Ankara’nın Bağları -1

ANKARA’NIN BAĞLARI
-1-

Deminden beri soyunma dolabının yarı aralık kapısının önünde kımıldamadan duruyordu. Dolap kapağına kendisinden önceki asistanlardan birinin yapıştırdığı, Samanpazarı işi olduğu her halinden belli, sırları yer yer dökülmüş aynada saçlarını seyrediyordu. Annesinin her zaman çok beğendiği lepiska gibi saçlarını daha dün akşamüzeri evden çıkmadan önce köpürterek yıkamış, sonra da sokağın köşesindeki Fırıldak Nebahat’a fönleterek gelmişti nöbete. Şimdi o güzelim saçlar gitmiş, yerine Barbaros Hayrettin’in kalyonunda esir edilmiş Cenevizli kızlardan birinin yapağıya dönmüş saçları gelmişti. Nöbetçi şefin karşısında sabah sabah hazır ola geçmiş vaziyette dikilerek doyasıya yediği fırçaların ardından odadan çıkmıştı. Issız koridorda yürürken usul usul akmaya başlayan gözyaşlarına karışan rimelin, yanaklarında bıraktığı alüvyonumsu siyah izleri ilk kez fark etti.

Kendini bildi bileli amele gibi çalışmıştı Handan. Daha ilkokuldayken ondaki bu müthiş gayreti fark eden öğretmeni Hayriye Hanım’ın ara gazları sayesinde iyice coşmuş, bölgenin en başarılı öğrencisi olarak Bornova Anadolu Lisesi’ne girmeyi başarmıştı. At gibi koşan yıllar çabucak geçmiş, genç kızlığa adım attığını fak edemeden son sınıfa gelmişti. Derslerde, geleceğin bilim insanı olacakları anlatılsa da, evdeki hesap pek de öyle değildi. Ana babasının hafta sonları beş altı kez sergilediği tek perdelik oyunun konusu tıp fakültesinin nasıl da Handan’a yakışacağı üzerine kurgulanmış fantezilerden oluşuyordu. Lise son sınıfa geldiğinde artık piyesin detayları da kurgulanmıştı. Handan için en uygunu jinekolog olmaktı. Annesi, mesleğin ulvi yüceliğinden girerek alkış alırken, babası da kırk yıllık merkez bankası başkanı rolüne bürünerek kızının kazandıklarını doğru yatırımlarla taçlandırmanın gururunu canlı canlı yaşatıyordu izleyenlere. Aldığı aşırı dozun bünyede yarattığı derin etkiyi hissetmeye başladığı anda koşarak okula dönen zavallı Handan, ertesi gün bir önceki günden daha fazla ezber yaparak sonunda tıp fakültesini kazanmıştı. “Burada ne işim var yahu!” , “burası neresi hocam ya!” gibi klişe şok cümlelerini fakültenin ilk iki yılında ustalıkla tekrarlasa da, eve her dönüşünde aldığı “aslansın!, kaplansın!” uyuşturucusunun adeta müptelası olduğundan, altı yılın nasıl geçtiğini anlayamadan mezun olmuştu.

Diri pazulu, karnı baklava kaslı, mısır püskülü gibi sarı saçlarıyla ortalığı yakarak dolaşan, ablak bakışlı asistan oğlanın, kantinde dibinden ayrılmayışına başlarda bir anlam veremese de, hormonlarının yakarışlarına fazla direnememişti. İlk deneyimini pis bir bekâr evinde, kafa teri kokan nemli yastık ve iki aydır yıkanmadığı için gövde kılı tarlasına dönmüş çarşaf ikilisinden oluşan romantik bekâr yatağında yaşamıştı. O sabah gözünden akan yaşların bıraktığı rimel izleriyle,  kirli aynada gördüğü rimel izleri nasıl da birbirine benziyordu. Birbirinden zavallı iki adamın, birbirine benzeyen rezillikleri! Adamlara değil de kendine kızma vakti gelmişti sanki.

Uzmanlığa giriş tercihlerini yaparken tepesinde dikilen o gözlüklü adam,  sevgili babası geldi aklına. “Yahu Allah’ın adamı, radyolojiyi, pediatriyi, dermatolojiyi, KBB’yi falan bilmeni anlarım da, jinekolojiyi methetmeni anlamıyorum ay balam! Vergi dairesindeki müdür muavinliğinden arta kalan zamanlarında o doğumhane senin, bu doğumhane benim, memleketin bütün doğumhanelerini tavaf etmiş bakanlık müfettişi gibi nasıl da ballandıra ballandıra anlatıyorsun yahu! ”diye içlenmişti o sabah. Ancak annesinden aldığı gazın altın vuruş etkisiyle arka arkaya on farklı Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlığı tercihi yaparak emeline ulaşmıştı sonunda. İhtisasa başladığı ilk gün, “anasının örekesini görme” kategorisinde o ana kadar kırılamayan bir rekora imza atarak, daha ilk saatte poliklinikte görevlendirilmişti. İntörnlük günlerinden kalma bilgi kırıntısıyla tam elli dokuz hasta bakmıştı ilk günden. Ne “ne yaptın bacım? ” diye soran olmuştu ne de “ Takıldığın bir şey olursa gel ben yan odadayım arkadaşım! ” diye arka çıkan bir insan evladı uğramıştı yanına. Zaten “halin nicedir?” soracak olsalar, ” Aynı soruyu ben de eve gidince annemle babama soracağım zaten a dostlar” diyecekti Handan, kararlıydı. İki ay boyunca dur durak bilmeden poliklinikte çalışmış, tıpkı bir Robinson, bir Monte Cristo kontuymuşçasına kendi kendini eğiterek ayakları üzerine dikilmişti. Artık öyle bir ruh haline bürünmüştü ki, koyduğu teşhislerin ve tedavi yöntemlerinin eşiz olduğuna kendi de inanmaya başlamıştı neredeyse.
******
Handan’ın sağılabilitesini, ondaki sömürülebiliteyi ilk fark eden “Orta Kıdemli Yeniçeriler Ocağı”ndan İhsan olmuştu. Bu kurt Anadolu kaplanı- sansarı-  onu ilk doğum salonu çalışma ayı için seçip, ekibine almıştı. İhsan, öyle yavşaktı ki; zamanında Enderun’da iç oğlanı yapılsa padişahın seçme gözdesi olacak türden adamdı vesselam. Açık mavi, bulanık suyu andıran gözlerinde yüzyıllık yalnızlığın acı tadını barındırıyordu. Handan, onu her gördüğünde sıtmalanıyor, kaçacak delik arama telaşına kapılıyordu. Bunun sebebini sadece kendisi biliyor, kimseyle de paylaşamıyordu. İhsan hergelesi, zavallı kızı ilk günden gözüne kestirmiş, bildiği ne kadar angarya varsa ona yaptırmaya başlamıştı. Kimseye çaktırmadan anlaştığı bir kozmetik firması adına doğum salonundaki plasentaları topluyor, mesai çıkışında hastanenin arka bahçesinde bekleyen sinsi mümessile teslim ediyordu. Bu iş için Handan’ı kullanmayı uygun görmüştü. Sabahtan akşama doğum yaptırıp plasenta toplamaktan beli yamulan Handan, bir de yetmiyormuş gibi kıdemlisi İhsan’a akşamüzeri rapor veriyor, o gün topladığı plasentaların sayısını ve toplam ağırlığını bildiriyordu.

İnsan müsveddesi İhsan, son teslimatı yaptığı sırada yakalanmıştı nihayet. Sorguda suçu Handan’a yüklemiş, kızcağızın çok borcu olduğu için ona bu toplama işinde aracılık yaptığını, ne mümessili ne de firmayı tanımadığını söyleyerek aradan sıyrılmıştı. Olaylardan habersiz zavallı Handan, iğrenç geçen nöbet sabahında şefin karşısına geçip, hiç de hak etmediği sözlerle aşağılanmıştı. “Cin olmadan adam çarpmak” deyimine layık görüldüğünü o sabah öğrenmişti. Odadan çıkarken artık Handan, o herkesin bildiği Handan değildi. Soyunma dolabına gelene kadar geçen o kısa sürede İhsan’ı yirmi iki değişik yöntemle öldürmüştü. Fakat en çok, İhsan’ı, havada asılı duran çengellere, testislerinden astığı sahneyi beğendi. Evet, evet favorisi buydu.

Üzerindeki kan, irin, gaita ve idrar lekeleriyle kaplı soluk yeşil doğumhane kıyafetine, dağlara kaçırılıp defalarca tecavüz edildikten sonra baba evine terk edilmiş bir genç kız eve döndüğünde üzerindeki kıyafetlere nasıl bakarsa öyle baktı. Kendisini daha önce hiç bu kadar kirli, hiç bu kadar kullanılmış, hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. Üç gün önceden yazıp bir türlü cebine koymaya cesaret edemediği istifa dilekçesini aynanın kenarından çıkarıp sessizce montunun cebine koydu. Alelacele giyinerek saçına olabildiğince şekil verip, babasının doğum gününde armağan ettiği pahalı parfümden bolca sıkıp odayı terk etti. Başhekimliğe giden koridora geçmiş, şimdi kendini daha genç, daha güzel, daha kararlı hissederek yürüyordu.

SÜRECEK…

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları