Savulun! Devlet Geçiyor

Elini bir kez daha Müge’nin, sabahtan beri cayır cayır yanan alnına korku dolu bir umutsuzlukla götürdü. Evet, korkmakta haklı olduğuna bir kere daha inandı. Yavrucağın kuru dudaklarını ıslatmak için komodinin üzerindeki yarısı dolu bardağa uzandı. Kız, uzak bir diyara dalıp gitmiş gibiydi. “Tanrım, lütfen ona bir şey olmasın.” Duvardaki Çin malı, ucuz saate bir kez daha baktı. Antibiyotiği içireli henüz iki saat olmuştu, ateş düşürücüyü de öyle. Bardağı, çocuğun kor gibi yanan dudaklarının arasına yerleştirdi,

“Hadi bebeğim, biraz daha su içmelisin.”
Müge’nin dudakları mühürlenmiş gibiydi. Bedeni, ince pikenin altında belli belirsiz titriyordu. Alnına koyduğu bez parçasını aldı. Bez, küçük kızın vücudundan fışkıran alevle sımsıcak olmuştu. “buzluktaki son buz kalıbı da bitmek üzereydi. Hem onları yenilerim, hem de yoğurdu çıkarıp biraz çorba yaparım.” Başka işleri de vardı. Birkaç saniye içinde plan yaptı. Omuzlarına binen binlerce kiloluk yüke aldırmadan bir çırpıda ayaklandı. Müge, uykusunda sayıklamaya başladı.
******
Elindeki işi bitirmek için acele ediyordu. Patron aramış, “çıkmadan önce odama uğrasın” demiş. Hüseyin’e sormuştu nedir diye, adam kem küm etmişti.

“Mutlaka vardır bir bit yeniği, yoksa koskoca patron neden çağırsın beni odasına? Samet’le yaptığımız toplantıyı duydu besbelli.”

Birden bire ayıldı. Alnına hatırı sayılır bir şaplak attı,
“Vay şerefsiz İhsan vaayy! Demek sen ispiyonladın. Ulan ben bunun hesabını sormaz mıyım sana deyyus?”
Sinirlerine hâkim olmaya çalıştı. Durumu diğer arkadaşlarıyla enine boyuna tartışmadan İhsan’a saldırmak istemiyordu. Çok geçmeden ustabaşı Hüseyin, kaş göz işareti yaparak Korkmaz’ı atölyenin dışına çağırdı. Elinin kirini silip, bir sigara yakarak herifin yanına yanaştı.
“Buyur abi, hayrola?”
“Hayır mı şer mi bilmem aslanım. Sendika kurmaya çalıştığınız doğru mu? Patron fena şeyler duymuş senin hakkında”
“Sendika kurmanın bana göre bir fenalığı yok Hüseyin abi? Patron bunun için çağırdı demek ki! Üzmesin tatlı canını. Kaderden kaçılmaz.”

“Akıllı ol aslanım. Çoluk çocuk evde ekmek bekliyor serçe yavruları gibi. Bu adam hepinizin ocağını söndürür, ocağını. Bak! Dışarıda aç, açık bekleşen binlerce adam var senin gibi. İyi düşün Korkmaz, iyi düşün.”

Sigarayı ağzından fırlatıp hışımla ezdi. Sesini içine hapsetti.
“Allah topunuzun belanızı versin be! Adam değilsiniz hiçbiriniz. Beni, evde ateşler içinde yanan evladımın yiyeceği iki lokma ekmekle mi tehdit ediyorsunuz yani? Sahi, çocuk ne oldu acaba? Hülya’yı arayayım bari. Kafa da bırakmıyorlar ki insanda.” Telefonu eline aldı, numara meşgule düştü.
******
Eli ayağına dolaşmıştı. Çorbanın altını söndürüp odaya adım atmıştı ki, Müge’nin sarsılarak kasıldığını gördü. Çocuğun yüzü giderek morarıyordu. Dudaklarının kenarından hafifçe kan sızmaya başlamıştı. Pikeyi kaldırıp attı. Ne yapacağını bilemiyordu. Ardı ardına gelen kasılmalar hiç ara vermiyordu.

“Kızııımm, Mügeemmm! Uyan anneciğim, uyan nolursun!”

Omuzlarından tutup sarstı. Çocuk, giderek morarıyordu. Kapıya fırladı. Karşı komşunun kapısını yumruklamaya başladı.

Sacide, başında namaz tülbendi ile kapıyı yarı aralayıp, şaşkın gözlerle komşusunu süzdü.

“Hayırdır inşallah Hülya Hanım, buyurun geçin. Hay Allah, geçin, geçin lütfen.”

“Müge, Mügee! Çocuk çok fena oldu Sacide abla. Kime haber verelim? Eşiniz yardım edemez mi?”

“ Tahsin mesaide bugün. Durun, sakin olun. Çocuk nerede?”

“Odada baygın yatıyor. Ateşi yüksekti akşamdan beri. Bu sabah önce kasıldı, sonra morarmaya başladı. Allah aşkına, yardım edin.”

Kadın, lafın gerisini dinlemeden Müge’nin yanına koştu. Üç çocuk büyüten her kadın gibi, durumun ne kadar acil olduğunun farkına varmıştı. Odaya girdiğinde yavrucağı titrerken buldu. Kasılmalar dinmiş, morarması azalmıştı.
“Hemen 112 Acil’i ara kardeşim.”

“Eşiniz trafik polisi değil miydi? Onu arasak yardımı olur mu ki?”

“Hayır, o şimdi görevde. Cumhurbaşkanı geliyor bugün. Çok işleri var. Sen dediğimi yap hemen.”

Hülya, 112’yi aradı. On dakika sonra sokağa giren ambulansın ortalığı yıkan siren sesiyle irkildiler.
******

Fabrikanın kapısından öfkeyle çıktı. İlk geçen minibüse atladı. Eve ulaştığında, kapının önünde toplanmış kadınları görünce yüreği cız etti. Onu görünce kafalarını yere eğip uzaklaşmaya çalıştılar. Bakkalın karısı Nimet’i severdi.
“Nimet abla, hayırdır? Neden toplandınız böyle?”
“Duymadın mı Korkmaz? Müge biraz rahatsızlanmış. Ambulans da senin önünden yola çıktı. Devlet hastanesine gidiyorlar.”

Beyninden vurulmuşa döndü.
“Ya Hülya? Yanında mı gitti?”
“Evet, evet. Sacide Hanım da onunla gitti.”
Sokağın başına koştu. Sarı İsmet, elindeki kirli bezle taksinin ön farlarını beyhude bir özenle silmeye çalışıyordu.
“İsmet abi, hemen gidelim. Müge’yi devlet hastanesine kaldırmışlar.”
Adam, lafı ikiletmedi. Kontağı çevirdi, az ilerde trafik polislerinin yolu kapattığını gördüler. Hastaneye yan yollardan ulaşmaları gerekecekti. Korkmaz, derin bir nefes alıp, ağzına gelen kelimeleri içine gömdü. İsmet, tartışmak istemeyeceği kadar fanatik bir partiliydi.
******
Çakırhamam önündeki yol ayrımında trafik polisleri yolu kapatmıştı. Heykel yönüne giden araç trafiği tamamen kesilmişti. Bütün araçlar yan yola yönlendirildiği için, yan yolda başlayan araç kuyruğu hastanenin giriş kapısına kadar uzamıştı. Ambulans kuyruğun yüz metre kadar gerisinde canhıraş sirenlerle yol istiyor, bir adım bile ilerleyemiyordu. Hülya haykırmaya başladı,
“Açın şu yolu. Allah aşkına açın. Evladım elimden kayıp gidiyor. Şoför bey, yok mu bir çaresi? Trafik polisleri nerede? Neden açmıyorlar yolu?”
Ambulansın içindeki telaş, şimdi caddeye de yansımıştı. Kuyruktaki bütün araçların sürücüleri, araçtan inip yola çıkmıştı. Az ilerideki trafik polisine bağırıp çağırıyor, yolu açmasını istiyorlardı. Trafik polisinin de bu durumdan rahatsız olduğu, yüzündeki çaresizlikten belli oluyordu.

Genç bir taksi şoförü dayanamayıp aracından inerek polisin yanına gitti.
“Memur bey, görmüyor musun ambulansın çaresizliğini? İçindeki hasta senin, benim yakınım olabilir. Nasıl bu kadar vurdumduymaz olabiliyorsun? Beş dakikalığına aç şu yolu. Cumhurbaşkanımız duysa, o da aynısını yapardı. Biraz duyarlı olmalısınız. Birinin hayatı söz konusu şu an.”

Tahsin, geçen ay bir arkadaşının başına gelen olayı düşünüyordu. Yine böyle bir devlet büyüğünün konvoyu geçerken selam vermedi diye, adamı doğduğuna pişman etmişlerdi. Amirlerinden emir almadan yetki kullanmaktan ödü kopuyordu.
“Emir böyle kardeşim. Sesini yükseltme ve aracının başına geç. “
Taksici, gözlerinden ateşler saçarak dönüp gitti.
******

“Önümüzde zor geçecek iki gece daha var. Kasılmaları engellemek için şimdilik uyutmaya devam ediyoruz. Bir gelişme olursa sizi bilgilendireceğim. İkinci sorunuza gelince; beynin etkilenip etkilenmediğini anlamak için henüz erken. Çocuklar dirençlidir. Müge de çabuk atlatacaktır. Bu konuyu daha sonra konuşalım istersiniz. Şimdi gidip biraz dinlenin.”
Genç doktor, içindeki şefkati sesine yansıtan, iyi bir insandı. Korkmaz, minnetle uzanıp doktorun elini sıktı. Hülya, kadına sarılıp hüngür hüngür ağlamaya başladı.

“O, bizim her şeyimiz doktor hanım. İçeri girip, yavrumun, Müge’min minicik ellerini öpmeme izin verir misiniz?”

“O bize emanet. Size metin ve sabırlı olmak düşer. Bana ve arkadaşlarıma güvenebilirsiniz. Müge için elimizden geleni yapacağımıza emin olun.”
******

Ilık bahar rüzgârları, Uludağ’ın gümrah ormanlarından yükselen taze çam filizi kokularını sokağa taşımaya başlamıştı. Müge, balkonda ders çalışıyordu. Eğitim hayatına, bir aylık aradan sonra yeniden başlamıştı. Öğretmeninin verdiği ödevleri yetiştirmek için acele ediyordu. Hiç acelesi yokmuşçasına sokağa giren minibüsün tepesine yerleştirilmiş hoparlörden yükselen çirkin bir ses ortalığı ayağa kaldırdı. Uyuyanlar uyandı, uyumaya çalışanlar homurdandı. Hastalar ilendi, yaşlılar pencerelere koşarak seyre durdu. Yaşlılar için, sokakta gelişen her olağanüstü durum, bedava eğlence fırsatı demekti. Sesine boğuk bir hava katmaya çalıştığı belli olan bir türkücü, slogan atarak meydanları coşturmaya çalışan bir eylemcinin kararlı sesini taklit ederek türkü söylüyordu. Türkü, parti liderini göklere çıkarmaya yönelik, abartılı ve abuk subuk kelimelerin bir araya getirilmesiyle harmanlanmıştı.

Korkmaz, işten atıldığından beri evden çıkmıyordu. Hoparlörün boğuk sesini duyunca Müge’nin yanına çıkıp, kızına sarıldı.
“Geçecek kızım, geçecek. Güzel günler göreceğiz.”

Müge, neyin geçeceğini bilmiyordu. Güzel günlerin ne anlama geldiğini de bilmiyordu.

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları