Dijital Halüsinasyonlar

Akira Kurosawa’nın Düşler isimli bir filmi var. O filmde genç bir ressam, Amsterdam’daki Van Gogh müzesine gidiyor. Hayran hayran dolaşırken ‘Asma Köprü’nün resmedildiği tablonun önüne geliyor ve bir düşe dalıyor. Düşünde kendini tablonun içinde buluyor. Köprünün üstündeki at arabası hareket ediyor, kıyıda kadınlar çamaşır yıkıyor, genç ressam koltuğunun altında resim malzemeleri, kadınlarla karşı karşıya kalıyor. Kadınlar şaşkın, ressam şaşkın birbirlerine bakıyorlar. Kadınların en genci, çekik gözlü,  garip kıyafetler giymiş bu adama yaklaşıp ‘sen de o delinin arkadaşısın değil mi? Aynı onun gibi tuhafsın’ diyor, ressam endişeyle ‘Ne demek istiyorsunuz?’ diye gevelerken, başka bir kadın eliyle sol tarafı gösterip ‘İşte şuraya gitti senin deli arkadaşın, bu saatte o tarafa çok karga gelir’ diyor. Genç ressam tam anlayamasa da sol yandaki yokuşu tırmanmaya başlıyor. Nefes nefese çıktığı yokuşun başına geldiğinde, sapsarı tarlaların ortasında, arkası dönük bir adamın resim yaptığını görüyor. Gülümseyerek adama doğru yürüyor.

Bu filmi izledikten birkaç yıl sonra aynı müzeye gittim. Hayranlıkla dolaşıp, Asma Köprü tablosunun önüne geldim, kafamda deli düşünceler…  Kendimi çamaşırcı kadınlarla konuşurken buldum. Beni o kadar da tuhaf bulmadılar, yanıma gelip, mor renkli fularıma dokundular, başımın üstüne kaldırdığım güneş gözlüğümü, kolumdaki saati incelediler ve çamaşır yıkamaya döndüler. Yokuşu çıkmaya başladım, bir yandan da umarım oradadır diyordum. Evet oradaydı, yine arkası dönük, yine sapsarı, bu sefer önünde bir sürü karga ve çenesinin altından geçip kafasının üstünde düğümlenmiş kirli bir bez parçası. Yanına gittim. Çizdiği kargalara baktım, gülümsedim. Baktı, bir karga daha çizdi. Önümde sapsarı tarlalar uzanıyordu, yanımda Van Gogh resim yapıyordu, hayat sürprizlerle doluydu. Birkaç saat geçti, akşam oldu, yoruldu sanırım, malzemelerini topladı. ‘Ben de sizinle gelebilir miyim?’ dedim, yüzüme baktı, omzunu silkti, peşine takıldım. Kıyıya indik. Çamaşırlar yıkanmış, kadınlar gitmişlerdi. Bir şey söylemeye korkuyordum, o önde ben arkada yürüdük, yürüdük. Köyün lokantasına geldik, dışarıda tahta sıralara oturmuş adamlar ellerinde bardaklar içki içiyorlardı. İçlerinden biri ‘Hey! Vincent, gel de beraber içelim’ dedi. Van Gogh bir adama bir bana baktı, yürümeye devam etti, ben de ardından gittim. Köhne bir barakanın önünde durduk, kapıyı itti, girdi, döndü, başıyla işaret etti, içeri girdim. Hava kararmıştı, cebinden bir şey çıkardı, alev, yanmış kibrit kokusu, lambayı yaktı, mutfak gibi bir yer, dağınık, pis. Masanın yanındaki iskemleyi gösterip işaret etti, oturdum.

vangogh

Lambayı aldı, odaya girdi, karanlık, ürktüm, bir kibrit daha. Tekrar geldi, dışarı çıktı, camdan baktım, lambayı kenara bıraktı, elinde bir balta, korktum. Odun kırmaya başladı. Kalktım, yarı aydınlık odaya girdim. Mutfağa göre oldukça temiz, düzenli, tahta masa, üstünde porselen ibrik, iki iskemle, kırmızı battaniye örtülmüş yatak, duvarda sırrı dökülmüş bir ayna ve çerçeveli dört resim. Masaya yaklaştım. İbriğin yanında bir kase  duruyor, içinde kurumuş pembe yapraklar. Kapıyı itti. Kucağında kestiği odunlar, ocağa yaklaştı, çömeldi, yaktı. Yanına gittim, iskemleye oturdum. Mutfak ısındı, artık daha aydınlık. Ocağın yanında kuruması için tersten asılmış birkaç pembe çiçek demeti; yüksük otu bu. Doğruymuş demek. Elinde iki bardakla masaya yaklaştı. Kulağın çok acıyor mu? diye sordum, hemen pişman oldum. Sadece baktı. Odaya gitti, önce bir iskemle sonra da yarısına kadar dolu bir şişe ve kaseyle geri döndü. Oturdu. Benim bardağımı yarısına kadar doldurdu. Kasedeki kuru yaprakların çoğunu parmaklarıyla ufalayıp bardağına döktü, üstüne içki koydu. Başını kaldırdı ‘Bu sarı yapraklar sayesinde kulağım acımıyor’ dedi. ‘O sarı yapraklardan bana da verir misiniz’ diye sordum.

 

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları