Emirlere Uyan Hasta

Yazdıklarım mı yoksa havamı ürpertti? Bilmiyorum. Birkaç aydır bu eski daktiloda anılarımı yazmaya çalışıyorum. Şömineye bakıyorum, ateş neredeyse sönmüş. Sigaradan bir nefes çekip, arkama yaslanıyorum. Ne güzel koltuklar yapıyorlar artık. Yıllarca kuru sandalye tepesinde oturan ben, rahat koltuğumun keyfini çıkarıyorum. Oda soğudu. Hadi bakalım Sezai Bey, havanın soğuğu ile baş edersin de, ölümün soğuğunu ne yapacaksın? Garajdan birkaç kütük getirmeli, biraz da çıra.

Bu eve girmek isteseler nasıl yaparlar ki? Pencerelerde demir yok. Camı kırınca rahatlıkla salonun içindesin. Hele mutfak kapısı, bir yüklenmeyle açılır. O evlerin çoğunun pencerelerinde demir yok ve hep mutfak kapısından girmişlerdi. Benim evin bir de garaj kapısı var. Garaj dediğim; araba koymuyorum içine. Evin bütün öteberisi; tahta kesmeye, tahta oymaya yarayan aletlerim. Eve gelir, saatlerce tahta keserdim. Neyi kestiğime, nasıl kestiğime bakmazdım. Hızarın çıkardığı o ses sakinleştirirdi beni. İçimdeki bütün çığlıkları bastırırdı. Kapının sol yanında kütükler; azalmış. Biraz daha getirmeli. Çıra çok, yeni almıştım.

Aralık ayıydı. Soğuk, rüzgarlı. Kar vardı, yağmış bir daha kalkmamıştı yerden. Soğuk, rüzgar, şaşkınlık, korku, çaresizlik, dehşet, ölüm, dehşet… Bir ince, iki kalın kütük ve bir poşet dolusu çırayla dönüyorum şöminenin başına.

Bazı evleri yakmışlardı. Mutfak kapısından girmişler. Çıkarken de gazyağı döküp yakmışlardı. Nereden mi biliyorum? Söyledi. Mutfak tezgahının altına giren, o altı aylık hamile gelin söyledi. Daha dün dikip taktığı, kırmızı çiçekli basmadan tezgah perdesinin arkasına saklanmış. Olanı biteni korkuyla izlemiş, durmaksızın basma perdeyi söylemişti: ‘Perde olmasaydı, kıyarlardı yavruma.. perde olmasaydı kıyarlardı yavruma..’. Adamlardan biri arkadaki evin oğluymuş. Her gün yüz yüze baktıkları komşularının oğlu.

İki kalın kütüğün arasına bir ince kütük, dibine de çıraları yerleştiriyorum. Kibrit. Uzun şömine kibritleri ne kullanışlı, bir tanesiyle tutuşuyor çıralar. Yakamamış kibriti bir türlü, arkadaki evin oğlu. Kibrite sövüp durmuş.

‘Geçen Cuma bu kapıdan iki paket yağ vermiştim sana, annen gidip kuyrukta bekleyememişti de benden istediydi. Kadın hasta, dizleri ağrıyor, şimdi sen gelmiş evimizi yakıyorsun, kibritin suçu ne?’

İnce kütük de tutuşuyor, ellerimi ateşte ısıtıyorum. Doğrulunca başım dönüyor, sendeliyorum. Biraz bekleyip koltuğuma dönüyorum. Sıra geldi en zoruna. Kahve içmeli. Aslında yasak, tansiyonumu yükseltiyor. Kahve. Hüseyin, her sabah olduğu gibi camın kenarında kız kardeşinin yaptığı bol köpüklü kahveyi yudumluyor.‘Kocaya gitme vakti geldi bu kızın, hayırlısıyla oğlan askerden dönsün söz keseriz sonra fazla uzatmadan nişan, düğün bir arada’. Hüseyin matematik öğretmeni, annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşıyor. Son günlerde hayli endişeli. O sabah evden çıkınca Türkçeci ile karşılaşmış, adam ısrar etmiş, kestirme yoldan yürümüşler okula. Her zaman gittiğim yoldan yürüseydim muhakkak görürdüm onları diye kahrediyordu kendine. Türkçecinin de bu işin içinde olduğunu söyleyemedim Hüseyin’e. Söyleseydim emirlere karşı gelmiş olurdum. Her şey olup bittikten sonra eve geldiğinde annesinin kanepede uyur gibi hareketsiz durduğunu, kardeşininse salonun eşiğinde perperişan ağladığını görmüş. Üstü başı yırtık, saçı başı dağılmış kardeşinin, vahşi bir hayvan gibi boynuna atılmasını unutamamış

Hüseyin. ‘Tekrar geleceklermiş abi, tekrar geleceklermiş.. beni onlara verme, sen öldür beni abi, sen öldür’. O günlerde hızarın sesi en çok Hüseyin’in kardeşinin çığlıklarını bastırmıştı.

Başım dönüyor, kusacak gibiyim, sanki yer ayağımın altından kayıyor. Koltuğa sıkıca yapışıyorum. Sonra… Sonrası karanlık. Etrafımda sesler, bağırışlar, ne dediklerini anlamıyorum. Herkes telaş içinde. Üzerime eğilip, aç gözünü diye bağıran, dürtükleyen, kolumu çimdikleyen biri var. Allah’ım neresi burası? Gözlerimi açıyorum. Karşımda bir kadın, koyu renkte kısa saçları var, çenesindeki sivilceyi sıkıp kanatmış. Makyaj yok yüzünde, gözleri ela. İyi birine benziyor. Gözlerimi açınca etraftakilere bir şeyler söylemeye başladı. Ne dediğini anlamaya çalışıyorum. Sanki başka bir dil konuşuyor. Yeniden eğildi, ‘Sezai Bey’ dedi. ‘Evet benim’ dedim.

  • Sezai Bey, ne oldu size? Hatırlıyor musunuz?
  • Evet benim. Sezai Kutlu. Emekli cumhuriyet savcısı.
  • Sezai Bey, beni duyuyorsanız gözlerinizi kapatın.
  • Duyuyorum sizi, diye bağırdım.
  • Sezai Bey beni duyuyorsanız gözlerinizi kapatın, diye tekrarladı

Gözlerimi kapattım. ‘Şimdi elimi sıkın’ dedi, sıktım.

Ela gözlü kadın yanındakilere ‘Sezai Bey emirlere uyuyor’ dedi. Hayatım boyunca emirlere uydum, bana söylenenleri hep yaptım ama şimdi beni duymuyorlar, bağırıyorum sesim çıkmıyor, istiyorum ama konuşamıyorum. Birden sol ayağımı gıdıklamaya başladılar. Ela gözlü kadın ayak ucumda durmuş: ‘Sol tarafta gücü tam, sağda hiç hareket yok’ diyor. Hiç hareket yok. ‘Tam plezik’ diyor. Plezik. Yani, yani felç oldum. Sağ yanım tutmuyor. Rahmetli babam da felç olmuştu, annem kaç sene bakmıştı ona.

Ela gözlü kadın yaklaşıp sol elimi tutuyor: ‘Sezai Bey beyin damarlarınızda bir sorun var, ne olduğunu anlamak için tomografi çekmemiz gerekiyor’ diyor. ‘Beni anlıyor musunuz? Anlıyorsanız elimi sıkın’ diyor.

Anlıyorum. Hayatım boyunca bana söylenen her şeyi yaptım. Evet her şeyi yaptım. Sonra eve gelip tahta kestim, tahta kestim, hep tahta kestim.. Anlıyorum ve tüm gücümle elini sıkıyorum.

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları