“ Ve Memlekete Ayak Bastık…”

1968, Ağustos başı, Bandırma Cumhuriyet Meydanı…
Çayırağası Turizm’in Magirus Apollo 68 marka otobüsü Atatürk heykelinin yan tarafında sert bir fren yaparak durdu. Tekerleklerden kalkan toz toprak, heykelin çevresine ekilmiş kasımpatıların üzerine çöktü. Kirden griye dönmüş beyaz gömleğinde eğreti duran siyah kravatını son bir kez düzelten karayağız muavin İstanbul burçlarına tırmanan ilk yeniçeri edasıyla bağırdı: “Bandırma son durak. Çağırağası Turizm’i seçtiğiniz için teşekkür eder, bir sonraki yolculuğunuz için yine bekleriz. Bagajlar sol taraftan verilecektir. Ayrıca…“ Kaptan şoförün kinayeli öksürüklerini duyunca sesini kesti.

Otobüsümüz 24 saatlik yolculuğuna Malatya’nın kayısı bahçelerinden geçerek başlamıştı. Toros dağlarının virajları başlayınca önce önde oturanlar, sonra da arkadakiler sırayla kusmaya başladı. Az önce şehvetle kusanlar, Adana garajındaki seyyar kebapçıların cartlak kebabıyla doyduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmişti.

Ankara Garajı’nın kasvetli ve puslu sabahında gövdeye indirilen bayat simit ve acı çaydan sonra devam eden neşeli yolculuğumuz Eskişehir Garajı’nın sırnaşık pişmaniyecileri, lüle taşından yapılma pipo ve tespihleri yolculara kakalamaya çalışan pişkin satıcılarına karşı verilen meydan savaşı yüzünden az da olsa çirkinleşmişti. Bursa Garajı kent meydanındaydı. Zaten yıllar sonra yıkılarak yerine ‘Kent Meydanı’ isimli bir AVM yapıldı. Ya o zamanlar garaj yanlış yere kurulmuştu ya da şu anda kurulan AVM tamamen saçma bir düşüncenin ürünü. Altı yaşındaydım ve hayatımda ilk defa şeftali görüyordum. Otobüsün içinde, koluna taktığı sepetteki kırmızı, yuvarlak elmaları satan sarışın çocuğun, “Hadi yarma şeftali, yarma şeftaliii! Tanesi on kuruş ablalar, ağabeyler” diye bağırdığını duyunca çok şaşırmıştım. Hadi ben neyse de, annem de ilk defa şeftali görüyordu. Amcam askerliğini buralarda yaptığı için şeftali olayına olduça hâkimdi. Nasıl yeneceğini amcamdan öğrendikten sonra mücadeleye giriştim. Evet, şeftaliler çok sertti ve dişlerim henüz o kadar keskin değildi. Yine de kokusunu sevmiştim.

Babamı, otobüsün ön kapısında bekler bulunca çok sevinmiştim. Otobüsün bagajına istiflenen eşyalarımızı at arabasına yükledikten sonra, araba önde,  biz yaya Hacı Yusuf Camii’ne çıkan yokuşu(İnönü Caddesi) tırmanmaya başladık. Aklım meydanın aşağı tarafından görünen büyük gölde kalmıştı. Yolculuk boyunca gördüğüm en büyük göl Tuz Gölü’ydü:
“ Amcacığım, bu göl ondan da büyük değil mi?”
Amcam müstehzi bir ifade takınarak açıkladı:
“Hayır, o göl Türkiye’nin en büyük gölüdür. Ama bu gördüğün göl değil, deniz Leventçiğim. Marmara Denizi denir bu denize”

Amcam edebiyat öğretmeniydi. Düzgün cümle kurmayı ondan öğreniyordum. Diğer ufak ayrıntıları da bir ay sonra ilkokula başlayınca öğrenecektim nasılsa. Bandırma’ya dair ilk bilgiyi böylece öğrenmiş oldum. Bandırma, Marmara Denizi’nin kıyısında kurulmuş, sıcakkanlı insanlarla dolu, şirin bir ilçeydi.

Evimiz üçüncü kattaydı ve ilk defa bir apartman dairesine giriyordum. Babam bizden on beş gün önce gelip görevine başlamıştı. Tez canlı biri olduğu için de anneme danışmadan buzdolabı almıştı. Hayatımda ilk defa buzdolabı görüyordum. Kapısı açılınca içinde ışıklar yanıyordu. Babam, biz gelmeden buzdolabını yiyecekle ağzına kadar doldurmuştu. Bursa’da yediğim şeftaliler burada da karşıma çıkınca çok sevindim. Karpuz, kavun, peynir, yumurta, daha bir sürü şey…

Odaları gezerken gözüm mutfak camına bitişik balkona ilişti. Hemen seğirttim. Daracık balkonun korkuluklarına kadar uzanan dut ağacını görünce sevinçten çılgına döndüm. Malatya’daki evimizin bahçesinde de dut ağacı vardı ve dutlara bayılıyordum. Hemen uzanıp dallarını çekiştirdim. Ne yazık ki üzerinde hiç dut kalmamıştı. Olsun, gelecek yaz doya doya yiyecektim nasılsa.

Ertesi gün, bizimkiler evi yerleştirirken sokağa fırladım. Akşama kadar sekiz arkadaşım oldu. O gün başlayan dostlukların yıllarca süreceğinden henüz haberdar değildim. Hava sıcak, sokak sakin, meyveler lezzetli, kahvehanelerdeki pikaplardan yükselen şarkıların nağmeleri hüzünlü, faytonların kırbaçları can yakıcı, Roman mahallesi evimize çok yakındı.

Okulların açılmasına çok az kalmıştı. Eğer uygun bir bağlantı kurulamazsa – torpil – Süleyman Şeker İlkokulu’na yazılacaktım. Nedense babam Çınarlı Mahallesi çocuklarıyla aynı okulda okumamı istemiyordu. Oysa en çok onlarla eğleniyordum. Beni hiç mi hiç endişelendirmeyen bu konuyla kafayı yiyen babamın imdadına bir aile dostumuz yetişti. Günaydın Mahallesi muhtarına rica edilerek sahte ikametgâh senedi ayarlandı. Artık Vecihi Bey İlkokulu’na kaydımı yaptırabilirlerdi. Bu güzel gelişmeyi çiğ köfte yaparak kutladık. – bizim evde bütün önemli olaylar çiğ köfte yapılarak kutlanırdı.

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları