<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr. Ömer Levent Soydinç, Author at Hekimce Bakış</title>
	<atom:link href="https://hekimcebakis.org/author/o-soydinc/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hekimcebakis.org/author/o-soydinc/</link>
	<description>Bursa Tabip Odası yayınıdır</description>
	<lastBuildDate>Fri, 24 Sep 2021 12:45:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Kamuoyuna Duyurulur!</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/guncel/kamuoyuna-duyurulur-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ömer Levent Soydinç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Sep 2021 12:45:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Koronavirüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=9046</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1920" height="1080" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="genel" decoding="async" fetchpriority="high" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel.jpg 1920w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel-300x169.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel-1024x576.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel-768x432.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></div>
<p>Bugün ulusal bir haber kanalında Ege Üniversitesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim dalı Başkanı Prof. Dr. Zafer Kurugöl tarafından yapılan bir açıklama nedeniyle halkımızı doğru bilgiyle aydınlatma gereksinimi doğmuştur. Her [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/guncel/kamuoyuna-duyurulur-2/">Kamuoyuna Duyurulur!</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1920" height="1080" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="genel" decoding="async" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel.jpg 1920w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel-300x169.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel-1024x576.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel-768x432.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2021/09/genel-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></div><p>Bugün ulusal bir haber kanalında Ege Üniversitesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim dalı Başkanı Prof. Dr. Zafer Kurugöl tarafından yapılan bir açıklama nedeniyle halkımızı doğru bilgiyle aydınlatma gereksinimi doğmuştur. Her ne kadar daha sonra yaptığı düzeltme açıklamasında, COVID-19 aşı programı ile ilgili asla aşı karşıtı bir izlenim yaratmak istemediğini ve aşının son derece güvenilir olduğunu vurgulamak istediğini belirtse de, yazık ki halkımızda “bebeklere yanlışlıkla COVID-19 aşısı yapıldı” kanaati uyandıracak son derece talihsiz bir açıklaması olmuştur.</p>
<p>Kamuoyunca bilinmelidir ki; aşı uygulaması yapılan tüm sağlık birimlerinde böyle bir yanlışlığın yapılması asla olası değildir. Bugüne kadar böyle yanlış ve hatalı bir uygulama olmamıştır. Aşının uygulanacağı bireyin kimlik bilgileri sistem tarafından onaylanmadan, aşının uygulanması mümkün değildir. Bu aşamaya kadar sistem tarafından üç aşamalı bir kontrol uygulanmaktadır. Halkımızda kafa karışıklığına yol açacak böyle talihsiz açıklamaların tüm aşı kampanyasına zarar vereceğini tahmin etmek zor değildir.</p>
<p><strong>Bursa yerelinde ve ülkemiz genelinde bebeklere yanlışlıkla COVID-19 aşısı yapılmasının mümkün olmadığını bir kere daha hatırlamakta yarar görüyor, haberin muhatabı sayın akademisyeni de yeniden hatasını düzeltmeye davet ediyoruz.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dr. Ömer Levent Soydinç</strong><br />
<strong>Bursa Tabip Odası Genel Sekreteri</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/guncel/kamuoyuna-duyurulur-2/">Kamuoyuna Duyurulur!</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haliç Bezirganları- 23</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-23/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ömer Levent Soydinç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Apr 2021 17:19:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=7838</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="(max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div>
<p>Bölüm XI Ömrümün Manası Gayesi Sensin Böyle Kötü Şaka Yapma Bir Daha Hakkı Bulut Düğün hazırlıkları sakin, sessiz fakat kararlı bir nizam içinde ilerliyordu. Şefik Paşa, sağdan soldan buldurduğu yabancı [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-23/">Haliç Bezirganları- 23</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div><blockquote><p>Bölüm XI</p>
<p>Ömrümün Manası Gayesi Sensin<br />
Böyle Kötü Şaka Yapma Bir Daha<br />
<strong>Hakkı Bulut</strong></p></blockquote>
<p>Düğün hazırlıkları sakin, sessiz fakat kararlı bir nizam içinde ilerliyordu. Şefik Paşa, sağdan soldan buldurduğu yabancı mecmualardaki ev eşyalarını inceliyor, kesesine uygun olanları temin etmenin yollarını arıyordu. Böyle zengin ve nüfuzlu bir aileye damat olmanın gereğini yapmak için yanıp tutuşsa da bütçesi ancak hayallerinin dörtte birine yetebiliyordu. Her zaman olduğu gibi bu müşkülünde de imdadına Selamet Çavuş yetişti. Fransız stili bir koltuk takımı için tersane tedarikçilerinden Mıgırdiç Bey ile görüşmüştü. Adam sevinerek siparişi kabul etmiş, en geç bir ay sonra teslim etmeye söz vermişti. Koltuk takımının kaça mal olacağını sorup duran Şefik Bey’e bir türlü fiyatı söylemiyordu. Gümrükten girdikten sonra geliş fiyatına bakıp söyleyebileceğini belirtmişti sadece. Bu konuşmaya şahit olan Selamet, ertesi gün Mıgırdiç Efendi ile baş başa konuşmuştu. Şefik Paşa’nın hassas ruhundan, hediye kabul etmeyi sevmediğinden bahsetmiş fakat hediye sayılabilecek cüzi bir ödemeyi de seve seve yapabileceğini belirtmişti. Kendisiyle senede bilmem kaç bin liralık ticaret yapıyorlardı neticede. Bu koltuk takımından iki tane bile hediye etse ne gamdı Mıgırdiç için. Selamet’e lezzetli bir kebap ikram edip uğurladı.</p>
<p>Konuşmanın üzerinden bir ay geçmişti. Tam da Mıgırdiç’ın dediği vakitte Şefik Paşa’nın koltuk takımları ile birlikte iki değerli acem halısı da geldi yeni konağa. Paşanın bütün ısrarlarına rağmen hamallar halıları geri almadı. Mıgırdiç’ın gönderdiği faturada yazan rakam piyasanın çok altında, gülünç sayılabilecek bir rakamdı. Şefik önünü ardını sorgulamadan ödedi parayı. Selamet uzaktan seyredip bıyık altından gülümsüyordu. Şefik Paşa mahcuptu ama mesuttu, bunu en iyi Selamet biliyordu.<br />
******</p>
<p>Tersaneye bağlı kalyonlardaki yeniçeri ve levent takımı serserilikleri ve haytalıkları ile pek meşhurdu. Bunların bekâr odalarında yaptıkları afyon âlemleri, fahişeler ve oğlanlarla tuttukları işret âlemleri dilden dile konuşuluyor, bu rezil heriflerin etrafa verdiği rahatsızlıklar II. Mahmut’un kulağına kadar gidiyordu. Ne çare ki, devrin padişahının gücü bu rezillikleri bertaraf etmeye yetmiyordu. Çarşıya pazara çıkmak ya da halkın arasına karışmak yeniçeri ananelerine göre hem ayıp hem de yasaktı. Ancak son zamanlarda iyice azıtan bu serseri tayfa güruhu çarşı pazar dinlemiyor, yanlarındaki analarını babalarını umursamadan genç kızların namuslarına fütursuzca dil uzatıp, elleri ve gözleriyle adeta zinaya kalkıyorlardı. Ettikleri küfürlerin bini bir paraydı. Şefik Paşa önceleri sert çıkıp elebaşı birkaç serseriyi zindana atacak olmuş, ancak yeniçeri kethüdasının kaptan paşayı sert bir üslupla uyarmasıyla serbest bırakılmışlardı. Oturmaktan kalkmaktan anlamayan serseri güruhunun ahlaksızlığı Şefik Paşa’nın kendi neferleri üzerinde de etkili oluyordu. Selamet ile Mehmet’in bile çirkin fıkralar anlatıp güldüklerine şahit oluyordu zaman zaman. Yine böyle gülüştüklerini gördüğü bir gün iki kafadarı yakalayıp sorguya çekti.<br />
“Bre gevrek gevrek ne gülersiniz evladım, açıkta bir şey mi gördünüz?”<br />
Mehmet utancından kızıla batmış çıkmıştı. Selamet dürtünce cevap vermeye mecbur hissetti:<br />
”Şey, komutanım bu Selamet olacak gâvur bir fıkra anlattı da ona güldüm affedersiniz.”<br />
Şefik Paşa ısrarcı oldu:<br />
“Anlatın da ben de güleyim o halde. Neymiş bu fıkra?”<br />
Mehmet yalan söylemeyi beceremediği için döküldü:<br />
”Komutanım hani devletlû padişahımızın can düşmanı şu Fransız eşkıyası Napolyon yok mudur? Onun zevcesi Cosefin mi, Jozefin mi ne, adı batasıca bir kadın varmış. Bu kadın biraz hafifmeşrepmiş ya, af buyurun Napolyon’un ordularında tatmadık subay bırakmamışmış da…”<br />
Mehmet bu iğrenç fıkrayı kafa göz yarmadan nasıl bağlayacağını düşünürken imdadına Selamet yetişti: “Komutanım işte bu kadının hallerini anlatır eğlenirdik. Daha karısına sahip çıkamayan bu gâvur dölü ordusuna nasıl sahip çıksın diyor, gülüp geçiyorduk. Af buyurun…”<br />
Şefik derin bir soluk çekip, iki cahil herifin suratlarına şaşkınlıkla baktı:<br />
“Dua edin de benden başkasının yanında anlatmadınız bunları. Yoksa tatlı canınızı çoktan teslim edip gitmiştiniz padişahımız efendimizin cellâtlarına”<br />
İkisi de hakiki birer aptal gibi paşanın ağzının içine bakıyorlardı. Şefik, yaptığı tesirden memnun olmuştu. Çokbilmiş Selamet’in gözünün içine baka baka anlatmaya devam etti:<br />
“ Tanımadığınız devlet adamlarını ağzınıza dolamadan önce yüz kere düşünmelisiniz. Gelmiş geçmiş padişahların zevceleri kimlerdir, nesebi nasıldır, hangi ana babadan peydahlanmışlardır bilmezseniz, tatlı canınızı alıverirler durduk yerde. Beni iyi dinleyin şimdi…”<br />
Mehmet pür dikkat kesilmiş dinliyordu. Selamet lafın sonunun bağlanacağı düğümü kestirememiş, cin gibi olmuştu. Şefik Paşa ipleri ele almanın keyfiyle ağırdan alıyordu:<br />
“Padişahımız efendimizin validesi kimdi söyleyin bakalım?“<br />
Cevap gelmedi, birbirlerine bakıp mahcup mahcup başlarını öne eğdiler.<br />
“Peki ben söylüyorum. Nakşidil Valide Sultan’dı. Buna cevap gelsin o zaman, bu mübarek insan ne zaman hakkın rahmetine kavuştu?” Yine cevap gelmedi.<br />
“Bundan on bir sene evvel tabii ki. Öğrendiniz öğrenmesine fakat bunun bize faydası nedir diye sormalısınız şimdi de.”<br />
Selamet içinden geçeni okuyan Şefik Paşa’ya soran gözlerle baktı. Şefik oyundan memnun, tadını çıkara çıkara bekliyor, kıvranmalarını istiyordu:<br />
“Evlatlarım, bu mübarek insanın hazin bir hikâyesi vardır. Bunu ecnebi kitaplardan okuyup öğrendiğim için biliyorum. Şimdi 1766 senesinde Martinik denen bir Fransız adasında yaşayan Dübuk ailesi varmış. Bu zengin ailenin küçük kızını tahsil için Fransa’ya yollar babası. Kız orada okuyup rahibe olur. On sekiz yaşına gelen genç kız memleketine gitmek için gemiye biner. Yolda fırtınaya yakalanırlar. Tam batacakken, bir başka gemi onları kurtarır. Fakat bu gemi Martinik yerine Mayorka adasına gitmektedir. Çaresiz kız, titreye titreye gemide beklerken, Sebte Boğazı’ndan geçen gemiye Cezayir korsanları musallat olup gemiyi ele geçirirler. Korsanların reisi kızı çok beğenir. Onu tuttuğu gibi İstanbul’a padişah efendimize hediye olarak gönderir. İşte o kız rahmetli sultanımız Abdulhamid Han’ın aguşi muhabbetinde bulunur ki…” İkisi de ağızları açık dinliyordu. Selamet durumu anlasa da Mehmet ağzı açık ayran delisi gibi dinliyordu. Şefik Paşa devam etti:<br />
“İşte padişahımız II. Mahmud Han’ı doğurup dünyaya getiren de bu Eme Dübuk, yani bildiğimiz adıyla rahmetli Nakşidil Valide Sultan’ın ta kendisiydi. Gelelim meselenin can damarına. İşte bu Dübuk ailesi pek bereketli bir aileymiş derler. Bunların büyük kızları da yani Eme Dübuk’un büyük ablası da, sizin ağzınıza pelesenk olan Josephin Hanım imiş. O da Fransa imparatoru Napolyon ile izdivaçta bulununca sizin dilinize düşmek zorunda kalmış. Baltayı nasıl bir taşa vurduğunuzu anladınız mı şimdi? Padişahımız efendimizin öz teyzesine küfürler düzmektesiniz şu anda. Eğer bu ihtimal doğruysa ki doğru olması kuvvetle muhtemeldir, Napolyon dediğiniz hergele var ya, işte o da padişahımızın öz be öz eniştesi olurlar“</p>
<p>Gülerek suratlarına baktı. Bu kadarını Selamet bile beklemiyordu. Bu iğrenç fıkrayı bir düşmanlarının yanında anlatacak olmaları halinde başlarına gelecekleri düşününce sırtında tuhaf bir ürperti dolaştı. Şefik Paşa, onlara güzel bir ders vermişti. Yaşayan ya da yaşamayan kudret sahipleri ile ilgili olur olmaz konuşmak tehlikeli olabiliyordu demek. Fakir bir başka fakirin eğlencesi olabilirdi, bunda mahzur yoktu pek. Ancak zengini ya da kudretliyi dilinize dolamanız için ya güç kaybetmesini ya da ayağa düşmesini beklemeniz gerekirdi demek ki. Bunu bir iyice belledi Selamet. Mehmet olduğu yerde mıhlanmış, ne diyeceğini bilemeden bekliyordu. Şefik Paşa, “Haydi şimdi bir kahve yapıp getirin de içelim ağız tadıyla,” diyerek gönderdi iki kafadarı. İlim denen hazinenin değerini bir kere daha anlamıştı iki kafadar. Ancak her birinin aldığı ders aynı mıydı? Bunu zaman gösterecekti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-23/">Haliç Bezirganları- 23</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haliç Bezirganları &#8211; 22</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-22/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ömer Levent Soydinç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Feb 2021 09:35:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=7452</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div>
<p>İki kafadarın en büyük alışkanlığı iftardan sonra Şefik Paşa’nın hususi izni ile dışarıya çıkıp Şehzadebaşı’na gitmekti. Masrafları padişah ve ileri gelen saray erkânı tarafından ödenen Direklerarası eğlenceleri pek meşhurdu. Beyazıt [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-22/">Haliç Bezirganları &#8211; 22</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div><p>İki kafadarın en büyük alışkanlığı iftardan sonra Şefik Paşa’nın hususi izni ile dışarıya çıkıp Şehzadebaşı’na gitmekti. Masrafları padişah ve ileri gelen saray erkânı tarafından ödenen Direklerarası eğlenceleri pek meşhurdu. Beyazıt tarafından gelindiğinde Vezneciler‘in iki yanına karşılıklı kurulan çadırlar ve kahvehaneler ta caminin alt başına kadar uzanıyordu. Cambaz ve meddah gösterileri ile kumpanyalar tarafından getirtilen kantocu kızların dansları en çok alakaya mazhar olanlardı. Ellerinde bezden fenerleriyle karanlık sokakları neşeli ateşböcekleri gibi aydınlatarak yürüyen ahalinin sergilediği manzara bile başlı başına seyirlik bir oyun gibiydi. Teravih namazına kadar süren eğlenceler, namazdan sonra sahura kadar devam eder, sıcak yaz gecelerinde ailece gelenlere bile rastlanırdı. Gece boyunca gürültü patırtı eksik olmaz, genç kızların güzel gözlerini bir an olsun görebilmek için peşleri sıra yürüyen delikanlılar o hengâme içinde birbirlerini ezerdi. Büyük şehrin tanınmış meddahları da bu gecelerde rol alırdı. Onların uğradığı kahvehaneler tıka basa dolar, her gece başka hikâyeler anlatan bu delidolu adamlar ahalinin bütün derdini tasasını birkaç saatliğine de olsa eritir, onları bambaşka bir dünyanın büyülü hikâyeleriyle tanıştırırlardı. Meddah milletinin içinde gözü kara olanlarına da rast gelinirdi bazen. Geçmiş zaman padişahlarının rezilliklerini, korkaklıklarını, oğlancılıklarını, işret sofralarına düşkünlüklerini üstü kapalı bir şekilde anlattıklarında, seyredenlerin kahkahaları katmerlenirdi. Meddahlar kadar olmasa da tuluat yapanlardan da böyle cesaretlilerin çıktığı olurdu. Eğreti bir sahne üzerine çıkılarak yapılan gösterilerde öyle yakası açılmadık küfürler edilirdi ki, dinlemeye cesaret isterdi. Tesadüfen orada bulunan aileler arkalarına bakmadan çoluk çocuk kaçarken, küfre alışık kaba saba erkek kalabalığı etraflarında kadın olup olmadığına bakmadan sahnedekilere laf yetiştirmeye çalışır, dağarcıklarındaki yeni küfürleri yüksek sesle ortalığa boca etmekten hiç utanmazlardı. Küfür etmekten çok hoşlanan bir milletin, kendisine küfür edildiğinde gözünü kırpmadan cinayet işlemesi hep tuhaf gelmişti Mehmet&#8217;e.  Ortaoyunu seyrederken bazen o da kahkahalara kapılsa da, genellikle çevredeki kadınların varlığından rahatsız olur, bir an önce oradan uzaklaşmak isterdi. Selamet ise bu tuhaf temaşayı efsunlanmış gibi seyreder, oyuncular sahneyi terk etmeden de bir yere kıpırdamazdı. Oyuncuların taklitlerini, sahnedeki abartılı el kol hareketlerini adeta ezberler gibi dikkatle takip ediyordu. Ona bunun sebebini hiç sormadı Mehmet. Tek bildiği, Selamet gibi cin fikirli birinin işine yaramayacak hiçbir şeye öyle kolayından dikkatini vermeyeceğiydi. Delikanlı, bu sahnelerde kullanılan üslupları, değişik şivelerin taklitlerini, mübalağa sanatının inceliklerini bir bir öğreniyordu. Ticarette iyi bir tiyatrocu kadar maharetli konuşmak icap ediyordu. Onun bu hesaplarından bihaber Mehmet daha fazla kalmaktan sıkılıp az ilerideki macuncuya yanaşıp kocaman bir kamışa sardırdığı renkli macun topağını yalamaya başlamıştı bile.</p>
<p>Teravih vakti gelip de ezan sesi duyulunca ortalık aniden sessizliğe bürünür, erkekler apar topar camiye yollanırdı. İki ahbap çavuşun bu taraklarda bezi yoktu. Fakat her ne hikmetse bu sene Selamet adeta hidayete ermişti. Mehmet’in şaşkın bakışları arasında o da ardına bakmadan camiye doğru koşa koşa gidiyor, herkes meydana toplanmadan da geri gelmiyordu. Mehmet günlerce bu yeni durumu düşündü. Selamet’e ne olmuştu da birdenbire dine imana sarılmış, Allah’ın ipine tutunmaya karar vermişti. Gerçi oruçla hala yakınlaşmamıştı, diğer vakit namazlarının yanından bile geçmiyordu ama ille de teravih, ille de teravih… Ramazan başladığından beri tek bir yatsı ezanını bile kaçırmadan onu her defasında terk ediyor, camiye doğru içine deli kaçmış gibi koştura koştura uzaklaşıyordu. Mehmet’in ısrarlı sorularına o meşhur duymazdan gelme taktiğini kullanarak cevap vermekten kaçınıyordu. Fazla ısrar etmemeye karar verdi. Nasılsa zamanı geldiğinde kendisi anlatacaktı. Gerçekten de bu muamma dolu hidayete erme macerasının nereden icap ettiğini neden sonra kendisi anlattı.</p>
<p>Ramazan Bayramı’nın ikinci günü gecesi Kumkapı’da Arap Yorgi’nin meyhanesinde döküldü Selamet:<br />
“Bak aslanım, o zaman itiraz edecek olursun diye fazla dillendirmedim mevzuyu. Bizim Ereğli köylüklerinde bir laf vardır. Avradın gamsızı tefçi, adamın gamsızı bekçi olur derler.” Mehmet bön bön bakınca ekledi.<br />
“Bir de derler ki erkeğin sofusu da hovardası da teravih vaktini bekler. Bizim oraların hovardaları için Ramazan Bayramı otuz gece evvelinden başlayıp tamı tamına otuz gece eda edilir. Anladın değil mi?” Mehmet saflık mertebesini inanılmaz derecelere taşıdığını belli eden bakışlarını Selamet’in üzerinde gezdirince konuşmaya devam etti:<br />
” Aziz kardeşim anlamayacak ne var bunda? Adamlar körpecik karılarını evde bir başlarına bırakıp o cami senin, bu cami benim gezip durmuyorlar mı? Hovarda erbabı da boş mu dursun; o da başlıyor o evdeki senin, bu evdeki benim diye otuz mübarek gece boyunca ramazan davulcusu gibi evden eve gezmeye. Anlayacağın esnaf ziyaretlerim sırasında nerede teşne hatun var, nerede bir sümsüğün yakın alakasından mahrum kalmış bir dilber varsa önceden tespit etmiştim. Ramazan ayının gelmesiyle hepsini sıraya koymak da zor olmadı haliyle. Bakma, bakma doldur şu bardağı. Allah boş duranı sevmez,” deyip kahkahayı patlattı.</p>
<p>Bu Şam şeytanıyla nasıl baş edilebilirdi ki? Mehmet kendine gelene kadar önündeki boş bardağı dolu niyetine iki kere kafasına dikti. Neden sonra ağzındaki kuruluğun geçmediğini fark edip karafakiye uzandı. Selamet hala pis pis sırıtıyordu.</p>
<p>-SÜRECEK &#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-22/">Haliç Bezirganları &#8211; 22</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haliç Bezirganları &#8211; 21</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-21/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ömer Levent Soydinç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Feb 2021 06:57:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=7357</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div>
<p>Dilaver Paşa kendisini o akşam köşkte bekliyordu. Hüsnü Paşa ve zevcesi İnayet Hanım ile Şefik Paşa’yı taşıyan fayton akşam namazından sonra köşkün kapısına yanaştı. Onları büyük kapıda Dilaver Paşa’nın kâhyası [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-21/">Haliç Bezirganları &#8211; 21</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div><p>Dilaver Paşa kendisini o akşam köşkte bekliyordu. Hüsnü Paşa ve zevcesi İnayet Hanım ile Şefik Paşa’yı taşıyan fayton akşam namazından sonra köşkün kapısına yanaştı. Onları büyük kapıda Dilaver Paşa’nın kâhyası karşılayarak konuk salonuna çıkardı. Dilaver Paşa ve zevcesi Fazilet Hanım misafirleri salonun başköşesine oturttu. Yaşlıların sohbeti devam ederken Şefik, sanki bu eve ilk kez geliyormuş gibi heyecanlı, ellerini dizlerinin üzerinden ayırmadan daha önce defalarca gördüğü salon perdelerinin kıvrımlarına dalıp gitmişti. Kalın bordo güneşlikleri seyrederken, Müveddet ile Çamlıca Tepesi’nde serin bir ağaç gölgesinin altında koyun koyuna yattığını hayal ediyordu.  -Akşam olmak üzereydi. Öğlenki mahşeri kalabalık aniden yok olmuş, şimdi o kuru hengâmenin yerini bülbül sesleri almıştı. Müveddet, erkeğinin göğsüne yasladığı başını hafifçe kaldırdı. Bal dudaklarını Şefik’in sıcak ve arzulu dudakları örttü. Şefik’in eli yavaş yavaş genç kızın karnına doğru iniyordu- ki, kalın bir öksürük sesiyle irkilen Şefik bir an nerede olduğunu hatırlayamadan şaşkın şaşkın çevresine bakındı. Herkes ona bakıp gülümsüyordu. Utancından ne yapacağını bilemedi. Nasıl olmuş da bu denli derin bir hayale dalabilmişti; kendine şaşırdı. Hüsnü Paşa, demin kaldığı yerden konuşmasını sürdürdü:<br />
”Evet azizim. Eğer siz de münasip görürseniz, Allah’ın emri&#8230;”</p>
<p>Evet, olmuştu işte. Dilaver Paşa kısa bir konuşma yaparak, Şefik’i evladı gibi sevdiğinden, onun damadı olmasını büyük bir memnuniyetle kabul edeceğinden bahsetmiş, kayınvalidenin gözlerini buğulandıran konuşma bitince elini damat namzetine öptürerek muvafakat vermişti. Bunun üzerine içeri çağırılan Müveddet, elindeki gümüş tepside zangırdayan kahveleri büyüklerden başlayarak sırayla dağıttı; en son Şefik Paşa’nın önüne geldiğinde nazikçe eğilip kahveyi ikram etti. Şefik heyecandan eli titreyerek aldığı fincandan bir yudum içince beyninden vurulmuşa döndü. Müveddet tuzu iyice abartmış, zehir zıkkım bir kahve hazırlamıştı. Herkesin alaycı bakışları altında sonuna kadar içti kahvesini. Evliliğin bütün meşakkatlerine katlanabileceğinin mesajını vermekti bu; mesaj alınmıştı. Müveddet ile bütün gece bakıştılar. Kısa ziyaretleri, düğün hazırlıklarının konuşulacağı bir sonraki randevuda görüşmek üzere sonlandırıldı. O gece Şefik, tekrar tekrar bu sahneleri yaşadı. Sabah olmuştu.  Mehmet’in yol yordamdan anlamadığını belli eden yumruklarıyla dövdüğü kapıdan çıkan korkunç sesleri duymasaydı, rüyasındaki Çamlıca macerasını yarıda kesmeyecek, Müveddet’in soluk kesen inlemelerini çoğaltmaya devam edecekti.<br />
******</p>
<p>Düğünün üç ay sonra, Kurban Bayramı ertesine rast gelen ilk Cuma günü yapılması münasip görülmüştü. Mehmet’in şahsi serveti son zamanlarda Selamet’in işleri iyice ele alması sayesinde oldukça ciddi miktarlara ulaşmıştı. Hastanede çalışan sıhhiye onbaşısı Mürsel, kendi köyüne yakın bir köydendi. Bu sakin tabiatlı, becerikli oğlan, konuşurken bile yüzü kızaran utangaç biriydi. Altı sene süren askerliği en nihayetinde bitmiş, bu sabah da önce komutanlarıyla, sonra da asker arkadaşları ile vedalaşıp şükür namazını kıldıktan sonra soluğu Mehmetgilin odasında almıştı. Nedendir bilinmez Selamet’ten her zaman uzak durmayı tercih etmişti. Mehmet onu kardeş sıcaklığıyla kapıda karşılayıp köşedeki sedire buyur etti. O gelmeden önce hazır ettiği yirmi akçeyi kara bir mendilin içine sarıp düğümlemişti:<br />
“Mürsel kardeşim; senden ricam olsun ki bu mendilin içindeki emaneti anama teslim et. Bu paraları seferlerde gösterdiği kahramanlıklardan ötürü padişah efendimiz bağışlamış dersin. Parayı alır almaz üstüne başına yeni kıyafetler almasını, kalan parayla da evin lüzum eden yerlerini tamir ettirmesini istediğimi söyle. Yaşlı kadın itiraz edecek olursa, Allah kısmet eder de seneye bu vakit eve dönersem çok daha fazlasıyla geleceğimi bilmesini isterim.”</p>
<p>Mürsel, lafın ötesini berisini sorgulamayı ne bilir ne de severdi. Başıyla onayladıktan sonra mendili cebine sokuşturup çayını yudumlamaya başladı. Selamet’i bekleyen ne ana babası ne de kardeşleri vardı. Oturduğu yerden kafasını kaldırmadan Mehmet’i dinliyordu. Sessizce kalkıp arkadaki küçük girintide kayboldu. Birazdan avucunda iki gümüş akçeyle döndü. Mürsel’in cebine usulca bıraktı paraları. Arkasını dönüp kapıya yürürken kısık bir sesle, ”erkek adama yolda para iktiza eder. Dönünce helalleşiriz Mürsel Ağa, hakkını helal et! “dedi. O çıkıp gittikten sonra Mürsel dolu dolu gözlerle vedalaştı hemşerisiyle. Biraz sonra Mehmet odada yalnız kalmış, demin Selamet’in gösterdiği babayiğitliği neden kendisinin yapamadığını sorgulamaya, kendi kendini ayıplamaya başlamıştı.<br />
******</p>
<p>Ramazan ayı sıcak bir Nisan günü başladı. Her ikisinin de itikadı kuvvetli değildi. Yine de peygamber ocağında oruç tutmamanın hiç hoş karşılanmadığın farkındaydılar. Ortalıkta gezinen o kadar adama bakacak olunursa, bir tek Allah’ın kulu bile orucunu bir gün bile aksatmadan tutuyordu. Hakikatin böyle olmadığını herkes biliyordu. En azından neferlerin yarısına yakını aleviydi. Gayrimüslim ustalar bile gündüz vakti yemekhaneye uğramıyor, yanlarındaki öteberiyi de gözden uzak yemeyi tercih ediyorlardı. Mehmet bu riyakârlığa bir türlü mana veremiyordu. Günah da sevap da kendisine yazıldığına göre, bundan padişah efendimize nasıl bir pay düşüyordu? Başkasının oruca niyetlenmediğini gören diğer müslümanların imanı o kadar zayıf mıydı ki tutmayanlardan etkileneceklerdi? Bunların cevabını senelerdir bulamıyordu. Bir keresinde Selamet’e de sormuştu; o her zamanki tavırlarıyla dinlemez görünüp başka işlerle meşgul olmuş, elindeki işi bitirdikten sonra yine ölçe biçe konuşarak cevaplamıştı. Zaten böyle konuşmaya başladığında Mehmet duyacaklarına ne kadar hazırlanırsa hazırlansın, şaşkınlık kuyularına düşmekten bir türlü kurtulamıyordu:<br />
“Bak birader, şu küçücük esnaf tayfasının içinde bile çeşit çeşit insan yok mu? Elbette var. Tabiata bakacak olursan daha iyi anlarsın söyleyeceklerimi. Her türden hayvanatın beslenmesi aynı mı, yediği içtiği aynı mı, değil elbette. İnsanlar da öyledir. Kimisi on öğün yer doymaz, kimisine de iki gün ekmek verme, acıktım demez de iki gün daha ardın sıra gezer dağda bayırda.  Allah’ı kimin ne kadar sevdiğini, ona kimin daha çok ve gönülden ibadet ettiğini ne peygamberler ne de padişahlar bilebilir. O hesap Allah ile kulu arasındadır. Bu o kadar sarih bir hakikat olduğu halde, Allah ile kulu arasında vekil tutmak bütün dinlerde âdet olagelmiştir. Bu iş Yahudi’sinde de Hıristiyan’ında da, bilmediğimiz çeşit çeşit dinlerde de böyledir. Biliyorsun ki padişahımız aynı zamanda da halifemizdir. Yani demek oluyor ki Allah’ın yeryüzündeki büyük ve mübarek gölgesidir. E, o zaman ne yapmalı? Senin dinini o korumalı değil midir? Seni o gözetlemeli değil midir biraderim? Vazifelendirdiği din âlimleri işte o vazifeyi icra ediyorlar. Senin benim orucumdan kendilerini mesul tutuyorlar. Ha bak bu neye yarıyor biliyor musun? Sen dininden korkmaya başlıyorsun. Dolayısı ile padişahtan ve seni güden ötekilerden korkmaya başlıyorsun. Padişahın gölgesinden korkan adam gövdesinden korkmaz mı, korkar elbette. İşte o yüzdendir ki ta Fizan’daki çiftçinin öşürünü İstanbul’dan toplatıp, Kâğıthane’deki köşkünde afiyetle yer padişahımız ve saltanat erbabı. Anladın mı yiğidim? Sen ben korkacağız ki, onların borusu ötsün dursun ebediyete kadar”<br />
Mehmet bir şeyler anlar gibi olsa da manalandıramadığı soruların bütün cevaplarını alamadığından emindi. Bu konuyu bir daha açmadı. İftara herkesten önce gidip başköşeyi kapmaya devam ettiler.</p>
<p>-SÜRECEK-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-21/">Haliç Bezirganları &#8211; 21</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haliç Bezirganları &#8211; 20</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-20/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ömer Levent Soydinç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2021 07:19:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=7248</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div>
<p>Mehmet bu işi kimin tertip ettiğini düşünüp duruyor, olanlara bir türlü akıl erdiremiyordu. İzinli çıktıkları bir akşamüzeri soluğu meyhanede aldılar. Konuyu Mehmet Çavuş açtı: “Yahu Selamet Çavuş, bu konu beni [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-20/">Haliç Bezirganları &#8211; 20</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div><p>Mehmet bu işi kimin tertip ettiğini düşünüp duruyor, olanlara bir türlü akıl erdiremiyordu. İzinli çıktıkları bir akşamüzeri soluğu meyhanede aldılar. Konuyu Mehmet Çavuş açtı:<br />
“Yahu Selamet Çavuş, bu konu beni deli ediyor. Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor, kim bu gözü kara serseri ki; koskoca tersanenin içinde kimsenin ruhu duymadan üç koca kayığı delik deşik edip de sırra kadem basarak, senin benim gözümüzden sürmeyi çekip şeytana da pabucunu tersten giydirdi. Düşündükçe aklım havsalam almıyor yahu.“<br />
Selamet, Yorgo’nun az evvel getirdiği tabaktaki birbirinden lezzetli mezelerden yiyor, onu hiç dinlemiyormuş gibi pencereden bakıyor, dalgalarla öpüşmeye hazırlanan kızıl güneşi seyrediyordu. Karafakiyi kavrayıp her ikisinin de bardağını tepeleme doldurdu. Kadehin birini Mehmet’in eline tutuşturup kendisininkini de havaya kaldırdı:<br />
” Sağlığına biraderim, senin saf ve temiz vicdanına içelim bu gece,” deyip bir dikişte bitirdi.</p>
<p>Mehmet geri kalır mı, o da takip etti. Mehmet’in ağzına pastırmadan iri bir dilim sokuşturduktan sonra konuştu:<br />
“Böyle faili meçhul hadiselerde ben hep şunu sorarım kendime. Bu işten kim kârlı çıktı? Kimin düzeni daha cilalı, daha aynalı, daha tadından yenmez oldu diye sorarım. Bu hadisede kârlı çıkan kimse, faili de o teşvik etmiştir a benim temiz yürekli Mehmet Çavuş’um. Hadi şimdi söyle bakalım, bu hadise kime yaradı?”</p>
<p>Mehmet arka arkaya yuvarladığı kadehlerin etkisiyle buğulanmaya başlayan kafasını toplamaya çalıştı. Birden heyecanlanarak bağırdı:<br />
” Tabii ya, niye düşünemedim bunu? Dilaver Paşa yaptırdı. Sarı Süleyman Paşa’yı gözden düşürtüp daha önceden hazırladığı ikbal kapısının ardına kadar açılmasına zemin sağladı. Hay Allah! Yahu Selamet, senden korkulur haa? Nasıl da çabuk çözdün bu düğümü?”</p>
<p>Selamet sakindi:<br />
“Peki, bir soru daha sorayım o zaman. Madem bizim gibi iki zavallı çavuş bu işi anladı da bu kadar okumuş etmiş zabitan içinden yahut da koskoca saray erkânından bir aklı evvel çıkıp da bu işin arkasında kimin olduğunu neden aklına getirmedi? Cevap isterim ağa, cevap isterim. Bizim velinimetimiz Şefik Paşa bile anladığı halde neden anlamazdan geldi herkes? Neden Sarı Paşa hiç itiraz etmeden kaderine razı olup da ardına bile bakmadan memleketine kaçtı?”</p>
<p>İşte şimdi Mehmet iyice tıkanmıştı. Bunun cevabını bilmeye ne aklı ne feraseti ne de öğrendikleri yeterdi. Kıvranmaya başlamıştı. Düşünüyor, düşünüyor bir türlü işin içinden çıkamıyordu. Selamet, boşalan kadehleri ağzına kadar doldurdu bu kez. Mehmet’in, sordukları karşısında çişi gelmiş oğlan çocuğu gibi kıvranmasından çok keyif alıyordu:<br />
“Söyle çabuk Mehmet Çavuş, düşman pusuyu attı, sen daha uyuyorsun. Cevap gelsin tez elden.”<br />
Sıkıştırdıkça sıkıştırıyor, onunla kedinin fare ile oynaması gibi oynuyordu:<br />
“Bak aslanım, demin ne demiştim ben sana? Kimin faydası oldu diye düşüneceksin. Bu azil işinden kimin faydası oldu? Dur sen gücünü üzme de ben söyleyeyim; padişahımızın oldu elbette. Son zamanlarda Sarı Süleyman’ın parası suyunu çekmişti. Donanmayı sefere göndermekte, tersanenin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyordu. Bu azil hem devlete hem de paşaya yaradı. Öte yandan Dilaver Paşa’nın servetiyse epeyi palazlanmıştı. Padişah için yeni para kaynağı demekti bu durum. Süleyman da kaderine razıydı aslında. Şimdi memleketine ayan olarak dönüp, oradaki işleriyle meşgul olup servetini yeniden toparlamak için bir müddet payitahttan uzak olmak işine yarardı. Hiç itirazsız kabul etti. Şefik Paşa’ya gelince, o da farkındaydı durumun.  Dilaver Paşa’nın gelmesiyle, önündeki ikbal merdivenlerini kanatlanarak çıkacak bundan sonra. Paşanın küçük kızının izdivacına talip olması artık an meselesi birader, an meselesi! Düğüne hazır olmalıyız.“</p>
<p>Bu kadar teferruatlı yapılan analiz Mehmet’i dumura uğratmıştı. Selamet’in her lafı gediğine oturdukça aklındaki soru işaretleri yok olmuştu. Demek bu işin başını koskoca padişah çekiyordu; dayanamayıp soracak oldu. Selamet gülümseyerek,<br />
”Kim bilir çavuş, kim bilir? Şefik Paşamızın yaptırmadığını kim bilebilir? Düşünüyorum da Süleyman’ın kendisi bile yapmıştır belki. Baksana ilk önce o başlamıştı bağırmaya ‘batıyoruz, batıyoruz ‘diye. Yahu, gâvurun oğlu; dur bakalım kayık bir iki yalpalandı diye nereden çıkardın battığını? Hemen nasıl anladın durumun vahametini? yok yok odur o, o batırmıştır azizim.”</p>
<p>Kahkahaları birlikte koyverdiler. Mehmet yeni bir hayat dersi almıştı.<br />
“Demek soracaksın öyle mi? Tabii ya, soracaksın bir kere. Kimin bu hadiseden menfaati oldu?”<br />
<strong>BÖLÜM XIII</strong></p>
<blockquote><p>SAÇLARIN İPEK MİDİR, İPEK Mİ ÇİÇEK MİDİR<br />
YOKSA OMUZLARINA DÜŞEN KELEBEK MİDİR<br />
<strong>Kemal Şakir Yakar</strong></p></blockquote>
<p>Dilaver Paşa, yeni vazifesine başladıktan sonra tersane içindeki Kaptan Paşa Köşkü’ne taşınmıştı. Sebeb-i ziyaret uydurmak artık daha kolaydı Şefik için. Müveddet’i her görüşünde heyecanı katlanarak artıyor, kavuşacakları anı bütün gün hayal ederek vakit geçiriyor, buluşmanın ertesi günü de gece tattığı saadeti tekrar tekrar benliğinde yaşatıp avunmaya çalışıyordu. Ona öyle bağlanmış, öyle âşık olmuştu ki yemeden içmeden kesilip günden güne erimeye başlamıştı. Mehmet ondaki değişikliği ilk fark eden olmuştu. Giyimine kuşamına eskiden beri dikkat eden titiz adam, son günlerde daha da huysuzlaşmıştı. Mehmet Çavuş, artık komutanının kıyafetlerini terzihaneden getirip götürürken dünyanın azarını işitiyordu. Huysuz komutan, ya fesin kalıbını beğenmiyor ya ceketin kol yerinin ütüsüne bahane buluyor, hiç bahane bulamazsa da getirip götürürken pantolonun kat yerini düzgün kıvırmadığından dem vurup basıyordu kalayı. Mehmet, bu tür ince işlerden anlamadığından, bir dahaki sefer hata yapmamak için terzihanede vakit geçirmeye, ustalardan ütülenmiş kumaşların taşınması ile ilgili dersler almaya başlamıştı. Selamet onun incelip kibarlaşmak için gösterdiği çabayı uzaktan izleyip Anadolu delikanlısına neler yaptırılabileceğini kafasında oturtmaya çalışıyordu. İri elleriyle o incecik kumaşları taşırken düştüğü halleri, kendisine hiç de yakışmayan yürüyüşünü gördükçe, kibarlık denen mevhumun fıtri bir hususiyet olduğunu daha iyi anlıyordu. Olmuyordu işte, olmuyordu. Adamın ne eli ne ayağı ne de gövdesi böyle işlere uygun değildi ki.</p>
<p>‘Adama göre mi iş verilir, yoksa işe göre mi adam bulunur,’ diye alıp verdi kafasında.<br />
‘Osmanlı toprağı mümbittir,’ diye de ekledi, adam bolluğundan çok ne var ki.<br />
&#8216;Bizdeki adam sayısı havadaki kuştan fazladır yeri gelince. O yüzden bu memlekette işine göre adam değil, adamına göre iş bulunmuştur hep. Boş ver bunları Selamet, Mehmet Çavuş Şefik’le oyalanadursun, sen kalk da esnaftan kıtır toplamaya yollan bakalım&#8217; diye söylenerek yürüyüp gözden kayboldu.</p>
<p>Dilaver Paşa işi fazla uzatmamaya kararlıydı. Bu gençlere bırakacak olsa, kendi başlarına becerip de bir girişimde bulunacakları yoktu. Yakın ahbabı Hüsnü Paşa’yı bulmalıydı.  Şefik Paşa’yı da iyi tanıyan Hüsnü Paşa’ya bir akşam yemeğinde açtı vaziyeti. Durumdan vazife çıkarmakta pek cevval olduğu herkesin malumu olan Hüsnü Paşa, yemeden içmeden konuyu Şefik Paşa’ya açtı. Şefik, makamında otururken aniden kapı açıldı, içeri giren Hüsnü Paşa gök gürültüsü gibi bir nidayla yürüdü üzerine:<br />
“Yahu Şefik, evladım, ayağına kadar gelen misafire bir kahve söylemek de mi yok senin kitabında ha, böyle mi öğrettik biz size mektepte?”</p>
<p>Tiradını tam bitirmişti ki Şefik utangaç bir gülümsemeyle yerinden kalkıp hocası Hüsnü Paşa’nın eline sarılmak için koşmaya başladı. Yaşından beklenmeyecek bir hamleyle elini Şefik&#8217;ten kurtardı. İri ve yağlı gövdesini koltuğa bıraktı. Şefik, hocanın elini kavrayamayınca kapıya doğru koşmuştu. Hal hatırdan sonra Hüsnü Paşa hassas konuyu açtı:<br />
“Ee, maşallah arzu ettiğin mevkilere birer birer yükseldin evladım. Ama bir eksiğin kaldı. Hayırlısıyla onu da tamama erdirme vaktidir. Senden beklediğim hayırlı bir izdivaçtır artık. Bu vazifede sana yardım etmek de bana düşer haliyle. Aklında biri varsa hemen söyle ki hazır gelmişken o işi de görüp gözüm arkada kalmadan gideyim. Söyle bakalım, var mı kafanda böyle bir hanım kız? “</p>
<p>Şefik ziyaretin sebebini hemen anlamıştı. Hocayı fazla bekletmeden Müveddet için beslediği halisane duyguları anlattı. Karşı tarafın da kendisinden ümidi olduğunu hissettiğinden bahsederek durumu kibarca izah etti. Hüsnü Paşa tüm konuşulanları yalandan bir şaşkınlıkla dinledi. Mehmet‘in kendi elleri ile yan taraftaki ocakta yaptığı bol köpüklü acı kahveden büyük bir yudum alıp damağını şaklattıktan sonra söze girdi:<br />
“Pekâlâ evladım. Dilaver Paşa senin gibi akıllı, namus ehli, çalışkan ve gayretli bir genci başka nereden bulacak da sevgili kızının mürüvvetini görecek? Bana kalırsa bu iş olup bitmiştir. Fakat sen bana müsaade et biraz. Senin yanından çıkınca onun yanına uğrar, konuyu dillendiririm. Eğer müspet cevap alırsam hemen hazırlıklara başlar, Allah’ın emri peygamberin kavliyle kızımıza talip oluruz. Hadi bakalım, şimdiden hayırlara vesile olsun inşallah“ deyip apar topar kalkıp kapıya yöneldi.</p>
<p>Şefik temennalarla yolladığı hocasının ardından bir süre merdivenin başında dikilip kaldı.  Hayallerinin hakikate dönüşmesine az kalmıştı. Reddedilme korkusu bir şimşek gibi çakıp aynı hızla kayboldu içinden. Müveddet’in arzulu dudaklarını hatırlayınca bunun mümkün olamayacağına yeniden iman edip gülümseyerek Mehmet’e seslendi:<br />
”Mehmet Çavuş, söyle aşçıbaşına, akşama üç kişilik kebap döksün odama. Selamet’i alır gelirsin.”<br />
Mehmet böyle önemli günlerde komutanın nasıl kerem sahibi olduğunu bilirdi. Hemen mükemmel bir sofra hazırlattı odasına. Üç yakın arkadaş, evlilik hazırlıklarını bütün gece konuştular. Şefik sadece onların yanında rahatlıyordu. Taşınacağı evin nerede olacağını, alınacak eşyaların kimlerden temin edileceğini ve diğer önemli teferruatları konuştular. Selamet de Mehmet de esnaf camiasından bu işi yarı fiyatına seve seve halledecek bir dolu adam tanıyordu. Şefik böyle konularda burnundan kıl aldırmaz, kimselere temennada bulunmazdı. Onun yerine bu iki delikanlı yapıyordu pazarlığı. Böylelikle izzet-i nefisini incitmeden, her şeyin ucuzunu ve kalitelisini ayağına getirtmiş oluyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-20/">Haliç Bezirganları &#8211; 20</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haliç Bezirganları &#8211; 19</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-19/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ömer Levent Soydinç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2021 12:09:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=7187</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div>
<p>BÖLÜM XII GÖZE Mİ GELDİM SEN Mİ UNUTTUN GELMİYORSUN AH ÖYLE KARANLIK GECE Kİ RUHUM OLMUYOR SABAH Osman Nihat Akın 1826 senesinin nisan sonlarında Bahriye Nezareti&#8217;nden gelen yazıda on gün [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-19/">Haliç Bezirganları &#8211; 19</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div><p><strong>BÖLÜM XII</strong></p>
<blockquote><p>GÖZE Mİ GELDİM SEN Mİ UNUTTUN<br />
GELMİYORSUN AH<br />
ÖYLE KARANLIK GECE Kİ RUHUM OLMUYOR SABAH<br />
<strong>Osman Nihat Akın</strong></p></blockquote>
<p>1826 senesinin nisan sonlarında Bahriye Nezareti&#8217;nden gelen yazıda on gün sonra Sırp prensinin Tersane-i Amire’yi ziyaret edeceği bildirilerek gerekli hazırlıkların yapılması isteniyordu. İş yine Şefik Paşa’ya düşmüştü. Böyle ziyaretlerde yabancı milletlerin önünde küçük düşmemek için her türlü ihtimam gösterilirdi. Şefik gibi pimpirikli biri için kâbus dolu günler başlıyordu. Selamet ve Mehmet adamcağızın önünde arkasında koşturuyor, artık huyunu suyunu iyice ezber ettikleri için, onun uyarmasına gerek kalmadan gereğini yapıyor, yüreğine su serpiyorlardı. Sümbül gitti gideli karşılama merasimleri ve diğer teşrifat işlerinde Sümbül’ün başyardımcısı ile çalışıyordu. Şemsettin Efendi de Sümbül’ü aratmıyordu doğrusu. O da tıpkı Sümbül gibi Mehmet’e ölüp bitiyordu ya, uzun adamın o taraklarda bezi olmadığını anlayalı beridir, aralarındaki saygıya dayalı seviyeli ilişkiyi bozmamaya gayret ediyordu.</p>
<p>Ziyarete gelecek olan yabancı heyet bilhassa baruthane, haddehane ve marangozhane ile ilgili malumat almak istiyordu. Şefik Bey bu binaların tarihi geçmişini, mevcudun sayısını, senelik iş yükü, mevsimsel faaliyet değişikliklerine dair malumatı durmaksızın tekrarlayarak odasında ezber edip duruyordu. Şefik duvarlara baka baka ezber ededursun, Mehmet dışardaki işlerine devam ediyordu. Gezilecek binaları Arap sabunu ile defalarca yıkattırmıştı. Alet edevatı temizletip metal aksamını pırıl pırıl ovdurtmuş, amelelerle ustaların kıyafetlerinin temiz tutulması için ustabaşılar ile ayrı ayrı konuşmuştu. Mehmet görev şuuruyla hareket ederken çok acımasız olabiliyor, karşısındakilerin hudutlarını zorladığının  farkına varmadan sürekli olarak emir yağdırıyordu. Selamet onun bu çocuksu hallerini bıyık altından gülerek takip ediyor, şimdilik ses etmiyordu.</p>
<p>İçinden, “hâlbuki bizim millete iş yaptırmak için yumuşak başlı olmak gerekir. Okşaya okşaya yanaştın mı, koyun bile boynunu meleye meleye teslim eder kasap bıçağına. Seninki gibi zorlaya zorlaya güdersen, o sürü bir süre senin ardından gelir de bir boş anını yakalamaya görsün, başını alıp gitmesi bir olur; sonra ağlar oturursun,” diye geçiriyordu.<br />
******</p>
<p>Şefik Paşa odasında saatlerdir ezberini yapıyor, ara sıra uğrayan iki çavuşunun verdiği malumatla keyifleniyordu. Dilaver Paşa&#8217;yla samimiyetleri iyice ilerlemişti; Müveddet&#8217;le korulukta küçük yürüyüşler yapmalarına göz yumuluyordu. Bu, her tarafından neşe fışkıran, haylaz görünümlü genç kız onun aklını başından alıyordu. Korudaki yürüyüşler sırasında Avrupalı kadınlar ve oralardaki hayat tarzı hakkında sahip olduğu derin fikir, Şefik’te hayret ve hayranlık uyandırıyordu. Kızın kendisinden hoşlandığının elbette farkındaydı. Lakin Şefik mahcup tabiatlı bir adamdı. Birkaç kere kazaen de olsa elleri birbirine temas etmiş, kızın sakin kalarak tatlı tatlı gülümsemesi karşısında heyecana kapılıp elini çekmek mecburiyetinde kalmıştı. Fakat son görüşmelerinde olanlara hala inanamıyordu.</p>
<p>Dönmeye yakın, akşam serinliği çıkmıştı. Müveddet, kendini usulca Şefik’in omuzlarına bırakıp yürümeye başlayınca vücutları arasında ince bir tül gibi kalan hava boşluğuna rağmen genç kızın tenini teninde hissedecek hale gelmişti. Az ilerdeki kalın gövdeli ağacın altına geldiklerinde aniden durarak kızın alev alev yanan gözlerine dik dik bakıp solumaya başladı.  Şefik kızı oracıkta kavrayıp yere uzanmak için neler vermezdi ki&#8230; Ellerini sımsıkı yakalayıp minik öpücüklere boğdu.<br />
“Geç kaldık sultanım, annenizin dilinden kurtulamayız sonra,” dedi.</p>
<p>Kız fettan fettan gülümsüyordu:<br />
“Şimdi geç kalmaktan değil, asıl yarın erken gelmezseniz olacaklardan korkun beyefendi,” diyerek muzip muzip gülümsedi. Şefik şimdi yere basmadan yürüyor, bulutların üzerinden seyrediyordu İstanbul’u.</p>
<p>Birden sarsılarak uyandı; az önce düşlediği hülyadan şimdiki zamana döndü. Kapının önünde bir patırtı duydu. Birazdan Selamet kapıyı vurup girdi:<br />
“Komutan hazretleri, ziyaretçiler için iki çifte kürekli kayık hazırlattım. Kifayet eder mi diye tereddüde düştük. Ne emredersiniz?”</p>
<p>Şefik hemen hesapladı. Misafirlerle, onlara refakat edecek zabitleri de hesaba katınca bu sayının yetmeyeceği aşikârdı.<br />
“Evladım, siz bir kayık daha hazırlatın. Kabul sırasında kürekçiler hazırda beklesin. Hepsini sığdıramazsak üçüncü kayığı kullanırız.”<br />
Selamet selam çakıp çıktı.<br />
******</p>
<p>Büyük gün gelip çatmış, öğlen namazından sonra misafirler kara tarafındaki büyük nizamiye kapısından girerek Kaptan-ı Derya Sarı Süleyman Paşa’nın huzuruna kabul edilmişlerdi. Selamet, bütün hazırlıkları tamamlamış olmanın rahatlığıyla Mehmet’e olur olmaz şakalar yapıyordu. Doğruca iskeleye yönelen kafilenin başında Sarı Süleyman Paşa vardı. Her üç kayığa da eşit miktarda yolcu alınmıştı. Kıyıdan uzaklaşalı henüz on ya da on beş arşın olmuştu ki, en kalabalık olan, öndeki kayıkta garip bir yalpalanma oldu. Süleyman Paşa durumu fark ederek kıyıdakilere doğru bağırmaya başladı:<br />
” Eyvah ki eyvah yiğitlerim! Kayık su almaya başladı. Aman yetişin! Rezil olduk kefereye!”</p>
<p>Şefik Paşa da onun arkasında durmuş, yanı başındaki prensin korku dolu bakışları karşısında olan bitene bir anlam veremeden çaresiz gözlerle etrafına bakınıyordu. Birazdan diğer iki kayık da seviye kaybedip yavaş yavaş suya gömülmeye başladı. Durum ciddiydi. Müdahale edilmezse facia yakındı. Yüzme bilmeyenler de düşünüldüğünde vaziyet felaketti. Sarı Süleyman herkesten çok bağırıyordu:</p>
<p>”Ulan yetişin Müslümanlar, ulan ben öldüm ulaan! Yüzme bilmiyorum Şefik Paşa, ne yaparım ben ya rabbim, kurtarın yiğitlerim!” diye naralar atıyor, kıyıdakilerden yardım dileniyordu.</p>
<p>Kürekçiler, kayığı kıyıya doğru çevirip yaklaşmaya çabalasa da kayığın içinde sular iyice yükselmişti. Prens ve yanındakiler çoktan suya atlamış, şapır şupur kulaç atarak kıyıya doğru yüzüyorlardı. Sarı Süleyman ve birkaç sadık adamından başka kimse kalmamıştı kayıkta. Şefik yüzme biliyordu bilmesine de bu durumdayken Sarı Süleyman’ı terk edemezdi. Onu sakinleştirmeye çalışırken başını gayri ihtiyari kıyıdan yana çevirmişti ki küçük bir filikayla Hızır gibi gelmekte olan Mehmet ve Selamet’i gördü. Birkaç saniye sonra yetiştiler. Tam on kişiyi alarak kıyıya taşıdılar. Misafirler çoktan yüzerek çıkmışlardı sahile. Ölmekten kurtulunca rahatlayan Süleyman Paşa, şimdi bas bas bağırarak Şefik Paşa ve yardımcılarına ağza alınmayacak hakaretler ediyordu. Misafirler derhal divanhaneye alınarak kıyafetleri değiştirildi. Hemen hamam hazırlatıldı. Hususi tütsülerle ve kokularla hazırlanan göbektaşına alınan misafirlere Türk hamamında yıkanmanın bütün teferruatları bir bir sergilenerek tatsız hadise unutturulmaya çalışıldı. Kaptan Paşa’nın ısrarları neticesinde Prens Hazretleri Pera’nın en meşhur lokantasında akşam ziyafetine katılmayı kabul edince herkesin keyfi yerine geldi.</p>
<p>Fakat bu hadise devlet katında unutulmadı.  Misafirlerin yolcu edilmesinin hemen ardından geniş bir tahkikat başlatıldı. Kayıkları, battıkları yerden gavtabazlar çıkardı. Üç kayığın da tabanında muhtelif ebatlarda delikler açılmıştı. Belli ki; bu bir suikastti. Şefik Paşa tahkikatı bizzat yaptığı halde fail ya da faillere ulaşamamıştı. Kayıkların başına nöbetçi koymadığı için tersanenin nöbetçi zabiti başka yere sürgün edildi. Sarı Süleyman Paşa bütün bu olanlardan mesul kabul edilip azledilerek yerine Dilaver Paşa tayin edildi. Şefik Paşa için hiçbir isnatta bulunulmadı. Dilaver Paşa kendisine görev tevdi edilmesini takip eden günün sabahında makamına yerleşti. Şefik Paşa artık hem kethüda hem de kaptan-ı deryanın başyardımcısı olmuştu. Yeni vazifesi için odasına yerleşir yerleşmez iki rekât şükür namazı kıldı. Rahmetli babasının bulutların üzerinde bir yerlerden kendisini seyrettiğinden emindi.</p>
<p><strong> -SÜRECEK-</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-19/">Haliç Bezirganları &#8211; 19</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haliç Bezirganları &#8211; 18</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-18/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ömer Levent Soydinç]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Dec 2020 10:46:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=7107</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div>
<p>BÖLÜM XI GEMİYE ÇEKTİK YELKEN BİZ SEFERE GİDERKEN DUA EYLE SEVDUĞUM GELEYİM DAHA ERKEN Anonim- Rize 1825 Ekim sonları yaklaşmıştı. Sümbül Efendi’nin haklı şöhretinin bir anda yerle yeksan olacağını söyleseler [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-18/">Haliç Bezirganları &#8211; 18</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div><p><strong>BÖLÜM XI</strong></p>
<blockquote><p>GEMİYE ÇEKTİK YELKEN<br />
BİZ SEFERE GİDERKEN<br />
DUA EYLE SEVDUĞUM<br />
GELEYİM DAHA ERKEN<br />
<strong>Anonim- Rize</strong></p></blockquote>
<p>1825 Ekim sonları yaklaşmıştı. Sümbül Efendi’nin haklı şöhretinin bir anda yerle yeksan olacağını söyleseler kimseler inanmazdı. Dilaver Paşa’nın bahçe tanzimini yaptıktan sonra, yüksek cemiyet arasında çok meşhur olmuştu. Cuma günleri çalışmadığı öğrenilmişti. Hafta sonu eğlenceleri için bol bol iş davetleri alıyordu. Herkesin evini farklı tarzlarda süslemeyi becerdiği için talepler hiç durmuyordu. Kazandığı hatırı sayılır parayı en pahalı kıyafetlere, ayakkabılara harcamakta tereddüt etmiyor, geri kalan parayı Pera’nın sefahat âlemlerine dalıp genç delikanlı ayartma peşinde harcıyordu.</p>
<p>Viyana’daki harp sergisine ilk defa iştirak edilecekti.  Bahriye Nezareti’nde düşünülüp taşınılmış, sergiye iştirak edecek evsafta askeri mühimmat bulunamamıştı. Nihayet, Sümbül Efendi’nin yaptığı gemi süslemeleri geldi akıllara. Saltanat kayıklarından birinin Sümbül Efendi tarafından yeniden elden geçirilmesine karar verildi. Geleneksel süslemelerimizle Avrupai bezemelerin bir araya getirilip harmanlanacağı yeni bir tarzın Viyana’da ses getireceğine inanılıyordu. Sümbül Efendi bütün işini gücünü bırakmış, iki aydır bu kayıkla uğraşıyordu. Teslimata iki gün kalmıştı. Yirmi arşın uzunluğunda, iki arşın genişliğindeki saltanat kayığında altı çift kürek mevcuttu. Kayığın kıç tarafındaki padişah köşkü daha evvel yeteri kadar süslenmişti. Direkleriyle fenerleri som gümüşten, içerideki döşemeler ise değerli taşlarla bezeliydi. Sümbül, bütün gümüş aksamı tepeden tırnağa parlattırdı. Döşemenin üzerindeki kumaşları yeni baştan ipeklilerle değiştirdi. Baş taraftaki geniş burunluğu çıkarttırıp marangozhanede yeniden yaptırdı. Çizimini kendisinin yaptığı yeşilbaş ördekler, martılar, karabataklar kanaviçe gibi işlenmişti tahtaya. Abanoz ağacından yapılmış dev parçayı burun kısmına zar zor oturttular. Kayığın her iki yanına, su altında kalacak kısımlar da dâhil olmak üzere rengârenk balıklarla, deniz kabuklularının resimlerini işletti. Padişah köşkünün giriş kapısına sedef kakmalarla çiçek desenleri koydu. Kürekler kırmızıya boyanmış, sap kısımlarına yeşil yapraklar işlenmişti. Kayığı çeken hamlacıları hayal ettikçe içinin yağları eriyordu. İstanbul delikanlıları arasından ihtimamla seçilen hamlacı takımı, güçlü kuvvetli olmalarının yanında hayli kibar oluyorlardı. İpek cepkenleri üzerlerinde, çıplak kolları ve zeytinyağı sürülmüş gövdeleriyle koca kayığı ip gibi dümdüz ilerleten on iki yakışıklı gençle seyahat ederken hayal etti kendini. Belki talih o gün ona da gülerdi kim bilir. Hazırlıklar tamamlanmış, Haliç’in tertemiz sularına gelin gibi indirilen saltanat kayığı çok beğenilmişti. Bu iş için hususi hazırlanan bir gemiye yüklenen koca kayığın Viyana yolculuğu hayli maceralı ve sıkıntılı geçmişti. Hakkı Bey isimli bir maliye memuru görevlendirilerek kendisine altmış lira da harcırah verilmişti. Bu paraya yol boyunca yapılacak her türlü masraf da dâhil edilmişti. Kayığı Tuna Nehri’nin denize döküldüğü yere kadar gemiyle götürmüşlerdi. Daha sonra Tuna’da seyreden hususi gemilerden birine yüklenen saltanat kayığının Viyana’ya ulaşması tam on bir gün sürdü. Sergi başlayalı iki gün olmuştu. Kayığı ve yolcusunu karşılayan Osmanlı Sefiri Moris Bey, kayığa refakat ederek sergi sahasına yerleştirilmesine bizzat nezaret etmişti.<br />
******</p>
<p>Ertesi gün Viyana’da konuşulan tek konu Osmanlı’nın saltanat kayığı olmuştu. Herkes gülmekten kırılarak birbirine bu kayıktan söz ediyordu. Diğer ülkelerin sergilediği savaş makinelerini, buharlı gemileri, modern topları, yeni pusulaları, savaş gemilerini gezip görenler, Sümbül Efendi’nin kayığıyla karşılaştıklarında önce derin bir şaşkınlığa kapılıyor, sonra da kahkahaları koyuvermekte birbirleriyle yarışıyorlardı. Yüzlerce sert görünümlü, alev kusan, metal yığını savaş aletinin arasında saltanat kayığı, doğunun nazlı bir prensesinin oyuncak kayığına benziyordu. Moris ve Hakkı Bey ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Serginin bitmesine henüz yirmi gün vardı. Apar topar bir mektup yazarak acele kaydıyla payitahta ulaştırılması için postaya verdiler. Cevap bir hafta sonra geldi. Derhal sergiden çekilmeleri emir olunmuştu. Fakat bu arada olan olmuş, Viyana’da neşredilen bütün neşriyatta, bu olay alaya alınıp mübalağayla süslenerek anlatılıp durmuştu.</p>
<p>Kayık sağ salim vatana döndü. Bu büyük mahcubiyetin faturası elbette zavallı Sümbül Efendi’ye çıkarıldı. Kayık fikri ondan çıkmadığı gibi, süsleme fikri de onun değildi. Fakat her ne hikmetse, kadim Osmanlı geleneği bu skandalda da harfiyen tatbik edilmiş, hiç suçu günahı olmadığı halde kabak onun başına patlamıştı. Tersane-i Hümayun’daki vazifesine son verildi. Yüksek cemiyet mensuplarına el altından gönderilen üstü kapalı tehdit ve tembihler neticesinde bir daha hiçbir yerde iş bulamadı. Selamet onun akıbetini çok araştırdı. Nereye gittiğini de hayatta olup olmadığını da kimse bilmiyordu. Bir zamanlar bir Sümbül Efendi dolaşmıştı bu muazzam tersane binalarının arasında, hepsi o kadar. Osmanlı ruhu ise ilelebet payidar kalacaktı.</p>
<p><strong>-SÜRECEK &#8211;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-18/">Haliç Bezirganları &#8211; 18</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haliç Bezirganları &#8211; 17</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-17/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ömer Levent Soydinç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Dec 2020 11:16:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=7050</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div>
<p>O akşam kürek mahkûmlarının yattığı kısımda geziniyordu. Yeni getirilen tombulca delikanlının hikâyesini merak ediyordu. Günlerdir yemeden içmeden, bir köşede sessiz sessiz oturup arpacı kumrusu gibi düşünen genç adamın yanına sokularak, [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-17/">Haliç Bezirganları &#8211; 17</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div><blockquote><p>O akşam kürek mahkûmlarının yattığı kısımda geziniyordu. Yeni getirilen tombulca delikanlının hikâyesini merak ediyordu. Günlerdir yemeden içmeden, bir köşede sessiz sessiz oturup arpacı kumrusu gibi düşünen genç adamın yanına sokularak, elindeki soğuk şerbet bardağını uzattı. Kafasını yerden kaldırıp isteksizce bardağa uzanan tombul delikanlı şerbeti bir dikişte bitirdi.</p></blockquote>
<p>“Geçmiş olsun birader, hangi rüzgâr attı seni buraya? Pek öyle ite uğursuza benzer bir halin de yok. Anlatmak istersen dinlerim. İnsan anlata anlata ferahlar böyle yerlerde. Bakarsın derdine derman olacak bir ilaç buluruz, belli mi olur. Hele söyle bakalım, kime ne yaptın ya da kim sana ne yaptı da geldin düştün buraya?”</p>
<p>Adam hiç konuşmadan başını önüne düşürdü. Selamet anlattırmaya kararlıydı. O da yanına çöküp beklemeye başladı. Bir zaman öylece susup oturdular.</p>
<p>“Adım Mustafa, Gevşek Mustafa da derler ama kulak asma diyen terbiyesizlere. Başkaları gibi cevvalce ortaya atılıp da yalandan çalışırmış gibi görünüp, ense yapacak adam değilim ben. Şimdiye kadar verilen her vazifeyi layıkıyla yaptım. Bir kere bile arkama dönüp de nedendir diye sormadan iş çıkardım. Konyalıyım ben ağabey; bir şeyin önünü ardını fazla sormadan yapmayı bana ustam öğretti sağ olsun. Etli ekmeğimiz meşhurdur bizim ağam. Mevlana-i Rumi Hazretleri&#8217;nin türbesine çıkan yokuşun başında iki katlı bir dükkân vardır, şöyle maviye boyalı. Boyası epeyce döküldüydü ya, üç senedir gitmişliğim yok, belki usta başka renge boyamıştır yalan olmasın şimdi, işte o dükkan benim mekânımdır. Kendimi bildim bileli orada çalıştım ben biliyon mu? Ana baba arama bende, ikisini de görmedim, bilmedim. Tek gözü kör bir ninem var, o yanına aldıydı bir vakit…”</p>
<p>Uzun zamandır kimseyle konuşmadığı belliydi. Bir solukta, arkasından atlı kovalıyormuş gibi hızlı hızlı anlatıyordu. Selamet’in yüzüne baktı; sıkılmadan dinlediğini görünce rahatlayıp devam etti:<br />
”Beş yaşında ya var ya yoktum, pek hatırımda değil, bu Celadet Usta&#8217;nın yanına çırak koydu beni ninem. Ekmek fırınıydı emme etli ekmeği daha meşhurdu. Akşamları üst katta uyurdum tek başıma. Sabah ezanıyla kalfa gelir açardı dükkânı ama ben olmasam ne yaparlardı bilmem. Daha ezan sesini duymamla fırlar kalkardım yattığım çuvalın üzerinden. Hamurun suyunu ben taşırdım, tuzunu ben tartardım. Yerleri akşamdan silip pırıl pırıl bırakırdım namussuzum. Hamur bezlerini tastamam eder, fırın ocağının yanına kat kat yapıp koyardım. Bak böyle anlatıp duruyom emme, o zaman da yavaş çalışırdım ben. Bu kadar işi yapan kim, bu düzen nasıl böyle eksiksiz gidiyor diye soran eden olmazdı. Sesim çıkmazdı da ondan ağam, ben yaptım demeyi bilemezdim de ondan… “</p>
<p>Şimdi başını dik tutarak konuşuyordu:<br />
“Neyse işte, sonra sonra işi kavradıkça hamura elimi değdirdiler. Bir yufka ekmek yapardım ki altından gökyüzündeki yıldızları seyre dursan şaşırmazdı kimse, o kadar ince açardım mübareği. Ah, ah, ahh! Şimdi çağırsalar da gel bakalım aç şu hamuru deseler becerebilir miyim yeniden, bilmem ağam. Bu işlerde elin işledikçe ustalığın hükmünü sürersin. Değil mi ki işine küstün, işin de sana küser; ben onu bunu bilmem, eli işleyen adamı yolundan çevirmek günahtır. Bırakacaksın ki ilerlesin, daha iyisini becersin.”</p>
<p>Selamet bu mevzuyu hiç düşünmemişti, hak verdi Gevşek Mustafa’ya:<br />
“Ee, ne oldu da buraya düştün, hele onun yakınından geç de bilelim Mustafa Ağa,” dedi.</p>
<p>Mustafa derin derin iç çekerek anlatmaya devam etti.<br />
“ Artık kalfalıktan da öteye geçmiş, usta olmuştum. Celadet Ağa çoğu günler işe geç gelmeye başlamış, bütün düzenden intizamdan beni mesul görmeye başlamıştı. Peltek bir kocakarı vardı bizim ustanın mahallesinde. Ekmek almaya gide gele çok sevmişti beni. Elim para görmeye başlamış, bir ev tutup yerleşecek kadar biriktirmiştim allahıma şükür. Ninem benim o günlerimi göremeden terk-i diyar eyledi&#8230;”</p>
<p>Selamet bu duyguyu daha önceden kendisi de tattığı için iyi biliyordu. Gözünün önünden bir an gelip geçen acıma duygusuna aldırmadı:<br />
”Başın sağ olsun, Allah rahmet eylesin birader,” diyebildi.“<br />
“Sağ olasın ağam, dostlar sağ olsun. Bu peltek karı bir gün eteklerini yeldire yeldire telaşla geldi dükkâna. Beni bir köşeye çekip fısır fısır konuştu durdu. Meğer bana kız bulmuşmuş. O da benim gibi öksüz, sahipsiz bir kızmış. ‘Ama bir gör, ay parçası mübarek!’ diye de methiyeler düzüyordu. Neyse uzatmayalım, ben kızın yüzünü bile görmeden peltek kocakarıya inanıp razı oldum. Bir hafta içinde bizim ustanın da he demesiyle oldu bu iş. Nazlı’yı ilk gece gördüğümde feleğim şaştı.”</p>
<p>Selamet gülecek oldu:<br />
“Çok mu çirkindi yoksa?”<br />
“İlk defa şansım yaver gitmişti ağam. Meğer kocakarının söylediğinin fazlası yokmuş da, eksiği varmış. Allah&#8217;a şükürler olsun, huyu da pek güzel çıktı. İki öksüz, koca dünyayı karşımıza alıp da, birbirimize sımsıkı sarılarak kambur felekle dövüşmeye başladık. Usta dükkâna ortak edecekti beni. Tam o işi konuşmak için ertesi günün gelmesini bekliyordum ki emir çıktı. Daha neferliğime iki sene vardı ağam, tam iki sene. Bu kadar erken beklemiyordum ben bu yazgıyı, lakin elden ne gelir. Tabii apar topar götürdüler herkesi. Gencecik hanımı bıraktığıma mı yanayım, işimin başında aslan kesilip Konya’yı önüme katıp götürecekken, hayallerimin altüst olmasına mı yanayım bilemedim…”<br />
Kederi artmış olmalıydı; kafası yeniden önüne düştü:<br />
“Gözümü açtım ki ne göreyim, bir baktım ki kocaman bir geminin içinde bahriyeli kıyafetiyle ambara atılmışım. Yanımızda yöremizdeki çavuşlar gözümüzün yaşına bakmadan on beş gün içinde topçu neferi yapıp kaptan paşanın kalyonuna atıverdiler bizi. ‘Bre aman biz Konyalıyız, denizi ömrümüzde görmedik’ desek de ne fayda? Kusmaktan helak olan mı ararsın, fırtınalardan korkup altına kaçıran mı ararsın? ‘Toprak altına yedi kat kök bağlamışız bir kere, ayağımız yere basmazsa öldük bilin ağalar!’ deyip yalvarsak da kâr etmedi. Bir talim çavuşumuz vardı hiç unutmam. &#8216;Osmanlı neferi her güçlüğü Allah’ın izniyle yener de, dünyayı sırtına çuval gibi alıp şuradan şuraya gık demeden atıverir evlatlarım. Hadiyin gaari, şu top güllesini en çabuk kim yetiştiriyor topun ucuna görelim bakalım!’ diyerek hepimizi galeyana getirmeyi pek bilirdi. Yavaş mavaşım ama bakma sen, bütün hepsinden önce koyardım gülleyi topun ucuna da, ötekilere de yardıma giderdim. İşin belini bükmek için sürat lazım değil insana. Asıl mühim olanı, neyi nerede yapacaksın, hangi işi önce göreceksin bunları kestirmektir. İşi ferasetle yoluna koymazsan netice hüsran olur. Bizim sığır alayı oradan oraya koşturup gülleleri kavrayıp kucaklamaktaki ferasete vâkıf olmadıkları için başarısız oluyorlardı. Keşke ben de beceremeseydim ağam, keşke hep sonunculuğa güreşseymişim. Bak başıma ne işler geldi.”</p>
<p>Selamet hikâyenin gittiği yeri kestirememişti:<br />
”Yahu ne güzel anlatıyorsun birader, madem bu kadar iyi topçu neferiydin, ne oldu da şimdi buradasın, anlamadım doğrusu,” diye yol verdi lafın arkasına.<br />
Mustafa olanlara kendisi de inanamamış gibi bir surat ifadesiyle devam etti:<br />
“Ah birader ah, sonrası tam bir felaket. Kimseleri inandıramadım olanlara. Kadı hazretleri davamı iki günde tamamladı. Ne şahitleri doğru düzgün dinledi ne de benim ifademi ciddiye aldı. Kırdı kalemi kesti cezamı sağ olsun. Olanlara en çok ben kahroldum, ben yıkıldım ama ne fayda. Suç başkasının da olsa suç aleti elimde kalmıştı. Zahirle hakikat bazen yer değiştirebiliyormuş demek ki. Kimseler inanmak istemedi suçsuzluğuma. İnansalar işin ucu zabitlere dokunacaktı elbette. Konyalı Mustafa’yı harcamak kolaydı, onlar da harcayıverdiler. “<br />
Selamet sabırla dinliyordu:<br />
“Allah Allah, bak şimdi çok merak ettim. Ne kadar ceza kestiler ki?”<br />
Mustafa cezayı tekrar hatırlayınca farkında olmadan yüzünü buruşturdu. Midesindeki acı su ağzına kadar gelip geri gidiyordu.<br />
“ Eğer ölmez de sağ kalırsam bu zindanda, on iki sene sonra çıkarmışım ağam, tam on iki senem varmış çekeceğim.”<br />
Selamet çok şaşırdı. Kalyonun içinde ne yapmıştı da bu kadar ağır bir ceza yemişti bu adam.<br />
“ Yoksa birinin ırzına mı musallat oldun Mustafa Efendi, padişahımız hiç affetmez böyle işleri bilirsin.”<br />
Mustafa&#8217;nın suratı kıpkırmızı oldu.<br />
“ Efendi, efendi, sen beni kime benzettin. Biz Konyalıyız. Evvel Allah erkekliğimizi çiğneyip de bok yoluna düşürecek adam çıkmaz bizden. Sen onu buradaki Bizans artıklarından ummalısın,” diye çıkıştı.<br />
“Estağfurullah birader,” diye eteklendi Selamet.<br />
“Hayır, yani anlamadığım için sordum, nasıl bir iftiraymış ki bu?”<br />
“ O gün sabah erkenden sefer hazırlığı için toplandık. Bizim kalyon başta, diğerleri arkada kırk beş parça gemiyle Beşiktaş’tan demir alıp Marmara’dan Gelibolu istikametine doğru yola koyulduk. Padişahın sarayından geçerken âdet olduğu üzere kuru sıkı dolu top gülleriyle bütün gemilerden yirmi bir pare atış yaparak selama durup yola devam ettik. Altı yedi saat kadar sonra Gelibolu’ya yaklaşırken hepimizi top başlarına geçirdiler. Meğer donanmanın böyle bir âdeti varmış. Dinimize ve padişahımıza büyük hizmetleri geçen mübarek insanların yattığı türbelerden geçerken saygı gereği top atışı yapılıp selama durulur, sonra da bütün mürettebat güverteye toplanarak, imam efendi eşliğinde dualar okunurmuş. Topların nizam ve intizamından mülazım-ı evvel Hamit Efendi mesuldü. Tam türbenin bulunduğu köye gelince gemiler yavaşladı. Komutanın emir vermesiyle ardı ardına gülleleri patlatmaya başladık. Ortalık aniden aleve kesti. Kafamı lombozdan çıkarıp bakınca dehşete kapıldım. Benim atış menzilimdeki köy meydanı havaya uçmuştu. Kocaman bir çınar ağacı devrilmiş, yıkılan iki evin içinden dumanlar tütüyordu. Kuru sıkı yerine gerçek güllelerle atış yapmıştım. Apar topar kıyıya çıkartılan sandallardaki askerler evlere dağıldı. Allahtan kimseye bir şey olmamıştı. Köyün ahalisi tarlalara çalışmaya gittiğinden kimse ölmemişti çok şükür. Köy muhtarı bulunduktan sonra hasar tespiti yapıldı. Hasarın telafisi için Kaptan Paşa yüklü bir miktar yardım yaptı.</p>
<p>Suçlu derhal bulunmuştu Selamet Efendi; bendim tek suçlu.  Gülleleri her topun neferi kendi gider alırdı ambardan. Topların yanında en azından on adet hazır kuru sıkı gülle bulundurulurdu. O sabah yola çıkarken kuru sıkıları kendi ellerimle hazırlamış, dizmiştim yanıma. Saray açıklarında selamlama yaptıktan sonra hiç ellemedim gülleleri. Bu işi zindanda çok düşündüm sonradan. Benim tahminim, bu aklı evvel Hamit Efendi, benim yokluğumda güllelerin eksik olduğunu fark edip tamamlatmak istemiş, salağın biri de hakiki güllelerle tamamlamıştı top başlarını. Benim de dalgınlığıma gelmiş, harp güllelerini doldurup doldurup boşaltmışım köyün üzerine. Bunu kimseye anlatamadım tabii. Şahit bulmam da mümkün olmadı. Herkes sırtını döndü, işte böylece soluğu burada aldım Selamet Ağam.”</p>
<p>Şimdi Mustafa tekrar kederlenmiş, deminden beri konuşan kendisi değilmiş gibi sessizliğe bürünmüştü. Selamet manzarayı gözünde canlandırdı. Köy meydanındaki tavukların oraya buraya kaçışlarını, Kaptan Paşa’nın suratının halini aklına getirdikçe içinden gülmek geliyordu. Bu zavallı delikanlının hiç suçu yoktu, bundan emindi. Ama donanmada ve diğer birliklerde işlerin böyle yürüdüğünü bildiği için hiç şaşırmamıştı. Her zaman en alttakinin canı çıkardı. İt ite, it kuyruğuna diyen boşuna dememiş. Bahriye cehenneminde göz göre göre ipini çekerlerdi adamın. Hoş, burası da memleketin bir aynası sayılırdı. ‘Başka yerlerde farklı mı ki?’ diye düşündü. Buna benzer sürüyle hikâye dinlemişti bu zindanda. Divan-ı harbe çıkarılanların ekseriyeti ya erattan ya da en fazla küçük rütbeli zabitlerden olurdu.</p>
<p>Mustafa’yı neşelendirecek haberi sona saklamıştı.<br />
“Hiç kendini kedere kaptırma. Allah bir kapıyı kaparsa ötekini ardına kadar açar sevdiği kulları için. Pek yakında padişahımız af çıkaracakmış. Bunu saraya çok yakın ağızlardan duydum inan ki. Sen hala kafanı yastığa rahat koyup uyuyorsan gerisini dert etme. Doğru sallanır ama yıkılmaz ağa. Bak görürsün, bir seneye kalmaz çıkarsın bu delikten. Yarın Şefik Paşa ile konuşurum. Mutfakhanede senin gibi usta bir hamurcuya çok ihtiyaç var zaten. Amma bir şartla. O etli ekmeklerden ilk önce ben tadacağım, kabul mü?” dedi.</p>
<p>Mustafa susuzluktan solmuş bir fesleğen iki yudum suyla nasıl canlanırsa öyle canlandı Selamet’in gözleri önünde. Selamet’i omuzlarından sımsıkı kavrayarak sarsmaya başladı :<br />
“ Sahi mi ağa, sahi mi söylüyorsun. Çok bahtiyar oldum, çok bahtiyar&#8230;”</p>
<p>Sözlerini tamamlayamadı. Gözyaşları senelerdir birikmiş de bir türlü boşalamamış gibi döküldü. Başını Selamet’in omzuna yaslayıp küçük bir oğlan çocuğu gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Selamet’in omzu su içinde kaldı.</p>
<p>-SÜRECEK-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-17/">Haliç Bezirganları &#8211; 17</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haliç Bezirganları &#8211; 16</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-16/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ömer Levent Soydinç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2020 12:27:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=6999</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div>
<p>Saltanat ailesinin fertleri, hizmetlileriyle devlet erkânının ileri gelenlerinden mürettep davetli kalabalığı Sultan’ın üçüncü kadın efendisi Dilpesend Sultan’ın sahilhanesinin denizlik tarafındaydılar. Şehzade sünneti için tertip edilen merasimleri takip eden hafta boyunca [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-16/">Haliç Bezirganları &#8211; 16</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div><p>Saltanat ailesinin fertleri, hizmetlileriyle devlet erkânının ileri gelenlerinden mürettep davetli kalabalığı Sultan’ın üçüncü kadın efendisi Dilpesend Sultan’ın sahilhanesinin denizlik tarafındaydılar. Şehzade sünneti için tertip edilen merasimleri takip eden hafta boyunca payitahtın kadın hanımlarının böyle ziyafet ve eğlenceler tertip etmesi âdettendi. Bu türden debdebeli davetler kadın efendiler arasındaki üstü örtülü rekabetin gün yüzüne çıkması, kimin daha zengin ve muteber olduğunun ispatına fırsat kabul ediliyordu. Büyük koruluğun önüne kurulu geniş sofralarda yenen akşam yemeğini müteakip deniz tarafındaki koltuklara geçilmiş, ev sahibesinin tertip ettiği havai fişek temaşası bekleniyordu. Şimdi bahçedeki bütün kadınlar, Dilaver Paşa’nın sahilhanesinin önündeki muhteşem manzarayı konuşuyordu. Fazilet Hanım, etrafındaki meraklı kalabalıktan hayli memnun, bahçenin teşrifatıyla alakalı tafsilatlı bilgiler veriyor, bire bin katarak eserini daha da şişirmekle meşgul oluyordu. Dilaver Paşa’nın etrafında da benzer bir halka vardı. Yol boyunca sergilenen havai fişek atışlarından efsunlanmış erkek kalabalığının ısrarlı sorularından hem bunalan hem de müthiş bir keyif alan Paşa, lüzumsuz tafsilatlarla misafirlerin kafalarını şişirmeye başlamıştı. Dilpesend Hanım, bizzat yanlarına gelerek ince zevklerinden ve yenilikleri yakından takip etmelerinden hem Sultan Hazretleri’nin hem de kendisinin oldukça memnun olduklarını söyleyip iltifatlarda bulundu. Dilaver Paşa, yerlere kadar eğilip hürmetlerini sundu. Padişahın kulağına gidecek övgüleri şimdiden duyar gibi oluyordu. Gözlerini kısmış, az ötedeki karanlık suların üzerinde beliren hayali aynada beliren vezirlik beratını okumaya çalışıyordu.</p>
<p>Hanif ve Hamadi’nin bahtı bu hadiseden sonra açıldı. Açılmak ne kelime, adeta küllerinden doğdular. Sırlarını kimseyle paylaşmadıkları için bütün iş teklifleri onlara yapılıyordu. Kısa sürede zengin oldular. Havai fişeklerin karada yangına sebebiyet vermeden kullanılabileceği artık ispatlanmıştı. İki zeki adamın kurduğu müessese sayesinde, sadece İstanbul değil, Anadolu’nun zenginleri arasında da bu âdet yayıldı. “Mısırlı Biraderler” şirketinin fabrikasında hazırlanan fişekler artık her yerde satılıyordu. Selamet bu iki kurnaz Mısırlının gösterdiği ilerlemeyi bir yandan hayret, bir yandan da gıpta ederek izliyordu. Bu memlekette para kazanmak hem çok basit hem de çok müşküldü. Buna bir kere daha iman etmişti.</p>
<p><strong>BÖLÜM X</strong></p>
<blockquote><p>HANİ BENİM ELLİ DİRHEM PASTIRMAM<br />
KONYALIDAN BAŞKASINI BASTIRMAM</p>
<p><strong>Fethiye Korkmaz</strong></p></blockquote>
<p>Yazın bu en sıcak günlerinde Haliç kenarında sivrisinekten geçilmiyordu. Kâğıthane deresinin durgun sularında besiye yatan larvalar, civar köylerin ahırlarında iyice semirdikten sonra gece yarısına doğru Kasımpaşa tarafına doğru yola çıkarak tersanedeki binlerce körpe neferin iliğini sömürmek için saldırıya geçiyordu. Böyle bunaltıcı gecelerde Selamet’in en büyük zevki zindana uğrayıp mahpuslarla sohbet etmekti. Hayatın kahpeliğini, “düşene bir tekme de sen vur” düsturunun ete kemiğe bürünmüş halini orada bütün çıplaklığıyla müşahede edebiliyordu. İmparatorluk coğrafyasının her yerinden gelmiş her türlü adama rastlamak mümkündü zindanın kuytuluklarında. Tersanenin arka tarafına inşa edilmiş eski yapı üç kısımdan meydana geliyordu. Öndeki kısım diğer ikisine göre kısmen daha rahattı. Hiç olmazsa havalandırma pencerelerinin kanatları daha geniş olup denize baktığı için ferahtı. Burada gemi inşasında çalıştırılan sanatkâr mahpuslar tutuluyordu. Elleri iş tuttuğu için acımasız zindan çavuşları tarafından fazla işkence görmüyorlardı. İkinci kısımda kürek mahkûmları ile affı kabil olmayan suçlardan yatan mahkûmlar tutuluyordu. Bunlara hiç acımıyordu çavuşlar. Kah günlerce kürek çektirilip kah en ağır işlerde kullanıldıkları yetmiyormuş gibi, ücret mukabilinde ticari gemilerde de kullanılıyorlardı. Bazen o kadar çok talep geliyordu ki, sırf bu kiralama işi için ihaleye çıkılıyor, en yüksek peyi süren gemici, mahkûmları eliyle seçme fırsatı buluyordu.  Selamet o ihalelere her katılışında, bu şişman, gamsız suratlı, tıknaz ve çirkin tüccarlara baktıkça fenalık geçirir, aklında cevaplayamadığı sorularla kıvranır dururdu.</p>
<p>Hapishanenin son kısmında revir binası yer alıyordu. Haseki Sultan’ın kurtarıldığı gün Selamet’in koşarak gelip, kendisinin yaptığı hamleleri taklit ederek Mehmet’i kurtardığını fark eden revir tabibi Sadi Bey, o günden beri onu çok seviyordu. Bu genç tabiple aralarında sıcak bir samimiyet teessüs etmişti. Onun sayesinde istediği zaman zindana girip çıkabiliyor, mahkûmlarla dilediğince sohbet edebiliyordu. Sadi Bey’den tıp ilmiyle alakalı meseleleri, yaygın görülen hastalıklara ön almak için alınması gereken basit tedbirleri öğrenmekten haz duyuyordu. Kendine duyduğu itimat, yeni şeyler öğrendikçe artıyordu. Öğrenmek için gayret göstermek, zaman ayırmak, en başta da buna niyet etmek şarttı. ‘Memleketin insanı hep kolaycılığa meyilli nedense’ diye düşünüyordu.</p>
<p>&#8216;Çocukluktan itibaren böyle büyütülüyoruz,  başımıza her ne kötülük gelirse gelsin; sebepten ziyade neticeyle alakadar olmaktan sünger gibi olmuş beynimiz. Sonucun fenalığından ziyade sebebin fenalığıyla alakadar olmayı tercih edebilseydik eğer, şerrin tekrarına mani olmayı da becerirdik. Lakin ne çare ki, bizim millet her müşkülünü başkasına ihale edip kolayından kurtulmaya meyilli çocuklar gibidir.&#8217;</p>
<p>Kendi kendine söylenerek yürüdüğünü gören arkadaşları, bu tuhaf adama fazla yaklaşmaktan imtina ediyorlardı. Onunla yakın samimiyet kurabilen tek insan Mehmet’ti. Selamet de bunun farkındaydı. Mehmet’i tetkik etmeye başladığı o ilk günlerdeki kanaati, daha sonra da hiç değişmemişti. Bu uzun boylu, gamsız görünüşlü, çatık kaşlı, heybetli adamın dış görünüşünün sertliğine rağmen pamuk gibi bir kalbi vardı. Hiç kimse için kötü konuştuğunu görmemişti. Öyle önüne gelenle samimi olabilecek bir adam da değildi Mehmet. Selamet onun yanında kendini çok rahat hissediyordu. Neredeyse doğduğu andan itibaren kimseye itimat etmemeyi öğrenerek hayatta kalmıştı. Bu kadar ağır bir kalkanla dolaşmak kolay değildi. Farkında olmadan o kalkanın derisini iyice kalınlaştırmıştı. Bunu ancak Mehmet ile sohbet etmeye başladıktan sonra anlamıştı. Mehmet onun her söylediğini peşinen doğru kabul edip her dediğini yapıyordu. Şimdiye kadar onun tek bir sırrını başkalarıyla paylaşmamıştı. Bu ketumluğu kendi sırları söz konusu olduğunda daha da fazlaydı. İşte Selamet’i en çok rahatlatan da buydu. Öyle ya, tersane içinde döndürdükleri dümenin çakılmaması için bu en can alıcı husustu.</p>
<p>-SÜRECEK-</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-16/">Haliç Bezirganları &#8211; 16</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haliç Bezirganları &#8211; 15</title>
		<link>https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-15/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Ömer Levent Soydinç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 Dec 2020 10:24:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür-Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hekimcebakis.org/?p=6948</guid>

					<description><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div>
<p>Şefik’le Selamet bu işlerle oyalanırken Sümbül Efendi, yanına Mehmet’i alarak daha önce yaptığı işler sırasında tanıştığı çiçekçilere uğradı. Güneş yükselmeden Sümbül’ün istediği bütün fideler satın alındı. Mehmet’in hiç bilmediği muhtelif [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-15/">Haliç Bezirganları &#8211; 15</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="margin-bottom:20px;"><img width="1600" height="1200" src="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Halic-bezarganlari" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari.jpg 1600w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-300x225.jpg 300w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-768x576.jpg 768w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-1024x768.jpg 1024w, https://hekimcebakis.org/wp-content/uploads/2020/08/Halic-bezarganlari-86x64.jpg 86w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></div><p>Şefik’le Selamet bu işlerle oyalanırken Sümbül Efendi, yanına Mehmet’i alarak daha önce yaptığı işler sırasında tanıştığı çiçekçilere uğradı. Güneş yükselmeden Sümbül’ün istediği bütün fideler satın alındı. Mehmet’in hiç bilmediği muhtelif gâvur çiçeklerinin yanında İstanbul’un en meşhur çiçeği lalenin on değişik rengini, mor sümbülleri, katlı gülleri, hercai menekşeleri de aldılar. Sümbül, hepsinin ismini sanki kendi koymuşçasına biliyor, çiçekçiye akıllar vererek, her birinin sulamasının nasıl yapılacağını, o çiçeğin nasıl döllendirileceğini, ötekinin arı sevdiğini, berikinin suya çok gelmediğini anlatıp hem Mehmet’i hem de çiçekçiyi hayrete düşürüyordu. Sümbül’ü güç bela susturup bahçeden çıkarmaya muvaffak olan Mehmet, teslimatın nereye yapılacağını sıkı sıkıya tembihledikten sonra Sümbül’ü Tahtakale civarındaki kumaşçılara götürdü. Buraları da Sümbül’ün at oynattığı yerlerdi.  Bursalı Hakkı, onu uzaktan görür görmez tanımış, koşarak gelip sımsıkı kucaklayarak ilgiye ve alakaya boğmuş, dükkâna soktuktan sonra da türlü ikramlarda bulunmuştu. Sümbül kumaşın iyisini, ipeklilerin en güzelini hep burada buluyordu. Buraya gelmesinde Hakkı’nın iltifatlarının da payı büyüktü. Mehmet bu iki çıtkırıldımın birbirlerini övmelerini hayretle seyrediyordu. Aralarındaki büyülü alışverişe bir türlü aklı ermiyor, bir an önce çıkıp gitmek için Sümbül’ün dikkatini işe çekmeye çabalıyordu. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu iki çenesi düşük herifin dedikodularına engel olamamış, bir saat boyunca saraydaki kalfaların ne kadar görgüsüz olduklarını, yeni tayin olan İtalyan konsolosunun ne kadar yakışıklı olduğunu, Haliç kıyısındaki Ahi Çelebi Camii’nin imamının yaramazlıklarını konuştular da konuştular. Adamın yanından çıktıklarında Mehmet’in kafası kazan gibi şişmiş, ensesine bir ağrı saplanmıştı. Sümbül pazarlık etmeden top top kumaşı sardırmış, bir saate kadar tersane terzihanesine teslim edilmesini tembihlemişti. Mehmet kendinden biliyordu; Sümbül Ağa en az on kayme indirmişti bu alışverişten cebine. Elini cebine sokup demin Sümbül’e çaktırmadan az evvel çiçekçiden aldığı bir kaymeyi avucunda sımsıkı tuttu. Sümbül daha o gün akşam karanlığı çökmeden bütün malzemeyi tamamlamıştı. Kumaşlar dikilirken marangozhaneye gitmiş, en kaliteli ceviz kerestelere el koyarak istediği ölçülerdeki direkleri bıçkıdan geçirterek üzerlerindeki oymaları ve cilayı bizzat Artin Usta’ya yaptırmıştı.</p>
<p>Hamadi sevinçle koşturarak sıraya dizdiği fişekleri numaralıyor, önceden deftere teker teker kaydettikleri her fişeğin barut ve metal tozu karışımının miktarına göre yeni yapılacak fişeğin terkibini ayarlıyordu. Sırrını bir tek Hanif Usta’nın bildiği renk verme muamelesi sayesinde fişekleri istedikleri renkte açıp istedikleri renkte soldurabiliyorlardı. Fişekler yüz, yüz elli tecrübeden sonra tam onun istediği gibi olmuştu. Fişeklerin renkleri kadar, patlama esnasında ortaya çıkacak sesin şiddeti de hassasiyetli bir meseleydi. Fişekler önceden yükselebildiğinin yarısı kadar bir intifada, tam da seyredenlerin hemen başlarının üzerinde patlamış hissi yaratacak şekilde açıldıktan sonra tamamen sönüp tehlikesiz bir biçimde yere düşüyordu. İkinci günün akşamında iki eski dost içleri ferahlamış bir vaziyette sarıldılar birbirlerine. Vazife nihayete ermişti.</p>
<p>Dilaver Paşa’nın sahilhanesinin önündeki hummalı faaliyet bütün gün sürdü. Tersaneden gönderilen en tecrübeli ustalar Sümbül Efendi’nin nezaretinde bütün marifetlerini durmaksızın sergileyerek üst kattaki pencerelerden gizlice ve merakla onları takip eden ev halkının şaşkın bakışları altında, İstanbul ahalisine yeni bir dünyanın kapılarını açtılar. Köşkün girişi gelip geçenlerin şaşkınlıktan küçük dillerini yutmalarına sebep olacak kadar değişmişti. Uzun direklerin arasına gerilmiş rengârenk tüller rüzgârda ahenkle dans ederken, tarhların içine ihtimamla yerleştirilerek kalp, ördek, martı, ceylan şekli verilmiş rengârenk lalezar, görenleri kıskançlıktan çatlatacak kadar güzel bir manzara sergiliyordu. Çiçek öbeklerinin etrafına çepeçevre dikilmiş minik meşe ve limon çamı fideleri, kapının ardında saklı minik bir ormanın müjdesini veriyor gibiydi.</p>
<p>Dilaver Paşa, yol boyunca heyecandan yerinde duramadı. Arabacının acele etmesini istiyor, dünyanın parasını harcadığı işin nihayetini görmek için deli oluyordu. Yanında sessizce oturan Şefik Bey ise kaygılıydı. İşin son halini iki saat önce görüp pek beğenmişti. Ama Paşa’nın beğenip beğenmeyeceğinden emin değildi. Arabacının dizginlere sertçe asılmasıyla aniden yavaşladılar. Dilaver Paşa boş bulunup Şefik’in kucağına yanlamasına yuvarlandı. Paşa şimdi Şefik Bey’in kucağında, beyaz sakalları da ellerinin arasındaydı. Onları bir gören olsa, Şefik’in Paşa’yı okşamasından huylanıp dedikodu yapabilirdi. Bir şey olmamış gibi toparlandılar. Paşa aceleyle inip gözleriyle evin önünü araştırmaya başladı. Gördükleri karşısında dudakları hafifçe aralanmış, sanki bir şey itiraf edecekmiş de cesaret edemiyormuş gibi öylece kalakaldı. Sol elini çenesinin altına getirip alt dudağını parmaklarının arasına alarak kendi kendine mırıldanmaya başladı. Şefik yanında yürüdüğü halde yaşlı adamın ne dediğini anlayamıyordu. Paşa, başını kaldırdığında pencereden onları izleyen Fazilet Hanım’la göz göze geldi. Kadının neşeyle ve minnetle kendisine baktığını görünce derin bir nefes alıp saadetle bıraktı soluğunu. Çok beğenmişti canım, tabii çok beğenmişti! Aniden dönüp Şefik Bey’e sımsıkı sarıldı.<br />
“Sağ ol evladım, çok sağ ol. Emeği geçenlerin elleri dert görmesin. Yarın akşam da şu havai fişek gösterisi Allah’ın izniyle böyle güzel nihayetlenirse dile benden ne dilersen!”</p>
<p>“Estağfurullah Paşa Hazretleri. Sizin yüksek takdiriniz bizi ziyadesiyle memnun eder. Sağ olun var olun efendimiz.”<br />
Dilaver Paşa, genç adamın koluna neşeyle girip onu salona doğru sürükledi. Akşam yemeğinde haremlik selamlık uygulanmadı. Onu evin evladı sayıyorlardı artık. Fakat Paşa’nın küçük kızı Müveddet hiç de öyle düşünmüyordu. Onu gördüğü geçen akşamdan beri durduk yerde içi kıpır kıpır oluyor, iki gündür genç adamın yolunu gözlüyor, bir türlü pencerelerden ayrılamıyordu.</p>
<p>Kafilenin geçeceği uzun yolun ucu yaklaşık yedi yüz arşın öteden görülüyordu. Hanif ile Hamadi Dolmabahçe sırtlarında yerlerini almış bekliyorlardı. Fayton ve landolara doluşmuş davetli kafilesinin Fındıklı tarafından kendilerine doğru yaklaşmakta olduğunu görmüşlerdi. Hanif’in işaret vermesiyle Hamadi evvelden hazırladıkları rampalara yerleştirdiği fişekleri teker teker ateşlemeye başladı. Fişekler tam da istedikleri kadar yükselip bir müddet nazlı nazlı süzüldükten sonra patlıyor, havada şahane bir renk cümbüşü husule getiriyor, yere ulaşmadan kendiliğinden sönüyordu. Kafile yaklaştıkça fırlatılan fişeklerin sayısı usuldan artmaya başlamıştı. Paşanın evine iyice yaklaşmışlardı ki kıyamet koptu. İki fişekçi de hızlanabilecekleri kadar hızlanmış, ardı ardına fişek yolluyor, landoların pencerelerinden yarı bellerine kadar sarkan kadınlı erkekli saray mensupları temaşanın tadını çıkarmaya çalışıyorlardı. Yolun iki yanına dizilerek saraylıların geçişini seyretmek için toplanmış ahali de şimdi onları bırakmış, tadına doyum olmayan manzarayı seyrediyordu. Fişeklerin allı morlu renkleri kadar, patladıklarında husule gelen şekiller de çok güzeldi. Kimi top top olup domur domur açmış güller gibi parıldıyor, kimi de dikenli mor çiçekler gibi havada incecik tellere ayrılarak uzun bir müddet sönmeden öylece kalıyordu. Hanif Usta iyice coşmuştu. Bazen iki fişek birkaç saniye arayla patlıyor, kulakları sağır eden şamata tam bitti derken, çok daha alçakta patlatılan bir başkası yürekleri ağızlara getiriyor, kadınlara çığlıklar attırıp gülüşmelere yol açıyordu. Tam fişek gösterisinin nihayete erdiği esnada Paşa’nın evine ulaşan kafiledekiler, bu sefer de bahçenin efsunlu manzarası karşısında hayranlığa batıp çıkmıştı. Arabalar geçerken direkler arasındaki renkli tüllerin arasından akseden kandil ışıklarının oluşturduğu gölge oyunları, çiçeklerden geçip yolcuların yüzüne vuruyordu. Paşa, odanın penceresinden seyrediyordu olan biteni.</p>
<p>“ Helal olsun sana Şefik Bey oğlum, harcanan parayı son kuruşuna kadar hak etmiş hepsi!”diye söylendi. Hanımıyla kızını pencerelerin önünden zorla uzaklaştırıp aceleyle merdivenleri inerek ziyafete iştirak etmek üzere yola koyuldu.</p>
<p><strong> -SÜRECEK-</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://hekimcebakis.org/kultur-sanat/halic-bezirganlari-15/">Haliç Bezirganları &#8211; 15</a> appeared first on <a href="https://hekimcebakis.org">Hekimce Bakış</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
