin yataktan düştüğünü tahta zeminden çıkan kuru gürültüden anladı. Yaşlı kadın çıtır çıtır gülmeye başladı.
“ Geliyorum anneciğim geliyorum. Polis memuru Hamdi birazdan vatan emrinde olacak”.
Küçük bahçeye bakan pencerenin önündeki sedire iç geçirerek oturdu. Sabah namazını çoktan kılmış, bahçede oynayan kedi yavrularını seyre koyulmuştu. Oğlu, Hamdiciği telaşla geldi yatak odasından. Hamdi, her sabah sofraya oturmadan önce sırları yer yer dökülmüş eski aynanın önünde uzun süre oyalanırdı.  O aynayı rahmetli kocası Bağdat’tan dönerken yanında getirmişti. Birden o gece canlandı gözünün önünde.
******
Bedii Bey, otuzunda ya var ya yoktu o tarihte. “Demek ki ben de yirmi sekizmişim!” diye mırıldandı. Genç adam, İstanbul’da iki gece kalıp yeni kurulan orduyla birlikte Balkan harbine katılacaktı.  Hamdi de sekiz yaşında olmalıydıBedii, aynayı sarıp sarmaladığı bezleri özenle açtıktan sonra evin başköşesine asmış, karısıyla oğlunu iki yanına alıp karşısına geçerek gururla seyretmişti aynadaki yansımalarını. Sonra da iki elini ceketinin ceplerine sokarak Hamdi’ye, “ Allah Allah! Yahu Hamdi şu cebimden gelen şıngırtılar da ne böyle? Sok bakalım elini de sen söyle bana!”diye oğlunun şaşkın yüzüne soran gözlerle bakmıştı. Hamdi, doğuştan gelen saflığıyla sormuştu:
” Tabanca mı babacığım? Kılıç mı babacığım? ”
Babası onu fazla yormamıştı. Oğlunun elini alıp ceketinin sol cebine daldırmıştı. Hamdi’nin avucunda gıcır gıcır bilyeler parıldıyordu. Oğlan sevincinden deliye dönmüştü. Bilyeleri nereye saklayacağını bilemiyordu. Epeyce düşündükten sonra sedirin üzerinde duran nakış kutusuna bıraktı elindekileri. Sonra koşarak gelip diğer cebi boşalttı. Rengârenk, ışıl ışıl parlayan misketler aklını başından almıştı.
“Anaa, bak ana! Şu yeşilleri gördün mü ana!”
İçinden coşup gelen sevinci annesiyle de paylaşmak istiyordu. Onu hiç bu kadar neşeli görmemişti Ferhunde Hanım. Zaten bir daha da hiç göremedi.
Sayılı gün çabuk gelip geçmişti. Bedii Bey’ibağlı olduğu kolordu Edirnekapı’dan dualarla uğurlandı. Bir daha da ondan haber alamadılar. Kara haber iki ay sonra ulaştı. 1912 senesinin Kasım ayında Bulgar çeteleriyle girişilen bir müsademede şehit düşmüştü. Biricik kocası düştüğü topraklarda gömülmüştü. Küçük Hamdi, bu haberin ardından sessizliğe bürünmüştü. Hiç konuşmadan bir yıl kadar sessizce oturdu evin bir köşesinde. Zaten pek akıllı bir çocuk değildi Hamdi. Yürümeye başladıktan sonra ondaki tuhaflığı fark etmişlerdi. Babaannesi Feleknaz Hanım onun bu durumundan hep mahalle ebesi Emili’yi suçlamıştı. Doğum yaptığı gece geldi yine aklına. İki sokak aşağıda oturan Bayan Emili’yi güç bela uyandırabilmişti kaynanası. Yaşlı kadın zor yürüyordu. Dizlerinin ağrısına lanet okuyarak girmişti evin kapısından içeri.
“Uğursuz kadın ilede ilene geldi eve ya, o yüzden de işimiz rast gitmedi demek!”diye suçu ona yüklemişlerdi. Minik Hamdi’nin gövdesine göre hayli iri kafası bir türlü çıkmak bilmemişti. Yaşlı kadının bütün gayretine rağmen çok zorlanmıştı Ferhunde. Oğlanın kafasının biraz ağır çalışmasını hep bu hadiseye yordular.
******
İlerleyen yıllarda Hamdi hep biraz daha geriledi. İlkokulu zar zor bitirebilmişti. Ortaokula başladığının birinci ayında okul müdürü acı gerçeği bildirdi. Hamdi okuyamayacaktı. Sonraki yıllarda civardaki hemen her tamircinin yanına çırak verdiler onu. Olmuyor, olmuyordu. Hele bir yaz dondurmacı Celil’in yanında çalışırken yaptığını hala gülerek anımsıyordu. Adam Cuma namazına gidince Hamdi, dayanamamış mahallenin bütün çocuklarına bedava dondurma dağıtmıştı. Kapıya dayanan Hacı Celil’in tombul yanakları aleve kesmişti adeta. Adam kayınvalidesinin uzattığı parayı elinin tersiyle itmiş, “Oğlunuzun ayağını dükkânımdan kesin yeter hanım! Para mara istemez!”diyerek kaçarcasına uzaklaşmıştı.
Hamdi’yi askere de almamışlardı. Otuz yaşına gelmiş hala bir baltaya sap olamamıştı. Günlerden bir gün talih yüzlerine güldü.
Sıcak bir Haziran günü kapıları çalındı. Gelen adam rahmetli kocasının asker arkadaşıydı. Anlattıklarına bakılırsa ailenin izini ancak bulabilmişti Başkomiser Hulusi Sözmen. Evin arkasındaki küçük bahçenin küçük masasında acı bir kahve yaptı ona Ferhunde. Kocasının kahramanlığını öve öve bitiremiyordu babacan adam. Bıyıklarını burarak anlattıkları doğruysa Bedii Bey ordunun en ileri gelen dinamitçisiydi. Ölmeden önce koca Bulgar müfrezesini havaya uçurmuş, tek başına göğüs göğüse çarpışarak şehit olmuştu. Hamdi’nin vaziyetinden ona da bahsetti Ferhunde Hanım.
“Keşke daha önce haberim olsaydı. Delikanlıyı derhal yanıma alacağım. Siz hiç merak etmeyiniz. Bundan sonra Hamdi’yi benim de evladım sayınız hanımefendi “
Sonraki günlerde Hamdi’yi memuriyete aldırmak için epeyce uğraştı Hulusi Bey. Bir sabah Hamdi’yi de yanına alıp gitmiş, akşama kadar dönmemişlerdi. Merak içinde beklerken sokak kapısı pürneşe çalındı. Kapıyı açınca donup kaldı; karşısında polis üniformalı iki adam esas duruşta dikiliyordu. Hamdi karşısına geçmiş, pek beceriksizce selam duruyordu. O gece sabaha kadar hiç durmadan ağladı.
******
Galatasaray Lisesi kavşağındaki trafik noktasına dikilen zıvanada vazifelendirilmişti Hamdi Kızılcık, nam-ı diğer Trafik Memuru Hamdi Kızılcık!  Sabah erkenden geliyor, zıvanadan çıkmadan ciddiyetle dikilip, gelen geçen arabalara yön gösteriyordu. Onu gören de bütün İstanbul’un trafiğini bu adam düzenliyor sanırdı. Arabaların içindekilere candan gülümsemesiyle hep aynı cümleyi tekrarlıyordu:
“İyi yolculuklar efendim, yine bekleriz efendim! ”

Hamdi’nin içten selamı pek kısa zamanda Beyoğlu’nun diline dolandı. Onun çocuksu gülücüklerini gördükçe Beyoğlu şoförlerinin içi sevinçle doluyordu. Hamdi iş çıkışında aynı vakurla Tünel istikametine yürüyerek Vartan Kayıkçıyan’ın oyuncak dükkânına uğramadan eve dönmüyordu. Daha o gelmeden Vartan Dayı çoktan hazırlamış oluyordu torbasını. Elindekileri şıngırdata şıngırdata eve kadar yürüyor, yolda gördüğü bütün çocuklara avuç avuç dağıtıyordu misketleri. O şıkır şıkır parlayan cam misketler eve giden yolda yaşayan bütün Galata çocuklarının yıllarca eğlencesi oldu. 1952 senesinde Ferhunde Hanım ansızın göçüp gitti. Polis memuru Hamdi Kızılcık 1956 senesinde kadrosuzluktan emekli edildi. O tarihten sonra Galata çocukları misketsiz kalacaktı. Ona mahalleli sahip çıktı. Hamdi hatırlamasa da Darülaceze Müdürü Şekip Şefkatli mahalleden, çocukluk günlerinden tanıyordu Hamdi ağabeyini. Huzurevinin en güzel odasına kendi eliyle yerleştirdi Hamdi ağabeyini. Odadan çıkarken Şekip Şefkatli, ceketinin cebinden birkaç eski misket çıkardı. “Bunları hatırlıyor musun Hamdi ağabey? Onları bana sen vermiştin otuz iki sene önce! ”
Hamdi yıllarca orada yaşadı. Huzurevindekilere de huzur vermeye devam etti. Hep güldü, hep güldürdü. Cebinden hiç eksik etmediği misketleri öldüğünde de cebindeydi.

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları