Kız Kardeş

Henüz uyumamış, abimi düşünüyordum. Nasıl acı çekerek öldüğünü. Ona dair anılarımı yazdığım defteri çekmeceden almak için doğruldum. Kapı yumruklanmaya başladı. Sokakta avaz avaz adamlar. Fırlayıp üstüme bir sabahlık geçirdim, odadan çıktığımda büyük ablamla karşılaştım, elinde bir kandil. Aşağı indik, bağırışlar artmıştı. Kapıyı açtığımda bir askerle yüz yüze geldim. Arkasında basamaklara dizilmiş ve silahlarını bize doğrultmuş birkaç asker daha vardı.

Ne istiyorsunuz demeye kalmadan içeri girdi. Salona geçip oturdu, içki istedi. Büyük ablam “içki yok“ deyince, onu saçından tutup yere savurdu. Arkamda bir tıkırtı duydum, küçük ablam elinde viski bardağı ile askere doğru yürüyordu. Asker bardağı aldı, bir dikişte bitirdi, memnun gülümsedi. Bize hemen hazırlanmamızı, küçük birer bavul yapmamızı, bunun için 10 dakika süremiz olduğunu söyledi. Elindeki bardağı kaldırdı, küçük ablam şişeyi getirip askere verdi. Yine gülümsedi. Ben: ‘Neden? Bizi nereye götüreceksiniz’ diye sordum. Yüzüme boş boş baktı. ‘Bir suçumuz yok, kimseye bir zararımız olmadı’ diye devam ettim. Tam karşıma geldi ‘çok soru soruyorsunuz küçük hanım, gittiğimiz yerde size gerekli açıklamayı yaparlar’ dedi.

Yukarı çıktık, hiç konuşmuyorduk, üstümüzü değiştirip kalın giysiler aldık. Büyük ablam evdeki birkaç parça ziyneti aramızda bölüştürdü.

Aşağı indik, şişe neredeyse bitmişti. Biz önde, askerler arkada yürümeye başladık. Korku içinde sokağı geçip caddeye çıktık. Bizim gibi başka insanları da götürüyorlardı. İstasyona geldik. Ve o iğrenç, inanılmaz şeyi gördük. Peronun tam ortasında büyük bir hamam böceği vardı. Tahtadan yapılmış yüksek bir platformun üzerindeydi. İçki içen asker böceğin yanına gidip onu selamladı. Böcek bir bacağını kaldırıp karşılık verdi, gözlerimize inanamıyorduk.

Bizi vagonlara bindirdiler, iki gün süren kabus gibi bir yolculuktan sonra tren durdu. Güneş batıyordu. İndik. Sıraya dizildik, artık köpekler de vardı. Vagonlarda üst üste yığılmış seyahat ederken hep bir ağızdan soruyorduk. ‘Neden, neden böyle yapıyorlar? Bizi nereye götürüyorlar?’ Sorularımız havada asılı kalıyordu.

Büyük ablam ortaya geçip, iki kardeşinin koluna girmişti. Askerler koşturuyor, köpekler havlıyordu. Emir verdiler, yürümeye başladık. Büyük bir binanın önüne geldik. Bina çok yüksekti, iki kanatlı devasa kapısına ulaşmak için birkaç basamak çıkmak gerekiyordu. Bekledik, bekledik. Kapı açıldı, istasyondakinden daha büyük bir böcek yavaş yavaş çıktı. Bütün askerler selam durdu. Hayretler içindeydik. Ne istiyorsunuz, kimsiniz siz, bırakın bizi, diye bağırmaya başladık. Böcek bir bacağını kaldırdı, askerler silahlarını doğrulttu, sustuk.

Kadınları ve erkekleri ayırdılar, farklı yönlere gönderdiler. Üç kız kardeş aynı koğuşa girdik. Ranzalar vardı. Yerleştik, yaklaşık 40 kişiydik. Hepimiz şaşkın, yorgun ve açtık, uyuyakaldık.

Sabah havlamalar ve bağırışlar içinde uyanıp, dışarı çıktık. Sıraya dizildik, büyük binanın önüne gittik. Saatlerce soğukta dikildik, gücü tükenip düşenler oldu, askerler düşenleri alıp götürdüler. ‘Açız, yorgunuz, üşüyoruz’ diyenleri dövdüler. Akşam olunca birer parça ekmek verip koğuşlarımıza gönderdiler. Günlerce soğukta bekledik, üşüdük, akşam oldu, ekmeklerimizle koğuşa döndük. Günlerce…

Dayanamayıp düşenlerin sayısı arttı, onların yerine başkaları geldi. Büyük binanın kapısı hiç açılmadı, kimse bir açıklama yapmadı. Önce küçük ablam öldü, üç ay sonra büyük ablam öldü, dayanamadı. Ben hep ‘neden’ diye sordum. Kimse cevap vermedi. Sonra anladım, hepimiz Yahuda’nın çocuklarıydık.

Nihayet ben de öldüm. Ben kim miyim? Odil ben, Franz’ın en küçük kardeşi.

 

E-bültenimize kaydolabilirsiniz
E-bültenimize kaydolabilirsiniz
En yeni bildirimlerimizden haberdar olmak için e-bültenimize kaydolun
İstediğiniz bir zamanda üyeliğinizi iptal edebilirsiniz
Yazarın Diğer Yazıları